Harabati Dergahı’nda Dokuz Gün – Makedonya Tetova Gezisi (2006)

Harabati Dergahı’nda Dokuz Gün

Makedonya Tetova Gezisi (2006)

 

 Ayhan Aydın

 

Gerçek erenlere budur niyazım

Eşiğinde Sersem Ali Baba’nın

 

Recep Paşa ister gönülden yardım

Dergahına Sersem Ali Baba’nın

 

Aşk-ı niyaz olsun Hasan Dede’ye

Cümle gardaşlara Sadık Baba’ya

 

İhtiyacız daim hayır duaya

Himmetine Sersem Ali Baba’nın

 

Niyazımız budur size erenler

Can gözüyle daim Hakk’ı görenler

 

Erkandır hem çerağın erenler

Dergahına Sersem Ali Baba’nın

 

Sürsün erkanı hem aynül cemde

Dahi olsun Sersem Ali Baba’nın

 

Erenlerin Bahçesi bağı iremdir

Turabi’nin Şahı sahipi keremdir

 

Gözcümüz bekçimiz Baba Sersem’dir

Gulamıyız Sersem Ali Baba’nın

 

25 Mart 2006, Cumartesi

Bulgaristan gezisini tamamladıktan sonra, beni otogardan uğurlayan can dost Veysel Bayram’la vedalaşıp Razgrat’tan otobüsle Sofya’ya varıyorum. Orada beni Nevin (Gofiloven) Hanım ve Veysel Bayram’ın kızı Ayla karşılıyor. Otogarda Nevin Hanım’la uzun bir sohbet yapıyoruz. Kendisi gerçekten önemli bir çalışmayı bitirmek üzere; Demir Baba ve Çevresindeki Kültürel yapıyla ilgili doktorasını üniversiteye yakında verecekmiş. Bu alanda hayli mesafe almış. Bizlerden de çeşitli talepleri oluyor. Demir Baba’nın tarihi kimliğini ve onun çevresinde tarih boyunca gelişen kültürel atmosferi ve günümüzü aydınlatacak bir çalışma oldukça önemli aslında. Daha sonra ise onlar bana yardımcı olarak Makedonya’ya gidecek minibüse beni bindiriyorlar.

25 Mart Cumartesi günü gece saat 12.00’de 15 kişilik bir minibüsle yola koyuluyoruz. Minibüste benden başka Türk yok; üstelik Türkçe de bilen yok. Oldukça zorlu bir yolculuk yapıyoruz. Çünkü daha önceki tecrübelerimizle de biliyoruz ki yollar çok virajlı, bozuk. Makedonya, en azından geçtiğimiz yer dağlık tepelik bir yer.

Sınırda hem Bulgar hem de Makedon tarafından çantalarımız açılıp aranıyor. Pasaportlara bakılıyor. Makedon polisi bana bir şeyler soruyor. Türkçe’den başka bir dil bilmediğim için o Skopje deyince ancak Tetovo, “Tekke” diyebiliyorum. Biraz merak, heyecan, bekleyişten, benim için dakikaların uzadığı anlardan sonra yani Makedonya damgasını yedikten sonra sınırı geçmiş oluyorum. Ama sınırda, bu karların hala hüküm sürdüğü gece ayazının olduğu yerde birkaç saatimiz gidiyor. Araba teker teker boşalıyor. İnenler kendilerini bekleyenlere hasretle sarılıyorlar. Babası, annesi, kardeşi, sevgili, dedesi her kim olursa minibüstekileri bekleyenlerin olduğunu ve sanki çok uzaklardan uzun zamandan beri beklenen insanlar olduklarını görüyorum. Bu insanlar kim bilir nereden gelip, nereye gidiyorlar? Ne iş yapıyorlar? Üsküp’le Tetevo arası 40/50 km. yollar çok düzgün. “Sabah Namazında” Tetovo’ya (Kalkandelen)’e geliyorum. Demek ki Sofya/Tetovo arası topu topu 5 saat kadar, sorun çıkmazsa. Türkçe bilen bir Arnavut taksicinin yeni arabasına biniyorum. 3/ 4 dakikada “Tekke” de oluyorum. Burada Harabati Dergahı’na varabilmek için “Tekke” demek yeter. Herkes bu şehirde “Tekke”yi biliyor. Kuş sesleri arasında dergaha varıyorum. Herkes derin uykuda. Çünkü onlar Sultan Nevruz etkinliğini yeni geçirdiler. Birçok babalar, dervişler ağırlandı. Oldukça görkemli geçen bu seneki nevruz, Baba Tahir Emini’nin anıldığı, birlik-beraberlik görüntülerinin sergilendiği bir anmaya dönüşmüştü.

Bir saat kadar bahçede gezip, türlü düşüncelere dalıyorum. Öten kuşlar can yoldaşım oluyor. Hafif yağmur altında her şey öyle dingin, öyle güzel geliyor ki…

Derken Derviş Abdülmütalip’in kaldığı binanın camdan kapısına tekrar tekrar vuruyorum. Bu sefer dışarıya genç bir delikanlı çıkıyor. Adı Hüseyin’miş. Gostivar’ın köylerindenmiş. O derviş adayı on sekizlerinde bir muhip. Dergah’ın işlerinde Derviş Abdülmütalip’e yardım ediyormuş. Onunla birlikte Derviş’te uyanıyor. Sonra şu anda dergaha hizmet eden anaların-bacıların kaldıkları dergahın ana bölümüne geçiyoruz.

Onları da sabah 06.30’da uyandırmış oluyorum. Gerçi onlar zaten erken kalkıyorlar her zaman. Kısa sürede tüm muhibban canlar uyanıyorlar, “misafiri” selamlıyorlar. Ayhan Aydın’da nerde uyku? 5 senedir uykusuzluk onunla. Hele son iki gündür hiç uyumamıştı.

Hem hüznü, hem de sevinci onlarla paylaşmak için yorgunluğuma rağmen ayaktayım, bir canlılık geliyor bana. Gerçekten de Baba Tahir Emini’nin ölümü çok üzücü. Din ve Müslümanlık adına terör yöntemleriyle dergahtan atılmak istenen Tahir Baba mütevazı, hoşsohbet, bir barış insanı olarak örnek bir Bektaşi İnanç adamıydı. Hakk’a yürümesiyle de dostları da bir araya getiriyor, zor günler yaşayan “Tekke” için birlik sergilenmesine de vesile oluyordu.

Dergahta yaşamla birlikte işler de başlıyor. Yüzden fazla tavuğuyla, hindisiyle, kazıyla kümes hayvanlarını yemleyerek başlıyor işler. Üç dört gündür büyük yoğunluk yaşandığı için biriken otuz, kırk irili ufaklı yumurtayı toplamak bir eğlence aslında.

Tahir Baba’nın kırk yemeği için hediye edilen bir koç, bir koyun belki de gerçekten çok mu çok hayırlı bir işe verile oluyor. Bu kurbanlıklar aç karınların doyurulması için değil, bir büyük inanç önderini anmak için, birlik, beraberlik, dirlik için bir araya gelenlere lokma olacak.

Tüm bahçedeki, artıklar ne varsa her şey toplanıyor. Ortalık düzene konulduktan sonra çok lezzetli biber, incir reçelleriyle, taptaze peynirle kahvaltımızı yapıyoruz. Ana/bacımızla sohbet edip dertleşiyoruz. Baba Tahir’i yad ettikten sonra onlar da bizlerin hallerini soruyorlar. Tahir Baba’nın eşinin ismi Emsal (57), Tahir Baba’nın Baldızı Nadire (61), baldızının gelini muhip Şukurte (32) Tahir Baba’yla ilgili söyleşiler yapıyorum.

Burada muhibbanın çoğu Arnavut. Bir kısmı Türkçe’yi çok iyi biliyorlar. Kadın erkek ayrımı olmaksızın herkesin katıldığı bir gayretle yemek için hazırlıklara girişiliyor.

İşgali sürdüren gurubun kendilerin tacizlerinin devam ettiğini söyleyen muhibban, bu durumdan çok şikayetçi. Gerici tayfanın kentte, her gittikleri yerde kendileri aleyhine sözler sarf ettiklerini, Bektaşiliğin sapıklık olduğunu, Müslümanlıkla ilgisi bulunmadığını söylediklerini aktaran canlar, kasabanın sağından solundan toplanan yığma kalabalıkların bir nevi zorla şimdi camiye çevrilmeye çalışılan meydanevinde namaz kıldıklarını, tekkenin arazisinde ellerinde nacaklarla gezindiklerini, türbeyi ziyarete gelenlere kem gözle bakıp yollarına çıktıklarını söylediler. Ben de yedi gün boyunca tüm bunları gördüm bizzat yaşadım.

Aynı gün çok yorgun ve rahatsız olmama rağmen ve üstelik orta kulak iltihabını henüz atlatamadan gezme merakıyla bir maceraya atılıyorum.

Bir dağ köyünde yapılan etkinliğe katılacak olan Derviş Abdülmütalip Bekiri, Kardeşi Ali Bekiri, Amcaoğlu Selam Bekiri’yle birlikte çok dar, virajlı, bozuk dağ yollarından saatler süren tırmanmadan sonra bir köydeki etkinliğe katılıyoruz. Her taraf kar, çamur, bulutlar içindeki köyde çocukların fazlalığı dikkat çekiyor. Şardağ’ın tepesindeki Veyse Köyü’nde iki binli yıllarda Arnavutlarla Makedonlar arasındaki anlaşmazlıktan çıkan çatışmada ölen Arnavutları anmak için Arnavutların yaptıkları bir etkinliğin içinde kendimi buluyorum. Buradaki etkinlikte konuşmalar yapılıyor, şiirler okunuyor, şarkılar söyleniyor, yerel kıyafetlerle yine bir kadın şarkı söylüyor, kopuza benzer bir çalgıyı çalıyor yine genç bir Arnavut. Bu Arnavut köyünde üç katlı bir camii var. Burada yalınayak, çıplak o kadar çok o kadar çok çocuk var ki, ne bizim Kürtler, ne de başka bir milletten olanlar bunların hızına erişebilirler.

Her tepede bir evin olduğu bu köyü geride bırakıp aşağıya inerken sızlayan kulağım beni aylar boyunca hasta gezdirecek.

Tekkede ise acıkan karnımızı lezzetli yemeklerle doyuruyoruz. Çok dar imkânlarına rağmen bu analarımızın böylesine lezzetli yemekler hazırlayıp sunmaları beni çok duygulandırıyor. Yemekleri  büyük iştahla yerken, bir yandan da gerçekten zaman zaman boğazıma düğümleniyor lokmalar.

Yine sohbetler, dertleşmeler devam ediyor. Türkçe bilmeyen Hüseyin’le Derviş sayesinde anlaşmaya çalışıyoruz.

Aynı akşam yatarken izlediğimiz Tetovo televizyonundaki haberlerde katıldığımız etkinlik ayrıntılarıyla anlatılıyor. Görüntülerde teslim taşlı, derviş kıyafetiyle Abdülmütalip Derviş’i görüyorum. Bu etkinliğe katılmak onun açısından çok önemliydi. Çünkü böylece dergah orada temsil edilmiş oluyordu. Tekke’yi işgal eden softalara karşı bir hafif gösteriş anlamına gelen bu katılım Derviş’i çok mutlu etmişe benziyor. Yani biz hala varız, buradayız, var olmaya devam ediyoruz, duygusu onun huzurlu kılıyor.

 

26 Mart 2006, Pazar

Her zaman ki gibi erken kalksam da saat 08.00’de çıkıyoruz yattığımız yerden. Kümes hayvanlarının yemlenmesi, yeni yavrulayan keçiler ve yavruları, dergahtaki bazı çalışmaları kameramla görüntülüyorum.

Bu arada şimdi geniş bir avlu ve kümeslerin bulunduğu alanlık yerde birbirinden bağımsızmış gibi duran üç ayrı yapı var. Bunların birisi hemen tümüyle harap olmuş ki, bir diğeri bitişik yan tarafta şimdi işgal edilip namaz kılınan meydanevi olan bir ocaklık ve bacası dışında ve içi büyük bahçeye bakan duvarı ayakta olduğu halde tümüyle yıkılmış birim. Ve burada mavi işlemesiyle ünlenen bir köşk de var, “Mavi Köşk”.

Dergahta çok ayrıntılı çekimler yapıyorum. Detaylara inerek hemen her köşeyi, ayrıntıyı hem fotoğraflıyorum hem de kamerama kaydediyorum.

Güney Avrupa Üniversitesi’nden İngilizce Hocası aynı zamanda sanatçı olan Agım Pashka ailesiyle geliyor. Annesi, babasının bir derviş olduğunu inancına çok bağımlı olduğunu anne ve babasının temiz Türkçe bildiklerini çok iyi Türkçe’siyle bana anlatıyor. Aynı zamanda “Kerkoj” isimli Arnavutça pop Cd’sini hediye eden Agım çok sempatik birisi.

Derviş’le dergahı gezmeye devam ediyoruz. Kendisi hem güncel hem dergahla ilgili tarihsel bilgileri bana anlatıyor.  Bu arada Tahir Emini Baba’ın matemi için, ziyarete gelenler çok oluyor.

Çember sakallı işgalci yobaz çetesi ise işi büyütmüşe benziyor. Bugüne kadar kapısından geçmedikleri Tekke’ye sözde bakım onarım yapıyorlar. Bahçede çiçek ekiyorlar, çimleri düzeltiyorlar.

İstanbul’da oturup haber ajansları için fotoğraflar çeken 2 gazeteci, bir arkadaşlarıyla Tekke’yi ziyaret edip, fotoğraflar çekiyorlar. Derviş adayı Hüseyin can onlara İngilizce bilgiler aktarıyor.

İlkbaharın yeni yeni yansıdığı dergah bahçesinde bugünün havasından da istifade edip bol bol dolaşıyorum, çekim yapıyorum. Bu arada Tahir Baba’nın kız kardeşi geliyor, ona başsağlığı diliyorum. Ziyaretçi akını, günün Pazar olması nedeniyle devam ediyor. Her gelen misafir çok güzel karşılanıp ağırlanıyor. İsteklere göre çay veya kahve ikram ediliyor. Her taraf tertemiz, ışıl ışıl. Tekkedeki analar, bacılar devamlı bir işle meşgul oluyorlar. Şu anda dergahın işlerini Derviş, Tahir babanın kızları ve yakınlarıyla bazı muhibban bacılar sürdürüyorlar.

 

Koyun Baba Tekkesi

Öğrendiğime göre Şipkavitsa Köyü yakınlarında Koyun Baba Tekkesi varmış. Burada kabir varmış, köy Arnavut köyüymüş. Koyun Baba çok eskiden oraya gelmiş. Koyun Baba’nın çerağını uyarmak için Harabati Dergahı’ndan bir derviş oraya gönderiliyor. Orada evlenmesine dergah müsaade ediyor. Derviş orada evlenip, oraya yerleşiyor. Onun soyundan olanlar türbedar oluyor. O aileye “Şeyhler”, “Dervişler” deniyor. Şeyhler ailesi oradan türbedarlığa devam ediyormuş. Şimdi de o aileden insanlar yaşamlarını sürdürüyorlarmış. Köyün dışındaki türbe yakınlarında şifalı sular varmış. 5/6 yıl önce Koyun Baba’ya giden Derviş Abdülmütalip, insanların hala orayı ziyaret ettiklerini gördüğünü söylüyor. Türbenin çatısı açıkmış. Bunu da Koyun Baba’nın bir isteği olarak yorumlayanlar varmış. Hastalar, dertlerine medet umanlar türbelere giderlermiş. İnanca göre 3 türbeyi ziyaret etmek iyiymiş.

 

Bir Anma Etkinliği

Aynı akşam İstanbul AKM Küçük Salonu’na benzeyen,  bin kadar kişinin katıldığı ve 1981 yılında Kosova’da Sırpların Arnavutlara karşı giriştikleri kıyımın 25. yıldönümü için yapılan bir etkinliği izlemeye katılıyoruz. 1981’de yaşananları yansıtan bir sinevizyon gösterisinden sonra özellikle uzun alkış alan siyasi konuşmalardan sonra şiirler okundu, piyano eşliğinde (Türkiye’de bazen gördüğümüz gibi birilerinin yüzünü kapadığı, güldüğü, sıkıldığı) kemanlı, klarnetli bir küçük konser verildi.

 

Akşam hafif bir şeyler atıştırdıktan sonra sohbet ettik. Baba Mondi’nin (Edmond Brahmaj) Arnavutluk’tan gelecek olmasının Tekke’de hemen herkes üzerinde etkisini görmek mümkündü. Nihayet 23.30’da Baba Mondi Tekke’ye geldi. Onu kapıda karşıladık. Kendisinin halini hatırını sorduktan sonra “canlardan memnun olup olmadığını” sorulunca “bu yoldan, canlardan, dervişten…” razı olduğunu söyledi. Bu bir icazet işaretiydi. Herkes köşesine çekilip yattı. Baba sofası olan binaya gitti.

 

27 Mart 2006 Pazartesi

Sabah her zamanki gibi erken kalktım. Araya giren hafta sonu nedeniyle, buraya geldiğime ilişkin polis kaydı için karakola gittik. Yolda hapishane olan bir binanın önünden geçtik. Şimdi kapatılmış olan büyük duvarlarla örülü binanın kapısının üzerinde üç ay yıldız kabartma dikkat çekiyor. Sokaklar burada canlı. Özellikle gençler dikkat çekiyor. Okulların önleri cıvıl cıvıl. Burada her türden okul bulmak mümkünmüş. Nihayet bir Türk okulunun önünden de geçtik. Polis memurları “İslam Birliği” ne ait olduğunu varsaydıkları “Tekke” yani Harabati Baba Tekkesi’nde İslam Birliği’nin konuğu olduğum zannına kapılınca, tam bir Kalenderi Dervişi gibi davranan Derviş Abdülmütalip, dakikalarca Tekke’de yaşanan işgali ve oranın Bektaşi Tekke ve Dergahı olduğunu biri bayan olan polis memurlarına anlatmaya çalışıyor… Onlar da “haklısın” vs. diyerek onu teskin ediyor, olayı geçiştiriyorlardı.

Burada günlük dile de girmiş bir sözcük “Kalenderi”. Anlamı: gerçeği önceden sezebilen, görebilen, munis, saf, temiz, Hakk yolunda bir abdal manalarına geliyor.

Yine Arnavut dilinde misafir çok kullanılan ve bizdeki kullanılan anlamını aşan büyük bir saygı ve sevgiyle karşılanan, uzaktan gelmiş iyi niyetli bir dostluk elçisi gibi algılanıyor.

Saçını çok kısaltıp gür bıyık ve daha hafif olan sakalı ve Bektaşi Derviş elbisesiyle yoldan geçen tüm insanların ilgisini çeken Derviş Abdülmütalip 600 yıllık Balkan Türk/Bektaşi geleneği içinden çıkıp gelen ama bu tarihten çok daha eskilere kökenleri giden bugün sayıları hemen hiç kalmamış bir büyük akımın, Kalenderilik akımının son temsilcilerinden.

Derviş Abdülmütalip; herkese karşı son derece kibar, hoş sohbet, güler yüzlü, hal/hatır soran, insan kazanma uğraşısında, Bektaşiliğin tüm değerlerini sergileyen bir haldeyken aynı zamanda İmam Hüseyin’e yapılan zulmün benzerini şimdi kendilerinin yaşadığını, “Tekke”nin yaşadığını, “Yezit” zihniyetiyle büyük bir kavgalarının olduğunu da her zaman söyleyen yılmaz bir Hakk ve adalet savaşçısı bir Torlak Abdal.

Her gittiği yerde davasını savunan ve bunu bir görev gibi gören, uçan kuşa dahi “Tekke”nin işgalini, haklı mücadelelerini, haklı davalarını anlatma uğraşısında “Derviş”i çevresinde çok da sevenin olduğunu göndüm. Yaklaşık bir buçuk saatlik kent gezimizde “İslam Dini Birliği Tetovo Müftülüğü”  tabelalı binayı da gördüm. Oldukça bakımlı olan binayı Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun da ziyaret ettiğini söyleyen Derviş, olayla ilgili tüm detayları bana her daim anlatıyor.

Nevruz’da Tekke’de yapılan kutlamayı duyuran kent merkezindeki afişi toplamak istesek de buna bir merdiven gerekli.

Tetovo sanki yeniden inşa ediliyor. İstisnasız tüm caddelerde, sokaklarda yeni yapılan binalar, yollar göze çarpıyor.

Peki oldukça “fukara” olan bu ülkeye bu para ve yatırımlar nereden geliyor? Bu modern arabalar, binaların kaynağı neredendir?

Ülkenin mafyanın elinde olduğunu duyuyor, okuyorduk. Kara para aktarma merkezi haline getirilmek istenen Makedonya’da esrar-eroin ticareti kol geziyor. Hatta yine televizyonda büyük bir operasyonda Türklerin de içinde oldukları bir çetenin çökertildiğini öğrendik.  Türk veya Türkçe bilen Arnavut dostlarla sohbet eden Derviş, kıvrak Türkçe’siyle aynen Türkiye’de de yaşadığımız çarpıklıkları mizahi diliyle anlatıyor.

Ben bir kitapçıdan büyük bir Makedonya haritasını 200 Makedon Dinarına yani 5 Euro’ya alıyorum. Hemen söyleyeyim ki burada Türk parası hiç geçmiyor. Yabancı para olarak dolar veya euro geçerli. Kitapçıda Nasrettin Hoca’nın bir kitabını görüyorum. Başka bir kitapçı da Mevlana’yla ilgili bir kitap görmüştüm. Bu arada Türkiye’ye uçak bileti de soruyoruz. Derviş alış-veriş ve diğer işlerini çok süratle yaparken herkesle de kısa da olsa sohbet etmeyi ihmal etmiyor.

 

Baba Mondi

Baba Mondi geç kalkıyor. Beraberce dualarla kahvaltı yapılıyor. Erken saatlerden itibaren babanın misafirleri onu ziyarete gelmeye başlıyorlar. Daha önce birkaç kez karşılaştığım Baba Mondi beni tanıdığını söylüyor. Kendilerine hediye olarak getirdiğim kitaplara teşekkür ediyor. Ama Bektaşiliği daha doğrusu Babagan Bektaşi kolunu, Arnavutluk’taki Bektaşiliği iyi incelediğini söylüyor.

Türkiye’den özellikle Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Araştırma Merkezi’yle diyalogları çok iyi olan Baba, bugüne kadar bir çok toplantı ve kongreler yaptıklarını ama Türkiye’deki kurumlardan ve babalardan yeterli ilgiyi ve desteği göremediklerini söylüyor.

Arnavutça konuşan ve Türkçe bilmeyen Baba’yla aramızdaki tercümanlığı Derviş yapıyor. Derviş aynı zamanda aramızda iyi bir köprü oluyor. Bir nevi benim de “yola” girmem konusunda öncülük yapan Derviş, şu ana kadar evlenmeyen ve evlenmeye de niyeti olmayan bu garip fakiri Balım Sultan Erkanı’na daha da doğrusu Mücerretlik Erkanı’nı sürdüren koluyla beni “hem hal” etmek istiyor. Ama be böylesi inanç bazında görevler almaktan oldukça uzağım en azından kendimi hiç hazır hissetmiyorum. Kısmet!

Baba Mondi ile epey sohbet ediyorum. Kendisiyle bir söyleşi yapmak istediğimi, ilerde Makedonya’da, Kosova’da, Arnavutluk’ta Bektaşilikle ilgili araştırmalar yapmak istediğimi söylüyor.

O da bu konularda yardımcı olabileceğini söylüyor. Prof. Dr. Alemdar Yalçın’a sevgisi ve saygısı yüksek olan Baba’nın cep telefonundan Sayın Yalçın’a ulaşıyoruz. Yalçın Dergah’taki işgali biliyor ve Baba Mondi’nin sorunu çözeceğine inanıyor. Baba’nın konukları bir bir onu ziyarete geliyorlar.

Bu arada Dede-Baba, burada “Dede” olarak söyleniyor. Reşat Bardi’nin dergaha geleceğini bildiriyor Baba Mondi. Buna çok sevinenlerden birisi de oluyorum. İleride bu ülkeye gitmeyi düşünsen de, Arnavutluk’tan gelecek ve Balkanlar’daki Balım Sultan Erkanı’nı uygulayan Bektaşilerin inanç önderinin buraya gelmesi çok önemli.

Dergahtaki günlük yaşam devam ediyor.

Akşam saatlerinde Derviş beni ailesiyle tanıştırmak ve değişiklik olması için kendi köyüne götürüyor. Gostivar merkeze çok yakın Zdunye (Zidunye) Köyü’nde Derviş’in annesi Nasfide (74), Babası Bekır (80) eşi Mufka (48) çocukları; Deniz (25), Muharrem (20) ve yakınlarıyla tanışıyorum.  Anne ve baba o kadar candan insanlar ki, birer dost insan olarak beni sarıp sarmalıyorlar.

Köy 350 hanelik bir Arnavut köyü. Köy oldukça güzel  bir manzaraya da sahip.

 

28 Mart 2006, Salı

Sabah erkenden yola koyulsak da Tetovo’ya gidecek otobüsü kaçırmışız. İlk önce bir taksiye daha sonra iki kez minibüse binerek 10.30 civarında Tekke’ye varıyoruz.

Yolda Vrapciste (Rapçiste) isimli bir büyük Türk köyünü geçiyoruz. Tetovo’ya26 km. uzaklıkta ve daha güneyde olan Gostivar Tetovo’dan çok daha düzenli bir kent. Belediye başkanı kaçak binaları yıktırıyormuş. Kenti bir Avrupa kentine benzetme uğraşısındaymış. Nüfusu da Tetovo’dan az olan Gostivar’da Vardar Nehri’ni oluşturacak bir dere akıyor. Kentin karşındaki dağlar sıvama karla kaplı. İç içe geçmiş dağ ve tepelerle çok güzel manzarası olan kentin gençleri de cıvıl cıvıl. Burası tam bir turistlik bölge.

Anlaştığımız gibi öğlene doğru Baba Mondi ile söyleşiye başlıyoruz. Tercümanlığı Derviş yapıyor. Derviş’in Arnavutçası ve Türkçesi çok kuvvetli ki gerçekten iyi bir tercümanlık yaptığını anlıyorum. Amacım söyleşi yapmak ama biraz daha fazlasını de elde etmek; yaşı ve sağlık sorunları nedeniyle derinlikli söyleşi yapamayacağımı bildiğim Reşat Bardi Dede baba’dan alamayacağımı sandığım bilgileri de almak. Baba Mondi, Reşat Bardi’nin sağ kolu olarak biliniyor. Klasik sorular ve cevaplardan sonra ben daha çok çevresinde gezinilen dünyada 2 dedebaba varlığı konusuna yöneliyorum. (Ama maalesef bilebildiğim kadarıyla Türkiye’de bu sayı üçe çıkmış diyorlar) meselenin özüne inmek istiyorum ama gelen giden misafirlerle söyleşi yarım kalıyor. Kısmet! (bu lafa önceleri pek inanmazdım. Olmayan bir iş için isyan ederdim. Ama ben de Yazıcıoğlu’nun dediği gibi “ortama uymaya” başladım mı me?! Kısmet! Lafına hem biraz alışmaya hem de bu lafı biraz da olsa sevmeye başlamıştım. Ya kısmet deyip kalan bölümü bitirmek üzere söyleşiyi yarım bırakıyoruz.

Dervişin boş zamanı yok zaten. 4/5 kez Tekke dışına çıkıp ihtiyaçları karşılamak üzere alış-veriş yapıyor. Alış-verişten gelince hemen bahçe işlerine, götür-getir işlerine koşuyor. Bu arada misafirlere çay, daha da çok kahve yetiştiriyor. Yardım sayılırsa ben de ona biraz yardımcı olmak istiyorum. Dergahın koruya çıkan kapısının arkasında geniş araziye elma fidanları dikilmiş. Bunlar budanıyor. Budanan dalların toplanmasına yardımcı oluyorum. Havanın sıcaklığı işleri kolaylaştıracak kadar ılık.

Bu arada Baba Mondi ile muhabbetimiz artıyor. İsmimin anlamını beğenen (Ay gibi parlak hakan) Baba bana sık sık “kral” diye takılıyor.

Bu arada Tekke’de en zevkli iş nedir? Denirse elbette yumurta toplamaktır, derim. Yumurtaları topluyoruz. Derviş yumurtaları toplu olarak çarşıda satıyor, bunlarla ihtiyaçlar karşılanıyor. Tekke’yi tekrar tekrar gezmek bana zevk veriyor. Bu atmosfer bana aidiyet hissi verip, buranın bir parçasıymışım gibi bir duyguyla dolup taşıyorum.

Dar olanaklarla hazırlanan lokmaları yerken Baba Mondi’nin yaptığı Arnavutça duaya ben de katılarak “bu dergahlar, tekkeler ilelebet açık kalsın, bu dergahları kuranlara, koruyanlara, bu lokmaları hazırlayanlara Hakk razı olsun!, diyorum.

Öğlen yediğimiz etli lahana yemeğinden sonra akşam çok ince kesilmiş makarnaları yiyoruz.

Dervişin Tekke dışındaki görevleri bitince yine ona sarılıyorum ve bugün artık Baba’yla söyleşiyi bitirelim, diyorum. Nihayet akşam saat 9.00’dan sonra yarım kalan söyleşinin ikinci bölümüne geçiyoruz. Bu bölümde detaylara inip geniş bilgiler derliyorum. Baba’dan hem Arnavutluk’taki Bektaşiliği, babaları, dedebaba Reşat Bardi’nin yaşamı, Türkiye’ye nasıl baktıklarının bilgilerini derliyorum. Bu arada tercümanlığı yapan Derviş Abdülmütallip’in gerçekten de dervişliği çoktan geçmiş, konuyu çok iyi bilen, olayları takip eden, okuyan yazan bir baba adayı olduğunu ve Tekke’yi de çok iyi idare edecek birisi olduğunu bu vesileyle bir kez daha görüyorum.

 

29 Mart 2006 Çarşamba

Bu sabah erkenden kalktıktan sonra kaç zamandır yapmak istediğim ana söyleşilerden birisini daha yapmak için çaba harcıyorum. Bıraksam, üstüne düşmesem, ısrar etmesem, Derviş’i yakalamak, söyleşi yapmak ne mümkün!

Benimle kaldığı anbar/kiler evinin bitişiğinde daha doğrusu ayrı bir bölümü olan sohbet/muhabbet evi/sofanın ahşap işlemelerinin detaylarını kamerama kayıt ediyorum. Çok iyi el oymalı tahta işçiliğiyle bin bir desenin çıktığı tavandaki çıkıntı kayda değer elbette. Bu ahşap işlemenin ne zamana ait olduğunu tam bilemiyorum. Bir bölümü sökülüp, çalınan iyi paralara da satılan işlemelere kapı üstünde de rastlıyoruz.

Kapılar yine eski kapılar. Kilitler ise şimdi örneği kalmamış eski devirlere ait. Son zamanlarda alınan dolaplar dışında yine Dergah’ın eski günlerinden kalan dolaplar, pencere pervazları, kapılar her tarafta tarihi gerçekleri haykırıyor.

Dikkatlerden kaçmayan bir şeyse bir kenarda arka arkaya sıralanmış tablolar. Dergahın çeşitli birimlerinin, çoğu siyah beyaz kara kalem olarak yapılan resimleri gerçekten de olağanüstü. Aynı zamanda çini mürekkebiyle de yapılan bu resimler gerçekten de ressamlar elinden çıkmış olmalı. Bunlar, burası müze olduktan sonra, müzenin kapanması sonucunda ilgisizlikten dolayı yağmadan geriye kalanlarmış.

Sağa, sola koşuşturan Derviş’i durdurup söyleşiyi yapıyorum. Söyleşimizde Derviş’in hem çok inançlı, aynı zamanda bilgili bir insan olduğu bir kez görülüyor.

Baba Tahir için, Dergah’ta yapılan zulüm için göz yaşı döken Derviş, Bektaşilik, dervişlik, Harabati Dergahı’nın son yüzyılı, babalar ve yaşanan trajediyi uzun uzun anlatıyor. Ama Derviş’in bir gözü de saatte, yapacak çok işi var çünkü. Bir saatlik söyleşiden sonra onu bırakıyorum.

Bir daha, bir daha çarşıya çıkan Derviş bir taraftan hindileri, bir yandan da misafirleri doyurmaya çalışıyor. Yine Baba Mondi’nin misafirleri geliyor. Bu arada Derviş, Baba Tahir Emini’nin “40 Yemeği” için sağa sola telefon edip yardım istiyor.

Ayrıca öğleden sonra “Dede” Reşat Bardi (Dedebaba’nın) gelecek olması, tatlı bir heyecan yaratıyor dergahta.

Bu arada Derviş’in eşi çıka geliyor, yardıma. Derviş her zamanki gibi dertli, bizim canlar da iş yoktur, gelip bize sahip çıkmıyorlar, iş olunca herkes kaçıyor, yemek desek hemen geliyorlar, deyip Bektaşi canları eleştiriyor.

Türkiye’den bir iş adamanın geldiğini bana haber veren Derviş ona konu hakkında bilgi vermemi istiyor. Dilimiz döndüğünce dergahın tarihçesi ve şu andaki durum hakkında bilgi veriyorum. Balkanlar’daki Türkler konusunda duyarlı olan arkadaşa bu konuda bir şeyler söylüyorum, sohbet ediyoruz.

Bu arada kuş sesleri yanında yeni açan çiçeklerin kokusu insanı gerçekten mest ediyor. Bugün hava kapalı, sıcaklık fazla olmasa da yine de iyi sayılır.

Ana sultan Emsal, Nadire Hala, hiç durmadan devamlı hizmetteler. Her taraf günde birçok kez yıkanıyor, siliniyor. Çamaşır, bulaşık, hemen anında birikmeden yıkanıyor. Elde ne varsa en temiz, en güzel ve lezzetli olarak yapılıyor. Çok hamarat olan analar devamlı işliyor.

Anladığım kadarıyla “İslam Dini Birliği Tetovo Müftüğü” sadece türbenin bulunduğu küçük bölüm ve insanların kaldığı birim dışında her şeye el koymak istiyor. Yobaz tayfası hiç boş durmuyor; ağaçları buduyorlar, toprağı işliyorlar, çiçekleri düzenliyorlar. Bugüne kadar burayı hiç tanımayanlar sözde burada hizmet ediyorlar. Fiili işgal devam ediyor.

Aslında her ne kadar ikibinli yıllara kadar müze, restoran vs. olarak hizmet verse de dergah her haliyle gerçekten bakımsız. Zaten bir bölümü harabe halde, çatılarda göçükler oluşmuş, kiremitler kırılmış, kimi temel bina direkleri bel vermiş, dış duvarlarda sorunlar var. 500 yıl boyunca kendi dingin hayatını süren meydanlarında Hakk/Muhammet/Ali ismi nidalandığı yerlerde artık başka şeyler var.

Zamanın soluduğu haydari mezar taşları, kiremitler, selvi dalları, şadırvan ve çeşmeler içinde şimdi bir hüzün var: terkedilmişlik, yalnızlık, ilgisizlik, yobaz kokusu.

Onlar şöyle düşünüyor olmalı oh ne ala! Ne de güzel bir bina, üç beş dinsiz imansız gücü olmayan “sersem harabati abdalı buradan kovarız, Bektaşiler Birliği tabelasını söker atarız, Bektaşi mezar taşları söker atarız, dergahın geniş arazilerine el koyarız, onları da eurolara satarız, hüküm süreriz. 25 dükkandan gelsin kiralar, sonra burayı çeviririz bir Suudi üstüne, sonra gelsin Türkiye’den kara mollalar, gelsin Arabistan şurdan buradan din adına terör yapanlar. Din adına mafyalaşan her türlü kirli işi mübah gören esrar ticaretinden her türlü ahlaksızlığa uzanan çizgide at koşturalım. Hele bulmuşken böyle oynak Makedon hükümetini, partilerini, işler ayna çal çal oyna!…”

Çember sakallı, softalar, mollalar! Zalimin zulmü varsa mazlumun ahı var, imanı var. Bakalım hükümranlığınız ne kadar sürür!

İşte elinde baltasıyla, yakasında “İslam Birliği Görevlisi” yazan çember sakallı kara bir yobaz. Burada sözde bekçilik yapıyormuş. Dervişe ve tekkeye gelenlere yan yan bakan bu vahabi kılıklı adam, onların uzantılarından birisi sadece.

Burada kim kime, dum duma.

Eğer inançlı, kararlı Ehlibeyt muhibbi 20/30 kişi olsaydı, olsaymış bu işgal olmazdı.

Daha önce yatılacak, kalınacak bir koltukları bile yokken muhibbanın desteğiyle masa, sandalye, koltuk… derken şimdi bir yaşam merkezine dönüştü Tekke.

 

Bina

Baba’nın, ananın, ve buradaki canların kaldıkları ana mekanın duvarında iki metrelik, nur içindeki İmam Ali’nin, çok iyi işlenmiş, çocuklarla kucak kucağa olarak gösterildiği desenli bir halı var. Diğer duvarda da İmam Hüseyin’in Kerbala’daki dramını anlatan iki tablo da dikkat çekiyor.

Derviş’le çok sohbetlerimiz, dertleşmelerimiz oluyor. Derviş halen Makedon mahkemelerinde Tekke’nin mal varlığıyla ilgili davaların devam ettiğini. Osmanlı döneminden kalan belgelerin ellerinde olduğunu, haklarını eninde sonunda alacaklarını söylüyor.

Kadınlarla söyleşimizde de yobaz çetesinin bir hırsızlığı da ortaya çıkıyor. İneklerinden bahis açıyorlar. İyi sütü olurdu, bize yeterdi, hatta satardık birkaç kuruş ondan gelirdi, diyorlar. Bir gece yarısı ineklerinin çalındığını söylüyorlar.

Dervişle iki kez alış/verişe çıkıyoruz. Hayli uzun yürüdük. Sonra Dedebaba’ya hediye etmek için ağaç kaşık almak için hayli yer dolaşıyoruz. Ancak kentin bir ucundaki halde buluyoruz elde yapma ve artık çok nadir bulunan işlemeli ince kaşıkları.

İkinci çıkışımız ise “40 Yemeği” için sebze vs. almak için oluyor. Derviş alış/verişlerde çok sıkı pazarlık yapıyor. Her şey için üç/dört yer geziyor; amaç her şeyi daha ucuza almak. Uzak mesafelere bile yürüyerek gidip/geliyor. Taksi tutmuyor masraf olmasın, diye.

Tüm gezilerde de gördüğüm gibi buradaki yaşam Türkiye’dekine çok benziyor. Kahveler, yol üstü sohbetler, kadın giyimleri, gençlerin davranışları, sokağa taşan eşyalarla dükkanlar vs. ara sokaklardaki bazı evlerin bahçe kapıları dikkatimi çekiyor. Anadolu’daki eski Türk evlerinin kapıları gibi bunlar. Nihayet şimdi harabe olmuş bir cumbalı iki katlı ev ise Türk mimarisini haykırıyor sanki.

Öğleden sonra alış/verişten döndükten sonra dört-beş otobüsle karşılaşıyoruz. Bu otobüsler ilköğretim çağındaki çocukları gezdiren araçlar. Meraklı ve bir kısmı umarsız bir şekilde çevreyi gezen çocuklara yetişiyoruz. Baba Mondi bir kısmına seslenirken, bizim Derviş hemen önünde oluşan guruba başlıyor anlatmaya Bektaşiliği. Tabii, On İki İmamlar, Hz. Hüseyinler, Kerbela derken Dergah hakkında bilgi veriyor. Soruları yanıtlıyor. Cin gözlü çocukların bir kısmı Aşure vs. hakkında, camii konusunda soru soruyorlar. Derviş camii ile dergah/tekke arasındaki farkları anlatıyor, anlatıyor…

Daha çocuklar dağılmadan nihayet dergahta bulunan misafir çıkageliyor özel bir arabayla. Mihmanların niyazbent oldukları Dedebaba yani “Dede”  Reşat Bardi yolda oldukça yorulmuş görülüyor.

Dinlenip, bir şeyler yedikten sonra iki saat kadar yatan “Dede” kalktıktan sonra hep birlikte Baba Tahir’in de kabrinin olduğu Sersem Ali Baba’nın Türbesi’ni (makam) ve diğer babaların kabirlerini örten ana türbeyi ziyaret ediyoruz. Dede dualar, Kur’an surelerini avazlı bir şekilde okuyor. Niyazda bulunuyor. Daha sonra bu ana türbe dışında ama hemen yakınındaki Harabati Baba’nın kabri ziyaret ediliyor. Avluya çıkılıyor. Ambar evi geziliyor. Kısa geziden sonra tekrar dergahın iç ana avlusuna giriliyor. Ee! Baba Tahir Emini daha 65’inde göçüp gitmedi mi bu fani dünyadan! Yaş dediğin nedir ki, birileri hiç doyamadan öksüz bırakır birilerini, kimisinin çalışmaları yarım kalır, kimilerini eserlerini hiç tamamlayamaz. Kimisi de çok şeyler yapsalar da büyük haksızlıklar sonucu üzüntüsünden erken göçer, daha yaşayacakken bu fani ve vefasız dünyadan. Baba Tahir Emini’nin ki de böyle bir yaşam ve ölüm. Yakınlarının ve muhiplerin ortak düşüncesi böyle. Uğranılan haksızlık biraz da erken aldı onu aramızdan. Ama gerçekten de ne mutlu! O kadar seveni varmış (var) ki!

Dedebaba Reşat Bardi de bilebildiğim kadarıyla Amerika’da iki kez kalp ameliyatı olmuş birisi. Zamanın da çok çileler çekmiş, derin üzüntüleri olmuş, bir inanç önderi olarak biliniyor. İleri/geri derken akşam oluyor. Saat: 19.00’da “Akşam İbadeti” için canlar içeri giriyorlar. Nasipsizler dışarıda kalıyor. Yüzyıllardır uygulanan sistem bu! Balım Sultan’dan bu yana belki de bu yol böyle korundu ve bugüne kadar gelebildi.

“Akşam Namazı” Akşam ibadeti, ayini cem yarım saat kadar sürüyor. Gerek Reşat Bardi’nin, gerek Baba Edmond Brahimay’ın, (Baba Mondi)’nin hem şoförlüğünü hem de korumalığını yapan iki genç var. Reşat Bardi’nin sesinin çok güzel olduğu anlaşılıyor. Kendisiyle uzun bir söyleşi yapmak istesem de “Tiran’a gelin, orada daha iyi güzel söyleşi yaparız” deyip beni Tiran’a davet ediyor. Bu çok da anlamlı doğrusu, Dedebaba’yı ancak kendi makamında ziyaret edip söyleşmeliyiz. Ama ben onunla ilgili oldukça canlı gözlemleri yakalama şansına burada sahip oluyorum.

Akşam muhabbetinden özellikle bahsetmek gerekiyor. Herkesin büyük bir sevgi ve saygı gösterdiği Reşat Bardi muhabbetin merkezinde olan insan. Hayır dualarla başlayan “Akşam Muhabbeti”n de ise Reşat Bardi gerçekten de çok etkileyici ve güzel sesiyle Yasin Suresi’ni okuyor.

Sonra ise gerçekten Hakk/Muhammed/Ali muhabbetiyle nefesler söyleniyor. İmam Ali, İmam Hüseyin, Hz. Hatice ve Fatıma Analar anılıyor. Buradaki dil Arnavutça. Mihmanlar lokmalar alırken, Alevi Bektaşi muhabbet sofrasındaki aşk ve inanç kalplerden taşıyor. Hele hele de 500 yıllık bu ulu dergahta erenler, dede ve babaların, dervişlerin makamında okunan Kur’an’ı Kerim, nefesler, dualar çok daha anlamlı oluyor.

Saat: 23.00’den sonra odalarımıza çekilirken bu sefer aynı odayı paylaştığımız Derviş Türkçe nefesler okuyor. Eşi ve genç muhip Hüseyin de ona eşlik ediyorlar.

Üzerimizdeki tatlı yorgunlukla yatağa girerken en çok Reşat Bardi ve ona gösterilen ilgi ve onun sakin tavrı, herkesin hal ve hatırını soran alçakgönüllü hali, çok güzel sesi belleğime kazınıyor. Bakalım yeni gün neler getirecek bizlere.

 

30 Mart 2006, Perşembe

Bugün büyük gün. Dergahın son dönemlerdeki en hareketli günü. Herkesçe çok sevilen Baba Tahir Emini’nin 40 Yemeği verilecek!

Çok erkenden Dergahtaki canlar kalkıyorlar, işe koyuluyorlar. Su sefer tekrar her taraf yıkanıyor, siliniyor, paklanıyor. Sabahın sekizinde çevre yörelerden canlar dergaha gelmeye başlıyorlar.

İlk iş kurbanların tığlanması işi. Kurbanlıklara abdest aldırılıyor. Derviş duasını okuyor ve bu işleri iyi yapan birisine teslim ediyor. Bir toklu ve bir koç kurban ediliyor. Bu arada hayvanlar alemi bir tuhaf. Hadi horozla horozun dövüşmesini anladık da, horozların diğer iki ayaklı kümes hayvanlarıyla dövüşüne ne demeli!

Öğleden sonra Tetova’dan özel bir televizyon kanalı Dedebaba’yla çok kısa bir görüşme yapıyor. Bektaşilik ve Baba Tahir hakkında sorular soruyorlar.

Hemen dergahın yanında, daha doğrusu upuzun dergah duvarıyla karşısındaki büyük mezarlık arasındaki yolda bir Pazar kurulduğunu görüyorum. Burası Anadolu’daki pazarların bir benzeri.

Bundan sonra ben artık tümüyle Dede’yi yani Dedebaba Reşat Bardi’yi izliyorum. Öğleden sonra bir hareketlenme yaşanıyor. Tetova’ya30 km. uzaklıktaki Gostivar’ın merkezine çok yakın Vrutok Köyü’nden Muhip Kazım, Dede’yi evine davet ediyor. 6/7 kişilik küçük bir ekip iki araca biniyor. Ama ben nasıl dururum! Ricamla beni de arabaya alıyorlar. Tetova/Gostivar arasındaki yeni otoyoldan ilerleyerek şemdi daha net ve rahat görüyorum ki, başları karlı sıradağlar arasındaki bu düz vadi insanlara hayat bahşediyor. Dağların eteğindeki köylerde beyaz minareler yükseliyor. 2 milyon kadar olan Makedonya’da Arnavutlar nüfusun yaklaşık yarısını veya daha fazlasını oluşturuyorlar. Arnavutların çoğu belki de hemen tümü Müslüman. Sünni İslam inancındaki Arnavutların aşırı dindar oldukları ise pek söylenemez.

Vardar Nehri’nin doğduğu ana kaynaklardan birisi olan Vrutok çok şirin bir köy. Dağlarında ağaçlar var. Sular çağlıyor her taraftan. Burada balıkçılık çok yaygın. Kazım Muhip’in evinde birkaç saat dinleniliyor. Nefis balıklar yeniliyor. 2 sene önce Ali Rıza Uğurlu ile birlikte Hüseyin Akdoğan’ın da bulunduğu ziyaretimizde doğrusu bu semiz balıklarda gözüm kalmıştı, ama dünya nasip/kısmet dünyası bunları yemek meğerse bu seneye kısmetmiş!

Ev ahalisinin Dede’ye ilgisi çok içten ve coşku dolu. Daha sonra yine aynı köyde bir başka Dede aşığının evine konuk oluyoruz. Beş dakikalık ziyarette özellikle çocukların Dede’ye ilgisi muazzam. Saat: 15.00 civarında dergaha gelince civardan muhiplerin dergaha iyice gelmeye başladıkları görülüyor.

Arnavutluk’tan, Makedonya’nın Tetova şehri dışından Gostivar, Kiçevo (Kirçova), Prilep (Pirlepe) Kanatlar Köyü’nden canlar dergaha akın ediyor. Yüz civarındaki can içinde Türkçe konuşanlar da var.

İlk önce Kirçova’dan rahmetli Ziya Paşo Halifebaba’nın şimdi birisi baba, diğeri derviş olan iki oğluyla karşılaşıyorum. Baba Murteza Paşoli ve Derviş Musa Ali ile uzun uzun sohbet ediyorum. Çoktandır Türkiye’yle, Türkiye’den CEM Vakfı ve Cem Dergisi’yle bağlarının olmadığından yakının erenler bol bol soru soruyorlar. Bana çok büyük bir yakınlık gösteriyorlar. Yola hizmet etmeye devam ettiklerini söyleyen bu canlar muhakkak kendi yörelerine de gelmemi söylüyorlar. Onların en büyük arzuları ise bol miktarda kitap ve dergi. Kendileri babaları Hakk’a yürüdükten sonra kendi arazileri içinde kendisine bir türbe inşa etmişler, ziyaret edenler çokmuş. (2007’de burayı görmek bana kısmet oldu.)

Daha sonra ise bir münibüsle Prilep (Pirlepe)’ye bağlı Kanatlar (Kanatlarci) Köyü’nden canlar geliyorlar. Bunlar Türk ve Bektaşi.

Burada gerçekten de Arnavutların ve Arnavutça’nın büyük bir etkisi var. Makedonya içinde Türklerin nüfusu her geçen sene azalmış. Eskiden Arnavutlar arasında olduğu kadar Türkler arasında da Bektaşilik yaygın bir inançmış.

Cafer Baba (Tekeşen / Tekkeşeneof) ve  Derviş Sabidin, Derviş Murtezan, Derviş Zeynelabidin aynı şekilde beni olağanüstü bir ilgiyle karşılıyorlar. Sohbet ediyorlar, sorular soruyorlar.

Ayrıca anmaya Gostivar’dan Zdunye (Zudunye) Köyü’nden Derviş İbrahim Bekiri de katılıyor. Burada bazı dervişler sadece bayramda (ayini cemlerde) hizmet alıyorlarmış. Dışarıya derviş giysisiyle çıkamıyorlarmış, sadece cemlerde derviş giysilerini giyiyorlarmış.

Arnavutluk’tan gelen Polum (Güvercin manasında) Derviş ise müzik hocasıymış. Reşat Dede’nin dervişiymiş. Raven Köyü’nden, Arben Dede’ye büyük bir sevgi gösteriyor. Tam bir yol aşığı birisi. Dede’yle bol bol fotoğraf çekiyor. Raven’de eskiden önemli bir Bektaşi nüfusu varmış. Şimdi bu yeniden canlanıyormuş. Burada bir anayasa gerçeği olarak nüfusun yüzde yirmisinin üstündeki milletler kendi dilini ve bayrağını (bağlı oldukları, temsilcisi olduğuna inandıkların ülkenin) kullanabiliyorlar. Yani Türkler çoksa Türk bayrağını kullanabiliyorlar. Ama tabii ki Makedon bayrağı da yanında mutlaka olmak kaydıyla. Bu belediye binalarında da geçerliymiş. Hatta nüfusun yüzde yirmisinden fazla yerleşim yerlerinde kendi anadillerinde eğitim imkanı bile var. Üstelik hocaları da istedikleri ülkeden getirebiliyorlarmış. Gostivar’da Banisa (Benjica) Yukarı ve Aşağı Banisa Köylerinin yüzde sekseninin  Türk olduğunu öğreniyoruz.

Kanatlar Köyü’nden gelen elma yanaklı, kara gözlü bacılar/analar/gardaşlar her yönüyle Türk’üz diye haykırıyorlar adeta. Gelen canlarla bayağı söyleşi yapıyorum. Onlar Cem Tv.’yi izliyorlarmış. Türkiye’deki siyasi gelişmelere kadar her şeyi takip ettikleri anlaşılan Kanatlar’daki dostların verdiği bilgiye göre önemli bir kısmı Bektaşi olan köy, Pirlepe’ye (Pirlep) daha yakın, Bitola (Manastır) / Pirlepe otoyolundan6 km. içerde ve Pirlepe’e 10/15 km. uzaklıkta olan köyden Cafer Baba ve oğlu bize öyle sıcak davranıyor ki, uzun yıllardan beri görüşmediğimiz akrabalarımızı bulmuş gibiyiz. Dostlarla sohbet ederken aynı köyden İstanbul’daki Sadem Açıkgöz’ü hatırlıyorum. Hasta olduğunu ama maalesef kaybettiğimizi öğrendiğim Açıkgöz, yola gönülden bağlı, Cem Dergisi’nin müptelası, bizlerle sürekli ilgilenen bu canı bu vesileyle anmış da oluyoruz.

20.30’da akşam muhabbeti başlıyor. Bizler ise dışarıda adeta donuyoruz. Gündüzleri hava sıcak olsa da, akşamları oldukça soğuk oluyor.

Bugün aslında bir de tarihi günmüş te. Bugün dört talip yola girmiş. Aşıklar muhip olmuşlar. O yüzden akşam muhabbeti geç başladı.

Herkes yerini aldı, muhabbet başladı. Bugün Dedebaba Reşat Bardi’nin çok mu çok neşeli olduğu görülüyor.

Bir gün önceki gibi o çok güzel sesiyle Yasin okuyor. Hemen ardından Arnavutça, Türkçe nefesler söyleniyor. Dedebaba da nefes söylerken çok mu çok mutlu görünüyor.

Dedebaba’nın bir yanında Cafer Dede ve yanındaki dervişler, muhipler; diğer yanında Baba Mondi, Baba Murteza, Derviş Musa Ali sıralanıyor. Tabii diğer dervişler bu arada Pullump Katrashi Derviş, Dede’nin sekreteri Süreyya Celay, İlir Dede, Kazım erenler sıralanmış durumdalar.

Kırçevo’dan Muharrem Baba Türbesi’nden, yani Çirvivçe Köyü’nden çırakçılık yapan muhip (94) Süleyman Amca da kelmiş. (Kendisi Muharrem Baba’nın muhibbiymiş.) Babası Derviş Naşit olarak çevrede sevilen ve Muharrem Baba’nın dervişi olarak onun yanında yetişmiş bir canmış.

Kurban lokmaları yenilip, nefesler söyleniyor, Tahir  Emini Baba’nın ismi sık sık geçiyor, kendisi yad ediliyor. Anma merasimi 12.30’a kadar sürüyor. Canlar büyük bir sükunet içinde evlerine dağılıyorlar.

Anma’da çok dikkat çeken özellik, nefeslerin ister Arnavutça, ister Türkçe söylensin hep birlikte büyük bir aşkla söylenmesidir. Özellikle Kanatlar’dan ve Kırçova’dan gelen canlar daha çok Türkçe nefes söylerken, Dedebaba Reşat Bardi zaman zaman halkı bilgilendiren belki de bazen uyaran konuşmalar yapıyor. Zaman zaman genel sohbeti kesip konuşmasını aralıklarla sürdüren Dede’nin çok ciddi olduğu anlar da oluyor. Bazen de insanlara sesini yükselterek sanırım ya sitem, ya da uyarılarda bulunuyor. Nihayet sonradan öğrendim ki gerçekten Dede oradaki canlara sitem etmiş, Dergaha ve Tahir Baba’ya yeteri kadar sahip çıkılmadığını söylemiş.

 

31 Mart 2006, Cuma

Dün gece muhabbetten sonra burada yatıya kalan canlar da yavaş yavaş çekiliyorlar. Dünden kalan işleri hep birlikte bitiriyoruz. Ben tekrar tekrar bıkıp usanmadan hep başka zevkler ve duygularla  dergahı dolaşıyorum. Mezar taşlarının, binaların en ayrıntılı yerlerini inceliyorum.

Sabah saat: 10.00’dan sonra Dedebaba’nın gitmek için hazırlandığını görüyorum. Herkesle vedalaşıyor. Dedebaba’yı uğurluyoruz. Bugün Cuma olduğu için dışarıdan getirilen insanla doldurulan avluda kalabalık beliriyor.

Kırçova’dan gelen 94 yaşındaki Süleyman amcayı alıp kente iniyoruz. Onu uğurluyoruz. Ben de Türk parasını çevirmek için bir koşuşturma içine giriyorum. Meğerse ki, gerçekten burada Türk parasının hiçbir değeri yok! Para çevirmek büyük meseleye dönüşüyor. Nihayet bir Türk otobüs şoförü parayı çeviriyor. Hedefim uçakla İstanbul’a dönmek. Dervişle kenti bol bol geziyoruz. Sonra ise 160 Evroya Skopje (Üsküp)’den İstanbul’a gidecek uçağa bilet alıyoruz. Bu arada kırılan bir anahtarı yaptırmak için bir anahtarcı arayıp buluyoruz. Türkçe konuşan bu arkadaş “Tekke” den geldiğimizi duyunca bizden anahtar için para almıyor. Burada tekkelerden, türbelerden, camilerden anahtar vs. için para alınmazmış. Makedonya’da herhalde herkes İstanbul’la ilgili bir hatıra barındırıyor. Ya oraya gitmiş, ya bir yakını orada, ya da İstanbul rüyasını görmek için oraya gitmek istiyor.

Bir kitapçının vitrininde Mevlana’yla ilgili bir kitap görüyorum.

Akşam 17.00’da dergaha varıyoruz. Gelen/giden eksik olmuyor. ABD.’den gelenler oluyor.

Akşam saatlerinde Amerikalı’lı bir klarnetçinin vereceği küçük bir konsere davet ediliyoruz. Yolda yürürken istisnasız tüm kafalar çevrilip bize bakıyor. Bu arada özellikle gençler dakikalarca Baba Mondi ve Derviş Abdülmütalip’e bakıyorlar. Konserin verildiği salonda ise ilgi bizim üzerimizde.

Bu tip ikili ilişkiler çok önemli Tekke’yi hatırlatmak, oranın varlığını göstermek önemli. Bu arada aniden bir telefonla Baba Mondi başkente hareket ediyor. Bir görüşmesi varmış. Bu aslında zaman zaman olan bir şey. Bizler Derviş’le tekkeye geri dönüyoruz. Muhibbanla sohbet ediyoruz. Buradaki bacılar aslında çok mu çok dertli. Onları dinledikçe onların nasıl asil, inançlı, dirayetli analar olduklarını daha iyi anlıyorum. Her konuda beni samimi buldukları için dertleşiyoruz.

Tahir Baba’nın eşi Emsal Ana, onun eltisi Nadire, Derviş’in eşi Mufka, muhiplerden Emine Bacı (6 kızı olduğu halde onların yanında kalmayıp yaz kış burada kalıyormuş) buranın ayrılmaz parçaları ve hizmetkarı analar.

Zülbayar Bekiri, Firuzan Süleymani, Bakiri Süleymani, Sadi Beçeti Kırçova’dan Necip Hüseyin Derviş’e göre Tekke’yi en çok koruyup, gözetleyen insanların başında yer alıyorlarmış.

 

Derviş’ten Aldığım bazı bilgiler:

Tahir Baba 21/22 Mart 1994’de üç günlük nevruz kutlamaları için izin aldık. O Makedonya Bektaşiler Birliği Genel Sekreteri idi. Merhum Caferi Tayyar Gaşi Baba Kazım Baba’dan icazetli bir büyük insandı ve o bizim mürşidimizdi.

Bizler bir araya geldik. Onun yanına gittik. Hakim olan oğlu Ali Haydar Gaşi vardı. Tayyar Baba hastaydı. Meydanda toplanıp ant içtik. Kırk kişilik bir listeyle Tayyar Baba’ya yalvardık, Tahir Baba’nın baba olması için. 1994 muharrem ayında kendi sağlığında Tayyar Baba, Tahir Emini’ye babalık verip kendi postuna oturttu. Hacı Bektaş Veli senin yardımcın olsun, dedi. Tahir Baba’yla bizler aslında aynı zamanda derviş olduk. Ama o ihtiyaçtan, buraya en layık olduğu için baba oldu. Kendisi Arnavutça’yı ana dili olduğu için bilirdi. Ayrıca Fransızca, Türkçe, Makedonca ve Sırpça da bilirdi. Derviş İbrahim Bakıri Tahir Baba’nın rehberidir. Baba’ya çok hizmet etti.

1950/1955’lerde Kazım Bakali Baba’nın talipleri Türkiye’ye İzmir Buca’ya göç etmişler. Onlar 1994’de muharremde buraya geldiler. Türkiye’den buraya gelip bizimle temasa geçenler oldu. Bizler onlarla görüştük. Burada 20/25 Ağustosta Tomar Dağı’nda, Arnavutluk’ta çok büyük etkinlikler yapılıyor. Binlerce insan oraya geliyor. Tahir Emini Baba dergah için çok büyük mücadeleler verdi.   Tahir Baba işgal için çok üzülüyordu. Çok sigara içiyordu. Burada bizlere canlar yardımcı oluyorlar. Kışlık odunlarımızı muhibban getiriyor. Baba bu sene (vefat  ettiği sene) çok zayıflamıştı. Tiran’a gitti. Kendisi hastaydı. Birden fenalaştığını gördük. İlk yardımı orada yaptık. Sedyeye bindirdik hastaneye götürdük. Ödünde taş varmış. Bir gece hastanede kaldı. Biraz daha iyi oldu. Konuştu o gece. Sonra tekrar hastalandı. Üsküp’e gittik. Sancıları vardı. Aurt damarı yırtılmış, 2-3 litrekan kaybetmiş. Klinikte yüzde doksan ölmüş zaten. 17 Şubat Cuma günü 8.45’de ruhunu teslim etti. Cumartesi günü defnedildi. Arnavutluk’tan cenazeye 7/8 baba geldi. Baba Mondi, Şaban Baba, Cemal Baba, Faik Baba, İsmail Baba, Sadık Baba, Besnik Baba; Kırçova’dan Murteza Baba, Musa Ali Derviş; Kanatlardan Cafer Baba ve Dervişler ve canlar cenazeye katıldılar.

 

1 Nisan 2006, Cumartesi

Baba Mondi’yle söyleşimizin ikinci bölümünü yapıyoruz. Makedonya, Mısır, Yunanistan ve Kosova’daki Bektaşilik’ten bahsediyoruz. Edmond Brahimay’la söyleşi çok verimli geçiyor. Bektaşiliğin inançsal yapısını, yazılı ve manevi kaynaklarını, Hacı Bektaş’ın bu inanç için ne ifade ettiğini, Kuran’ın temel rehber kitap olduğunu, Hz. Peyganber’in hadislerinin ve On İki İmamlar’ın yaşamlarının ve eren/evliyaların sözleri ve yaşantılarını, bu arada Mevlana Celalettin Rumi’nin önemini, şeriat, marifet, hakikat, aşamalarından geçmenin isteğe bağlı olduğunu kendilerinin kimsenin inancına karışmadıklarını, devleti yönetenlerle ili geçinmek gerektiğini, kendi görüşleri olarak ondan alıyorum. Makedonya’daki, Kosova’daki dergahların durumunu, Tahir Baba’nın yaşantısını ve diğer birçok konuda uzun konuşuyoruz. Sabah dergah için yazdığım şiiri okuyorum. Kendisi çok beğeniyor. Söyleşi de tercümeyi çok başarılı bir şekilde Arnavutça’dan Türkçe’ye Abdülmütalip Bekiri Derviş yapıyor.

Dergahtaki işler bitmek bilmiyor. Bu sefer halı yıkama işine gerçekten Baba Mondi de katılıyor. Analar/bacılar devamlı çalışıyorlar, yapacak mutlaka bir şeyler var. Tahir Baba’nın kızı Almanya’da kaldığı 4 yıl içinde bir Türk aileden öğrendiği lahmacunu yapıp misafirlere sunacak. Bu arada Derviş’le birlikte çarşıdaki işleri yapmak üzere çıkıyoruz. Yolu biraz uzatıp Eski Çarşı, eski evlerin bulunduğu bir mahalleden geçiyoruz. Burada eski bir Türk evin, biri köşk, diğeri iki katlı cumbalı bahçeli bir konağa benzeyen birayı fotoğraflıyorum. Bir başka eski Türk evi ise yıkılmak üzere. Yeni evler yapılırken yıllara meydan okuyan bazı evlerin ya bahçelerinin kapılarında ya da bizzat evlerde bulunan tarihi kapıları fotoğraflıyorum. İşlerimizi halledip dönerken bu sefer Derviş (bu arada gördüğü üç/dört kişiyle selamlaşıp ahvali anlattığı gibi) bir dükkânda iki kişiyle konuşmaya başlıyor. Bu insanlar Arnavut olsalar da Balkanları tekrar Türklerin almalarıyla sorunların biteceğine inanıyorlar. Birisi ise yine softalardan dert yanıyor. Türkiye’de onlardan birisine parasını kaptırmış. Aynı zamanda aşırı dindarlardan da yakınan bu iki Arnavut’un Derviş’i çok sevdikleri anlaşılıyor. Sadece Kosova’yı gösteren bir harita bulamazsam da, bir Arnavutluk haritası alıyorum, bir kırtasiyeciden.

Tekke’ye dönüşte, buraya yönelik işgalin boyutlarını bir kez daha görüyoruz. Bu sefer de sözde Kuran kursu adı altında fitnenin bir uzantısı olarak türbanlı kadınların toplu olarak Dergah’tan çıktıklarını ibretle görüyoruz.

Enfes hazırlanmış lahmacunlarımızı büyük bir iştahla yiyoruz.  Özel sohbetlerde Nadire Hala’dan Bulgaristan Sofya’da çok şifalı bir banyonun daha doğrusu kaplıca/ılıcaların olduğunu öğreniyorum. Burası tam bir tedavi merkeziymiş. Pavel/banyo çok meşhurmuş. Bu arada Nadire Hala’nın kardeşi Ganimet, babam has Türk’tü, Debre’ye bağlı Staro (Kocacık) Köyü’nden Vehap’tı diyor, eski günleri anıyor. Türk insanların çoğu Adapazarı’na göçmüşler orada yaşıyorlarmış. 1970’den sonra Türkiye’ye göç olmuş. 500 kişinin tümü Türkmüş.

Kadınlarla sohbetlerden buradaki sosyal yaşamı anlamaya çalışıyorum. Geçim sıkıntısı, işsizlik, yalnızlık Türkiye’deki yaşam koşullarına çok benzer şeyler bana anlatılıyor. Bu insanlar ister Türk, ister Arnavut olsun, çok samimiler, çok dürüstler. Bunları çok mu çok seviyor, yüreğimin en derin yerlerindeki duygularla bağrıma basıyorum. Onlarla anlaşmak çok kolay.

Emine Hala ise “ Allah deyip bağırma /  Uzak sanıp çağırma /  Hakk’ı dilden ayırma / Şeytan güler bu hale” diyerek, sahte dindarları eleştiriyordu. Bu arada Dergah’taki asırlık çınarları kesen yobaz tayfasına kadınların öfke seli kabarıyor, kabarıyordu. O yobazların, dinsizlerin, bu ağaçları keserken içleri hiç mi sızlamadı, diyorlardı. Gövdelerinin orta yerinden kesilen bu ağaçlara ağlamamak elde değil! Çok eski ve büyük ağaçları kesen katil balta, Nazım Hikmet’in üç selvi şiirini hatırlattı bana. Bugün de üzüntümüz yobaz tayfasının yere devirdiği dev ağaçlar oluyor. İşte buna isyan etmemek mümkün değil. Ne biçim bir devlet, ne biçim düzen akıl almıyor!

Baba Mondi akşam 19.00’da Arnavutluk’ta bir toplantıya katılmak üzere dergahtan ayrılıyor.

Alevi/Bektaşi yaşamı olduğu gibi kabul ediyor. Yaşam devam ediyor, hayat akıyor. Muhabbet/sohbet akşam da sürüyor. Derviş Abdülmütalip başta olmak üzere canlar nefesler söylüyorlar. Arnavutça/Türkçe nefeslerin hepsinde Ali’nin ismi var! Emine Bacı Arnavut olduğu halde çok güzel Türkçe nefesler okuyor. Özel sohbetlerimizde buradaki canların Arnavutluk hakkında detaylı bilgilere sahip olmadıkları anlaşılıyor. “Alevilerin erkanı var mı?”, televizyonlardaki (Cem Tv., Su Tv…) cemler sizlerin ibadetleriniz mi?, neye inanırsınız, neye inanmazsınız, neye önem verirsiniz gibi bir çok soru bana soruluyor.

Dergahın her noktasını görüntülediğim gibi bu güzel kenti de bol bol fotoğraflıyorum. Karlı dağların eteğinde, çağlayan dereleriyle burası çok mu çok güzel bir kent.

Gençler bir alem burada. Uzun ve jöleli saçlar, küpeler, sportif kıyafetler, sarmaş/dolaş olmalar, cıvıltılı bir hayatı, hem de Batı’ya benzeyen bir yaşamı  gösteriyor.

Hemen hiç çarşaflının olmadığı caddelerde, sokaklarda kadınlar gayet rahat bir şekilde yol alıyorlar. “Avukat” gibi onlarca Türkçe tabelaya rastladığımız duvarlardaki yazılar hem Kril Alfabesi, hem Latin Alfabesiyle yazılmış yazılar alt alta yer alabiliyor. Arnavutların birçoğu az/çok Türkçe biliyor. Ama bilenlerin bir kısmı bunu kullanmıyormuş. Makedonca’nın Bulgarca’ya yakın bir dil olduğunu duydum.

Makedonya’nın en büyük hedeflerinden birisi de elbette AB.’ye üye olmak.

 

2 Nisan 2006, Pazar

Sabah mezartaşlarının tümünü ayrıntılı bir şekilde kamera kasetine kayıtladım.

Dervişle dergahı geziyoruz. Bir çok kez tadilattan geçen dergahta kullanılan eşyalardan hemen hemen hiç eser kalmamış. Binalar ise önemli değişikliklere uğramışlar. Yeni ilaveler yapılmış. Kış evi denen dergahın ana biriminin giriş kapısı da zorunluluklardan dolayı değiştirilmiş. İç geniş avluya açılan ana giriş kapısı kapatılmış. Türbe yanında Derviş Sofa odalarından birisi iptal edilip pencereden kapıya geçiş yapılmış. Kış evi üç sofa odası iki ana salondan oluşmaktadır. Bu salonlardan birisi,  belki de zorunluluktan zaman zaman olduğu gibi, muhabbet odası olarak kullanılırken, bir büyük salon da meydanevi olarak kullanılmaktadır. Çünkü meydanevi işgal edilmiş durumda. Kubbeli Meydanevi denen büyük meydan evinin hemen yanında uzun bacasından ve yıkılan duvarlardan made, ocak boşluğunda rahatlıkla anlaşılacağı gibi burası lokma evi imiş.

Daha sonra türbe içindeki mezarların üzerindeki yazıları kayıt altına aldım. Buradaki

Türbe; 1882’de Hakk’a yürüyen, 12 köşeli olan Sersem Ali Baba Türbesi (makam)’nın hemen yanında büyük işlemeli mermerlerden yapılmış mezarda yatan Koca Recep Paşa döneminde bir tadilattan geçmiş.

Dervişin anlatımına göre eskiden sadece Sersem Ali Baba’nın makamı kapalı bir türbe iken Paşa, 1828’de genç yaşta ölen kızının da dahil olduğu bazı mezarı da kapalı bir salon içine almış. Bunlar ise sandukalar içinde ve isimleri başlarında yazılı babalar olarak gelen ziyaretçilerin her an için niyaz ettikleri ulu insanlar olarak kabul görüyor. Bu büyük salona eksi orijinal ahşap bir kapıdan giriliyor. Türbe’de ilk sağda Koca Recep Paşa’nın kabri var. Giriş kapısının tam karşısında ise boş kalan son tek yere Tahir Emini Baba defnedilmiş.

Dergahı onaran büyük yararlılıkları olan Recep Paşa’nın kızı Fatıma Hatun 1828, Koca Recep Paşa 1882 yazıları var. 1945’den sonra buradaki tarihi miras zarar görmüş. Buradaki dervişler sürgün edilmiş, mallar yağmalanmış, eşyaları para karşılığında pazarlarda satılmış. Zengin kütüphanesinden eser kalmamış. Şimdi burada o tarihlerden kala kala bir tahdı muhammediye ve birkaç şamdan kalmış. Bazı Babaların isimleri ve vefat tarihleri sıralanıyor mezarlarının başında; Hasan Dede 1793, Hüseyin Dede 1784, Sadık Baba 1789, Ali Baba 1864, Hacı Emin Dede (Derviş Emin) 1880, Hacı Ahmet Dede 1901, Tahir Baba 17 Şubat 2006.

Ambar Evi (Hambar Evi / Sofa / Yaz Evi) anladığım kadarıyla üç odadan oluşan alt katında mahzen gibi bir iki büyük ve taştan yapma bölümün olduğu ince sanat işi ahşaptan yapılmış Yaz evi daha çok dinlenmek, misafirleri ağırlamak için kullanılan bir bina. Bu taş temelli sağlam binanın hemen bitişiğinde ise tümüyle ahşaptan bir bina var. Bu bina aslında gerçek Ambar evi. Alt kat şimdi de orijinalliğini koruduğu gibi ambarlardan oluşuyor. Üst kat ise alttaki ambarla bağlantısı olan yine ahşap çıkıntıların  dışında çok büyük salondan oluşuyor. Üst katta orijinal ashap kapılar dikkat çekiyor. Tavan değiştirilse de çıkıntıları, oymalı işlemeleri  bu binanın eskiliğini gösteriyor.

Yalnız daha sonradan ilaveler, bazı camlı bölümler, yeni unsurlar olarak dikkat çekiyor. Alt kat ambarların üstünde bir bölüm varmış ama bu bölüm ne olmuş, yıkılmış mı, yoksa ara dönemlerden camlar ilave edilip estetik görüntü vermek mi istenmiş bilinmiyor.

Bu sofalar gerçekten de oturulup sohbet edilecek çok güzel mekanlar. Tavanların işlemeleri, kapılardaki orijinallik çok dikkat çekici. Aynı şekilde içini gezemediğimiz Aşevi ön bölümü de aslına benzetilerek cam ilavelerle yeni bir hal almış. Bunu at evinde de görüyoruz. Kubbeli meydanevi’nde de görüyoruz.

Şimdi kümes hayvanlarının gezinme alanı olan geniş bir yer ise iki katlı yandığı anlaşılan bir bina enkazını barındırıyor. Yıkılan muhtemelen Lokmaevi’nin dışında bir de sonradan yapıldığı anlaşılan bir küçük bina daha var.

Tüm binalarda dikkat çeken bir yapı unsuru ise bacalar. Taşta ve tuğladan yapılan irili ufaklı tüm bacaların özenle yapıldıkları hemen görülüyor. Komplesin en göz alıcı yapısı de belki de Şadırvan. Yaz aylarında bir sohbet/muhabbet mekanı olan Şadırvan, çok ince işçiliklerle oluşturulmuş ahşap bir bina. Mezar taşları ise tam bir sanat galerisi gibi. İrili ufaklı mezar taşlarında gerek ana gövde gerekse alt/ayak bölümü kısmında dikilen taşlarda bol işlemeler, rumuzlar var. Helezonların çok bol olduğu mezar taşlarında çok ince işlemler var. El işlemelerini, renkli süslemeleri bazı binalarda görmek mümkün. Bunun en güzel örnekleri Mavi Köşk denen bina. Burada hem çatı altında dışarıda, hem de bina içinde tavan altlarında çok güzel işlemeler ve desenler var. Sersem Ali Baba’nın kapalı olan türbesinin hemen yanında daha da özenle yapılmış ve diğerlerinden ayrı duran iki mezar daha var. Bunlar Horasan’dan buraya gelmiş seyitlermiş.

Harabatı Dergahı’yla ilgili çeşitli ansiklopedilerde bilgilere rastlanabiliyor. Ayrıca konuyu ortaya koyanlardan birisi olarak Şevki Koca’nın dergahla ilgili yazısı CEM Vakfı Yayınları arasında çıkan Bektaşilik ve Bektaşi Dergahları isimli eserde mevcuttur.

Ayrıca Arnavutça olarak yayınlanmış bulunan Tarihçi Prof. Dr. Ali Vishko’nun Harabati Dergahı’yla ilgili çalışması belki bu konudaki en kapsamlı çalışmadır. Bu kitapta hem dergahın tarihçesi, hem dergahta bulunan bölümler, bazı mezar taşı ve eski yazıların çevirileri, fotoğraflarla meydana konulmuştur. Teqeja Harabatı e Tetoves Dhe Roli ı Saj Hıstorik e Kulturor Ne Te Kaluaren, (Monogrofi), Tetove 2005 ismiyle basılan eser 152 sayfadan oluşuyor.

Harabati Dergahı’ndaki mezar taşlarının okumalarını yapan

 

Dönüş

 

Yalnızlık bir döşekse yastığına başını koy

Saçını tara geçen gemilerin

Dip sularına karış kestanenin

Bulutun çalgısını duy

Bir yol başlarsa senden biterse sende

Taşını döşe güneşini aç

Uçtukça gönül balçığına

 

Bir yalnızlıktan gidilir kalabalığa.

 

(Sabahattin Kudret Aksal)

 

Gezip doyamadığım, kendimi, ruhumu huzurda hissettiğim ve varlığımı varlığında ait hissettiğim bu olağanüstü yerden ayrılmak gerçekten de bana çok zor geliyor. Bıraksalar aylar, yıllar boyu burada kalabilirim. Ayrılırken gerçekten de hüzünleniyorum. Buradan ayrılmak istemiyorum. Buranın bir parçası olmak istiyorum. Ama ömrüm oldukça burası benim bir parçam olarak benimle yaşayacak.

Buradan etkilenerek yazdığım şiiri de sizlerle paylaşmak istiyorum:

 

Harabati Baba Dergahı

 

Yüzyıllara sen meydan okudun

Garip gönüllere ilham oldun

On İki İmam katarında

Erenlerin mührü oldun

 

Balkan’ın göbeğinde

Karlı dağlar eteğinde

Çam ağaçlarının öbeğinde

Mihmanlara konak oldun

 

Makedonya Tetovo’da

Ehlibeyt’in katarında

İnananların gönül katında

Yaralara merhem oldun

 

Meydanevinde yanar çıraklar

İmansızlar ne bilir, ne anlar?

Hele de şimdi kara mollalar

Haksızlara dur durak oldun

 

Kazım Baba, Tayyar Baba hem önder

Geldi geçti zor işler, zor günler

Baba Tahir Emini gerçek rehber

Gönüllere ölmez sultan oldun

 

Derviş Abdülmütalip hizmet ehli

Analar, bacılar gerçek bekçi

Baba Mondi umut olup geldi

İnananlara hem geçit oldun

 

Server idi gerçek adı

Bıraktı beyliği, paşalığı

Muhamed Ali köçeği

Gönüllerde gerçek vezir oldun

 

Viran bağlarda bülbül öttürdü

Çeşmesinden abı Kevser dağıttı

Harabati idi adı kaldı

Tarihler boyu ölümsüz oldun

 

Şadırvanda şakır sular

Mihmanevinde sohbetler, sözler

Dünyaya açılan dört yöne kapılar

Bektaşiliğin abidesi oldun

 

Bunu yazdı Ayhan Aydın

Genç yaşta oldu bezgin

Yine çok şükür ki bir gezgin

Dertleri yüklemiş olmuş mecnun

 

Nisan 2006, Kalkandelen, (Tetovo) Makedonya

 

Dur Eğlen

 

Karabasanlar sokağına sapan yolcu

Dur eğlen

Nedir bu gamın, kederin?

Dallarda çiçekler açtı

Nevruzlar, sümbüller erişti

Karlı dağlardan dumanlar çekildi

Börtü böcek sardı alemi

Alıyla yeşiliyle uyandı doğa

Nedir bu ahın, nedir bu feryadın?

Gün döndü

Sarı sıcak sardı toprağı

Niye donar için, niye açmaz çiğdemin

Daha ne kadar koyu karanlık örter

Geceni, gününü

Bu yorgunluk, bu hüzün nereden?

Kimsin sen?

Bu cehennem azabı

Bu kış, bu boran neden?

Oğlunu mu verdin sonsuzluğa?

Evin mi yandı?

Erenlerin sitemine mi uğradın?

Yarini mi küstürdün?

Neden ince hastalıklar sarmış

Gibi kıvranırsın?

Neden ağzın zehir gibi

İçtiğin suyun, yediğin ekmeğin, tuzun

Tadı yok?

Dar mı geldi bu dünya

Yoksa çok mu geniş?

Derin ormanlar içinde yürüyen

Yaralı yolcu

Dur eğlen

Soluklan biraz

Biraz dinlen

Saatler hangi anı

Yıllar hangi çağı gösteriyor

Hangi yıkılmış uygarlıkların resmi

Hangi kayıp zamanların adamısın?

 

Hangi haksızlıkların çocuğu

Hangi denizde kaybolmuş gemisin?

Dur söyle

Ölüme mi yakınsın

Yaşama mı?

 

Ayhan Aydın

 

1 Nisan 2006, Harabati Dergahı, Makedonya