Makedonya’da Cem Televizyonu İçin Gezi (2007)

Makedonya’da Cem Televizyonu İçin Gezi (2007)

 

Dostlar, bu sefer Makedonya gezimiz hem daha kapsamlı olması, hem de bu gezinin geniş kitlelere ulaşacak şekilde bir kameramanla da gezilmesi açısından önem arz ediyordu.

Yine yola can dost Bektaşi (Babai) Babası ve Cem Vakfı Bakırköy Kültür ve Cemevi Başkanı ve inanç önderi olan Abidin Harman’la çıktık, Yunanistan gezisinde olduğu gibi. Tecrübeli kameraman ve sonrasında yönetmen Murat Erdoğan bu geziyi kalıcı kılacak çekimleriyle tarihe de imza atmış oluyordu.

 

Ayhan Aydın

 

31 Temmuz’da Tetovo’da Dergah’ta genel sohbetlerimizi, muhabbetlerimizi yapıyoruz. Murat kardeşimiz dergahtan ayrıntılı görüntüler toparlıyor. Abidin Baba da, kendisi de buraya hayran kalıyorlar.

Sevgili Murat hiç ara vermeden çekimlerini sürdürüyor. Bu sefer Dergahın dışından, 1 Ağustos’da Tetova’da ve dergahtayız. çekimlerimizi, söyleşilerimizi sürdürüyoruz. Bu konuda sürekli bizlere yardımcı olan isim ise dergahın dervişi Abdülmüttalip Bekiri. O her zamanki alçak gönüllüğü ile, bilgisiyle bizi kendisine hayran bırakıyor. Ama hiçbir zaman da, dergahtaki asli işlerini aksatmadan sürdürüyor. Bu arada bir güne çok şey sığdırmayı da başarıyor. Kentteki tarihi Türk izlerinin peşinden koşuyoruz. Tarihi köşkler, evler, köprüler, camileri ve kentteki müzeyi çekiyoruz. Halkla sohbet ediyoruz. Burada insanlar çok cana yakın. Söyleşilerimizle esnafın da nabzını tutuyoruz. Küçük esnaf her şeye “eyvallah” eden cinsten. Halktaki Türklere ve Türkiye’ye, İstanbul’a hayranlığı görmemek mümkün değil. Akşamsa yine bir muhabbette canlarla birlikte oluyoruz.

2 Ağustos’da sabah erkenden Kırçova’ya varıyoruz. Hıdır Baba, Muharrem Baba Türbelerini çekiyoruz. Hıdır Baba Cem Kültür Evi’nde daha önceden tanıdığımız Eyüb Baba ile sohbet ediyoruz. Türkçe bilmeyen Baba sultanla bir Türk hanımın yardımıyla anlaşıyoruz. Bizlere sofralar kuruyorlar, dualar eşliğinde lokmalarımızı paylaşıyoruz. Yine buranın başkanını arayıp buluyoruz. Hıdır Baba Tekkesi Derneği’nin Başkanı Gafur Veliu’yla söyleşiyoruz. Bu binanın tümüyle yardımlarla yapıldığını söyleyen başkana buranın temelinin atıldığındaki coşkuyu hatırlatıyoruz. O da çok mutlu oluyor. Kısa sürede çok büyük paralarla muhteşem bir kültür cemevinin yapılmış olması ortak kıvanç. Muharrem Baba Türbesi’ni de ziyaret ediyoruz, orada da çekimler, söyleşiler yapıyoruz.

Yalnız burada bir sitemim veya bir üzüntümü de sizlerle paylaşmak istiyorum. Bizler 2004 yılında buraya geldiğimizde, burada bir başka babanın daha varlığından bahsetmiş, onunla bulaşmak konusunda ısrarlı olmuştum. Ama ya baba tanınmadığı için veya görüşmeye pek istekli olunmadığı için yöredeki Türk ve Türkçe konuşup Türkiye’yle bağları kuvvetli olan Ziya Paşo Halife Baba’yla görüşüp söyleşememiştik. Bu belki birileri için çok önemli değildi. Yeri gelince her şeye sahip çıkmasını bilen ama özü çürük olduğu için bu ayrıntılar çok da umurunda olmayanlar için bir ayrıntı ama benim için büyük üzüntü. Nihayet maalesef Ziya Baba’nın 2006’da Hakk’a yürümüş olduğunu da öğrenmiş oluyorum. Bizleri gül yüzlü eşi ve çocukları karşılıyorlar. Bizleri kendi dergahlarına götürdükleri gibi, baba sultan’ın mezarını da ziyaret ediyoruz. O gece bu gül yüzlü insanlara misafir oluyoruz. Sohbetimiz derinleşiyor. Onlar tam bir Türk ve Türkiye hayranları. Ben de onların bu durumuna hayran kalıyorum. Var olsun, burada Türkçe’yi yaşatan canlar!

Ziya Paşo’nun sevgili eşi Şefika Ana ise dünyalar tatlısı bir insan. Bizi yere göğe sığdıramıyor. Bir heyecan, bir koşuşturma… bizler Türkiye’den gelmişiz, hanelerine misafir olmuşuz, tüm dünyayı ona bağışlamışız… bu yürekten gelen, zerre kadar yapmacık olmayan haller, tavırlar, davranışlar… Anadolu’nun bu uzak diyarlara uzanan kolları, gölgeleri değil; bir tamamlayıcı parçaları aslında. Anlatımlarıyla da bizlere mest eden Şefika Ana erenlerin buralara uzanan öykülerini aktarıyor, bal akan diliyle. Derken sohbetlere, nefesler de katılıyor. Meydanevini ziyaret ediyoruz, her tarafta bir kutsallık var. Postlar, İmam Ali’nin, İmam Hüseyin’in resimleri süslüyor duvarları. Bir büyük maneviyat bahçesine giriveriyoruz. Şefika Ana özellikle Hıdır Baba’yı, Kanatlar Köyü’ndeki Kurt Dede’yi çok önemseyip; onların kerametler göstererek halk katında nasıl sevilerek, ölümsüzleştiklerini yaşayan bir destan anlatıcı geleneğinin buralarda yaşadığını gösterircesine anlatıyor.  Benim dikkatim çeken ise burada Şefika Ana’nın özellikle buraya gelen erenlerin kerametleri kadar onların sabırlarıyla “erenliklerini” bir ölçüde kendilerinin kazandıkları yönündeki anlatımları.

 

Ziya Paşo Halife Baba

1927’de Prilepe (Pirlepe)’ye bağlı Kanatlar Köyü’nde doğmuş. Muharrem Baba’ya 01. 08. 1947’de Kırçova’da muhip oluyor. 10.05.1968’de Kosova’dan Jakova’dan Kazım Bakali Halife Baba’dan derviş oluyor.  Yine Kazım Baba’dan 08.01.1974’te babalık icazeti alıyor. Halife Baba postuna ise, 11. 06. 1981 yılında (Rahmetli) Bedri Noyan Dedabadan alıyor. 23. 01. 2006’da ise Kırçova’da Hakk’a yürüyor.

 

Murteza Paşo Baba (1956) (Vekil Baba)

Ziya Halife Baba’nın büyük oğlu olan Murteza Paşo Baba Tekkesi postnişini. Muhipliği 1984’de Halife Ziya Paşo’dan; dervişliği 1990’da Bedri Noyan Dedebaba’dan; Babalığı 1997’de Bedri Noyan Dedebaba’dan. Devamlı gülen yüzüyle, misafirperver ve Türk kültürünü bu topraklarda yaşatmak için çaba harcayan canlarımızdan birisi.

 

Musa Ali Derviş (1959)

Muhipliği, 1984 Halife Ziya Paşo’dan, Dervişliği 1997’de Bedri Noyan Dedebaba’dan. Bu can dostumuz da gerçekten tam bir derviş. Her şeye koşturup, bizler çok şey vermek istiyor. Burası da yeşile batmış oldukça güzel bir şehir aslında. Anadolu’daki kasabaları andıran Kırçova da hızla gelişiyor.

 

4 Ağustos’da Pirlepe’ye bağlı Kanatlar Köyü’ne varıyoruz.

Elbette varıyoruz demek kolay. Ama her şey aslında o kadar da dolay değil. Yöreyi bilen birinin arabasına binsek de hayli dolandıktan sonra köye varabiliyoruz. Yörede tümüyle Türklerin yaşadığı en büyük köy olan Kanatlar bir Alevi/Bektaşi köyü. Burada Cafer Baba’yı arayıp buluyoruz. Diğer dostların da katılımıyla Dikmen Baba Türbesini ziyaret ediyoruz. Burada ayrıca İsmail Baba, Mustafa Baba, Selman Baba Türbelerinin de olduğunu öğreniyoruz. Aynı zamanda Kurt Baba (Dede) Türbesi’ni de ziyaret edip çekimler yapıyoruz.

Burada insanlarla yaptığımız söyleşilerle, yörenin geçim kaynaklarını, ovaları, genel hallerini de öğreniyoruz. Horasan Erenlerinden Dikmen Baba’nın ve Kurt Dede’nin buradaki etkisi çok büyük. Onlar türlü mucizeler göstererek, yokluklar içinde doğru yoldan ayrılmadan, insanlığa hizmet etmiş erenler.

Yöre insanı çevrenin verimli ovalarında işçi olarak çalışıyor. Geçim şatlarının oldukça zorlu olduğu yörede Türklerin parça parça, birbirinden kopuk olması, bazı aymazların birliğe yaklaşmamaları buralarda belediyede, mecliste, hastanelerde elde edilebilecek daha fazla hakkın alınmasına engel olmuş. Türklerin ezeli hastalıkları burada da kendisini gösteriyor: saflık, adam sendecilik, birbirinin kuyusunu kazmak, pratik aklını çalıştırmamak. Burada seçimlerde bile birlik gösteremeyen bu insanlarımızın durumu, bir ata yurdunda şimdi azınlığın azınlığı durumuna düşüp, sefalet içinde olmak ne acı. Acı olduğu kadar düşündürücü de.

Türk ve Müslüman oldukları için türlü sıkıntıları zaman zaman yaşadıklarını anlatan Kanatlar Köyü halkı, gece gündüz çalışarak, çok verimli olduğu halde geniş ovalarda adeta göçebe olarak çalıştıklarını, çocuklarını okutmakta bile zorluk çektiklerini söylüyorlar. Her türden sebze ve meyvenin yetiştiği çevre ovalarda aynı zamanda tütün ekimi de yapılıyor.

 

5 Ağustos’ta ise Manastır’a, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Askeri İdadi’yi okuduğu okulun da bulunduğu şehre varıyoruz.

Büyük bir tesadüf ve şans eseri kentte çekim yaparken, Hızır karşımıza Muharrem Yusuf’u çıkarıyor. Aslında kendisi Kanatlar Köyü’ndeki okulun da müdürü olan Muharrem Hoca’nın çok donanımlı bir insan olduğunu öğreniyoruz. Kendisi bize şehri gezdirmek istiyor ama mübarek yağmur müsaade etmiyor (neyse işimiz aksasa da ben yüz gün sürse de yağan yağmura şükür eden birisiyim, ne de çok seviyorum mübareği, bir de rüzgar atayı). Atatürk’ün okuduğu okul şimdi bir müze olmuş. Ama büyük öndere çok değer veren Makedonlar onun adına yakışır bir şekilde düzenleme yaparak müzenin önemli bir bölümünü büyük önderimize ayırmışlar.

Muharrem Yusuf hocayla kendi evinde ayrıntılı bir söyleşi yapıyoruz. Yusuf aynı zamanda Makedonca’dan Türkçe’ye; Türkçe’den Makedonca’ya çeviriler yapan bir edebiyat insanı. Hem Türk, hem Makedonya tarihini iyi bilen Yusuf, Makedonya’nın çok farklı noktalarında Türklerin olduğunu, Türklerin birlik kuramadıkları, sürekli göç ettikleri, haklarını arama konusunda istekli olmadıkları için ellerindeki bazı hakları da kaybettiklerini söylüyor. Nüfus yoğunluğunun her geçen gün azalması, örneğin buralardaki okullarda Türkçe’nin okutulamaması sonucunu doğuruyormuş. Her şey ancak birlik ve beraberlikten geçen diyen Muharrem Yusuf yakın zamanda kaybettiği hayat arkadaşı, eşinin yasını çekiyor, hemen çarçabuk bize kendi evinde kahve hazırlıyor.

 

Ohri (Ohrid), Sveti Naum-Sarı Saltuk

Makedonya’nın turistlik bölgesi ve Arnavutluk’la sınırlarını da çizen aynı isimli müthiş güzel bir gölün ve çam ağaçlarının içindeki Ohri görülmesi gereken yerlerden birisi. İnsan buraya tatil için de gelmeli aslında. Bizim ise bambaşka hedeflerimiz var. Büyük Rumeli Erenlerinden Sarı Saltuk Sultan’ın buradaki makamını ziyaret etmek istiyoruz.

Daha önceden edindiğimiz bilgiler doğrultusunda bölgeye hareket ediyoruz. Sveti Naum Manastırı olarak bilinen Sarı Saltuk makamının bulunduğu bölgeye ulaşmak çok kolay olmuyor. Kent merkezinin güneyinde yaklaşık30 km. uzaklıkta ve  sakin, göl kenarındaki bu tarihi kilise orijinalliğiyle de binlerce turisti ağırlıyor. Aynı zamanda otel ve restoranın da işletildiği bu alanı her kökenden insan ziyaret ediyor.

Hıristiyanlarca tarihte yaşamış çok önemli bir keşişle, Sveti Naum’la anılan kilisede Müslümanların inanışına göre Sarı Saltuk Sultan yatıyor.

Osmanlı döneminde Türkler, Arnavutlar diğer uluslardan olan Müslümanlar yoğun bir şekilde burayı bir türbe olarak, bir eren olan Sarı Saltuk’un türbesinin de olduğu bir yer olarak ziyaret etmişler. Şimdi ise Türklerin bölgede nüfuslarının azalmasıyla da Müslüman ziyaretçi sayısı azalmış. Daha çok Hıristiyanlar bir büyük inanç önderi, bir büyük aziz olarak andıkları Sveti Naum adına burayı ziyaret ediyorlar. Gerçi Osmanlı döneminde de burada bir kilise olsa da, her iki inanç önderine ortak saygıyla burası korunuyormuş.

Aynen erenlerde olduğu gibi Hıristiyan dünyasında da azizlerin, azizelerin doğa üstü güçlerle donanmış olduğuna, mucizeler gösterdiklerine ve kerametleriyle büyük etkileri olmaları dolayısıyla manevi bakımdan çok güçlü bir yapı sergiledikleri biliniyor.

Kapıda kartpostal ve hediyelik şeyler satan kişiye “Sarı Saltuk” deyince bunu onaylayan bir tutum gösterdi. İçeriye girdiğimizde ise mistik bir havanın olduğunu hissettik. Bin bir şekilde resimlerle donatılmış bu kutsal mekan tarihin Hıristiyanlara ve Müslümanlara armağan ettiği bir yapı. Ama içeride çekim yapmak yasakmış, biz de buna uymak zorundaydık.

Kapısında tavus kuşlarının gezdiği, rahiplerin halen insanlara hizmet götürdükleri, tesadüfen o anda rastladığımız gibi farklı yöreden Türlerin de gelip ziyaret ettikleri bu mekan bizlerde derin hatıralar canlandırıyor.

Daha sonra ise akıl almaz bir yolculuktan sonra ulu dergaha, Harabati Sultan’a varmamız biraz da iyi bir kameraman olmasının yanında aynı zamanda çok iyi araba kullanan Murat Erdoğan kardeşimizin sayesinde oluyor. Çünkü bizim yanımıza verilen “kaptan” hem yolları iyi bilmiyor, hem de çok kötü, daha doğrusu felaket  kötü araba kullanıyor.

Bizler ise dergaha adeta sığınıyoruz. Çok şükür diyoruz, buraya da varabildik sonunda, diyoruz. Burada ise söyleşiler, çekimler devam ediyor.

Bir başka şehirden gelen Prof. Dr. Ali Vişko ile Balkanlar ve Harabati Dergahı üzerine bir söyleşi yapıyoruz. Harabati Dergahı hakkında bir de kitabı bulunan ve buradaki can dostlarla muhabbeti bulunan  Vişko’ya göre aslında Yugoslavya’nın parçalanması doğal bir süreçten ibaretti ve Osmanlı’nın Balkanlar’daki izlerini silmek imkansızdır.  (Sevgili hocamızı 2009’da kaybettiğimizi öğreniyoruz. Ruhu şad olsun, diyoruz.)

Dergah çevresindeki sohbetler, muhabbetler… Sonunda ise dönüş. Her zamanki gibi hüzünlü oluyor ayrılık. Beni bıraksalar aylar boyunca burada kalmak isterim. Yapabileceğim işlerde bu canlara yardımcı olurum, gerisi isi Allah kerim! Belki bir gün böyle olur. Gerilim dolu İstanbul’dan, sıkıcı çalışma ortamımdan kurtulurum, gerçekten insanlarla, insanlıkla, kendi inancımın özüyle, doğayla baş başa bir yaşam sürerim. Sanırım da bu belli bir süreden sonra böyle olacak.

 

Bir Güzel Gelişme

Bu gezinin çok önemli sonuçlarından birisine ise vesile olmak benim adına mutluluk vericiydi. Kendisi Arnavut kökenli olan genç bir kardeşimiz, Hüseyin Süleyman lisede İngilizce öğrenmiş, ama kendisi bu yola hizmet etmek istediği için Türkçe’yi de öğrenmek hatta belki Türkiye’de eğitimine devam etmek istediğini dergahtakilere söylemiş. Kendisi ekonomik yönden bu eğitimi alacak güçten yoksun olan genç kardeşimize dergâhın da yardım etmesi mümkün değildi. Ben olaydan haberdardım. Onların ise en büyük istekleri Hüseyin kardeşimize sahip çıkılmasıydı. Ben de buna aracı oldum, çok sevdiğim Abidin Baba’ya meseleyi açtım, nasıl eder de bu gence sahip çıkarız, dedim. Neticede konuşmalar sonucunda Abidin Harman Baba kendi kişisel olanaklarıyla bu gencimizin bir yıllık dil eğitim masraflarını karşımaya söz verdi. Nihayetinde bu çok önemli sözü yerine getirerek, Hüseyin Süleyman’ın Türkiye’ye gelip, bir dil kursunda eğitim almasını sağladı. Bu inançlı, bilinçli genç kardeşimiz Harabati Dergahı’nda belki de gelecekte baba postuna oturup, topluma hizmet verecek. İşte yıllar yılı söylediğim; dernek ve vakıfların, iş adamlarının böyle faydalı işler yapmasıdır. İnsan yetiştirmek, insan elinden tutmak, topluma yetişmiş bireyler kazandırmak… Yolumuza çok uygun, ulu bir düşünce… (Nihayetinde Hüseyin bir yıl dil okulunda kursa devam etti. Abidin Harman ve sevgili eşi Fatma Anasultan’ın da katkılarıyla bir gencimiz hem Türkçe öğrenmiş, Türkiye’yi azda olsa tanımış, farklı bir ortamda yetişmiş oldu… Ne de güzel oldu.) Şükürler olsun, hayırlı bir işe vesile olmaktan son derece mutluyum. Hakk nasip etse de bir gün benim de imkanlarım olsa da, bir öğrencinin okumasına, yetişmesine somut olarak ben de katkıda bulunsam. Hakk ömür ve olanak verse, biz de bu murada ersek… Ne güzel olur.

 

(Çekimlerimiz oldukça gecikmeli de olsa bir eksiğiyle Cem Tv.’de yayınlandı. Maalesef Derviş’le yaptığım hariç. Onu bir kaybettiler, bir buldular, bir sildiler… Abdülmüttalip Bekiri Derviş’le yaptığımız uzun sohbette kendi yaşamını da bize anlatmıştı. Televizyonda, 6-13 Aralık 2007 tarihleri arasında benim hazırlayıp sunduğum Geleneği Yaşatanlar isimli programda bu çekimlerimiz gösterildi. Çekimlerden sonra Hakk’a yürüyen Prof. Dr. Ali Vişko’ya Tanrı’dan rahmet diliyorum.)