Bulgaristan Gezisiyle İlgili Notlar (IV.)

(Mart 2005)

 

Biraz yorucu olmakla beraber; karşılıklı sohbetlerle görüş alış-verişinde bulunduğum ve çeşitli bilgileri alma fırsatım doğan Prof. Dr. Cemal Kafadar, onun sevgili eşi Prof. Dr. Mimar Gülru  Necipoğlu (Kafadar) ve Ajans 21’in üretken çalışanları başta Yönetmen Nurdan Arca’yla birlikte, saatler süren uzun yolu kısa ettikten sonra akşam saatlerinde vardık Razgrat’a.

Bizleri Bulgaristan’da Alevi/Bektaşi örgütlenmesine öncülük eden isimlerden birisi olan Cem Derneği Başkanı Sayın Veysel Bayram karşıladı.

 

20 Mart 2005 Pazar

Akşam saatlerinde Razgrat’ta Bulgaristan’da Türkleri (bu arada Alevileri) temsil eden milletvekillerinden Ramadan Atalay’la yemekli bir görüşmede bir araya geldik. Çok hoşsohbet olan Atalay oldukça esprili bir kişi aslında. Sohbetimizde Atalay AB. Çalışmalarından ve AB.’nin getirilerinden dem vurdukça biz de bu topluluğu benimsesek de, çeşitli haklı çekincelerimiz olan insanlar olarak, AB.’ye ve Türkiye’nin AB.’ye katılımına bazı eleştiriler yöneltip, görüşmelerle, akşam yemeğini gerçekten daha yararlı bir hale getirdik.

Ramadan Atalay’a göre bazı sıkıntılar yaşansa da AB.’nin Bulgaristan’a getireceği faydalar saymakla bitmiyor. Her şey yenilenecek, yeni bir anlayışla, ülke önemli açılımlar gerçekleştirecek, yatırımlar artacak, gelirler artacak.

Bu böyle olabilir ama bizim gördüğümüz kısa sürede değil, uzun vadede de Avrupa Birliği’nin yararlarının buralara zor ulaşacağı yönünde.

Yine tartışmalarda Türkiye gündemi geliyor. Bir gerçeğin ifadesi olarak AB.’nin Türkiye’ye gerçekten bazı konuları dayattığı, hiç de hakkaniyetli olmadığı gerçeğini dile getiriyorum.

Ramadan Atalay kendilerinin parti olarak Alevi-Bektaşi inancıyla ilgili ellerinden geldiğince çalışma yapmak istediklerini anlatıyor. Buna göre kısa süre önce Demir Baba Türbesi’nde yapılan çalışmalardan bahsettikten sonra, bu tip onarım vd. çalışmaları sürdürmek istediklerini söylüyor.

Batovo’daki Akyazılı Sultan Dergahı için de aynı çabayı göstermek isteklerini söyleyen Atalay, bunun yanında Bulgaristan’ın şu anda Türklerin en az yaşadıkları bölgelerinden birisinde de bir türbeyi Ahmet Doğan’ın kendi olanaklarıyla yeniden inşa ettiğinden bahsetti.

 

21 Mart 2005 Pazartesi

Bu sabah her zamanki gibi heyecan içinde Demir Baba Türbesi’ni ziyaret için yola çıkıyoruz.

Bu arada Isperih  Belediye Başkanını ziyaret ederek, ikili görüşmelerde bulunuyoruz. Asparuh da denilen bir büyük Türk öncü tarafından kurulan kentte zaten Türkler ağırlıkta. Nüfusun önemli bir kısmı Türk. Belediye başkanından yöreyle ilgili bilgiler derlerken, burada da AB.’den alınacak yardımlarla halka daha iyi hizmet verme düşüncesinin hakim olduğunu en azından turizm açısından kendi bölgelerini daha iyi değerlendirmek isteyen belediye yöneticilerinin aynı zamanda halkın da görüşlerini yansıttıklarını anlıyorum.

 

İsperih (Asparuh)

Kent merkezinde oldukça orijinal ve güzel bir büyük heykel var. Bulgarların Tuna’yı 681 yılında geçip bugünkü topraklara ilerleyişlerinin ve buralara hakim olmalarının bir simgesiymiş bu heykel. İtil Bulgaristan denilen bölgeden yani Bulgarların ata yurdu dedikleri yerlerden hareket eden beş kardeş handan birisi olan Asparuh, bir Bulgar Hanı olarak buraya gelmiş, burayı fethetmiş. Buranın adı da oradan kalmış.

Gülru Hoca yan yana savaşçıları, atlarıyla birlikte ölümsüzleştiren bu büyük heykeli yorumlarken şunları söylüyor: Buradaki heykelde Ortaçağ şövalyelerini andırır bir hava var. O dönemde Gotlar, Vandallar gibi halkların kendilerine özgü kıyafetleri vardı. Burada da görülen aslında bir Doğu imgesinden çok, Batı imgesinin ağırlıkta olduğu bir yapı var. Bundan 1300 yıl önce Bulgaristan kurulmuş. Bu kuruluşu canlandırmak için yeni yapılan heykeller bunlar, sanırım. (Heykeller 1980’li yıllarda yapılmış.)

 

Konuyla ilgili görüşlerini aldığım Prof. Dr. Cemal Kafadar ise gerek Bulgarlar, gerekse buradaki Türklerin durumları, dil, kültür vd. konulardaki söyleşimde şu bilgileri benimle paylaştı:

 

Bulgaristan’daki Türk varlığı hakkında ilkin neler söyleyebiliriz?

 

Bulgar kelimesinin Türkçe olduğu biliniyor. (Bugün de yaşayan) Bulgar Türkçe’sini, Yeniçavuş Türkçe’sini kullanan insanların buraya yerleştikleri biliniyor. Ondan sonra buraya bir Slav göçünün de olduğu biliniyor.

19. Y.Y.’da bir Fransız tarihçi Rölant’ın bence çok önemli bir sözü veya görüşü var: Bir millet oluşturmak için önce tarihi tahrip etmek gerekir. Ulus tarihlerinin yazılmasında siyasi ve ideolojik kaygılar olmuştur. Bu her ulusu için geçerli. Ama diğer taraftan bilimsel gerçekler var. Bunları nasıl bir araya getireceğiz? Sorun burada.

Bulgaristan’daki hakim tez bildiğim kadarıyla, kelime Türkçe olsa dahi, Slav nüfusunun göçü o kadar büyüktü ki, burada Türkçe konuşanları da asimile etti ve asıl unsur Slav unsurlardır, fikri geçerli oldu.

Diğer tezlere göre de, nüfus daha farklıydı. Zaman içinde dil olarak hepsi Slav dil ailesine asimile oldu ki, Deliorman, Dobruca bölgesinde biz biliyoruz ki Osmanlı’dan çok öncesine giden bir Türkçe var. Peçenek, Kuman zamanında hiç olmazsa Türkçe var. Bunların bir kısmının Hıristiyanlaştığını filan biliyoruz.

 

Mesela İsperih’in Türk mü, Bulgar bir öncü mü olduğunu nasıl ayırt edeceğiz?

 

Bu çok zor bir konu. O dönemde yazılı belge hemen hiç yok gibi. Başka dillerdeki kaynaklara, başka dillerdeki yazışmalara bakıyoruz. Örneğin Latince’ye bakıyoruz. Bizans Grekçesi’yle yazılmış kaynaklara bakıyoruz.

O dönemde Asparuh’un konuştuğu dil geçmiyorsa bile, diyelim cümle cümle geçmiyor olabilir, ama kullandığı lakap geçiyor. Gönderdiği fermanda adı geçer. O tür belgelere bakarak ne tür bir dil kullandığını anlayabiliriz. Tabii ondan önce isimlere bakıyoruz,  kelimelere bakıyoruz. O zaman insan şunu soruyor (sorar); o zaman neden Han lakabı kullanılıyor? Ozan Türki söylemin bir parçası olduğunu buradan biz iddia edebiliriz.

Ruslar içinde de, İvan’a kadar, XVI. Y.Y.’a kadar Rus çarları da Han lakabını seve seve kullanmaktadırlar. Bu demek değil ki onlar Türk. Bu lakabı kullanmaları Türki söylemi ve meşruiyet kurumlarının ne kadar itibar gördüğünü, ne kadar siyasi açıdan meşrulaştırıcı bir işler gördüğünü gösteriyor bize.

 

Osmanlı öncesi ve sonrası biz biliyoruz ki, bu bölgeye çok fazla Türk gönderildi, yerleştirildi ve burada çok önemli bir Türk nüfusu oluştu, biz bunu biliyoruz. Burada Türk nüfusu baskın bir hale geldi. Fakat burada Slavları eritme, asimile etme amacı güdülmüyor. Osmanlı egemenliği altında dinler, diller, uluslar kendi kimliklerini yaşatıyorlar. Osmanlı örnek bir yönetim mi sergilemiş oluyor burada? Kendi dönemleri için evet. Bugün için bu örnek alınır mı, alınmaz mı o da ayrı bir konu. Ortaçağ devletlerinin şartları farklı, kriterleri farklı. Kendi çağdaşları olan devletlere karşı evet kesinlikle hoşgörülü, değişik kimliklerin, kültürlerin yaşamanı izin veriliyor. Ama onun içinde bizim bugün anladığımız anlamda tam eşitliğin olduğunu söylemek  abartılı olur.

 

Nasıl Yani? Bütün devlet idaresi sonuç olarak bir Müslüman kadroyla yönetiyorsunuz. İktida etmek yolunda bu kadroya katılmak mümkün. Ama Bulgar Ortodoks, Rum Ortodoks, Katolik, Yahudi kimliğinizi koruyarak vezir olamazsınız. Şaşıracak, ayıplanacak bir şey yok. O şartlar altında anlamak lazım. Halbuki modern devlette beklediğimiz bütün vatandaşlar eşittir ve aynı hukuka sahiptirler, siyasi açıdan da diğer açılardan da bu böyledir. Daha öncede söylediğim gibi bu içinde bulunduğumuz çağa göre yorumlanmalı.

 

Kemaller (İsperih) Bld. Başk. Adil Reşidov

 

Otuz yıldır çalıştığı belediyede yedi yıldır başkanlık yapan başkan Adil Reşidov bizleri çok büyük bir ilgi ve alakayla karşıladı. Reşidov çoğunlukla Türklerin yaşadıkları belediyelerinin Demir Baba Türbesi’ne en yakın ilçe merkezi olduğunu söylüyor. Şu anda Bulgarların Türklere bakışını sorduğumuz da ise, başkan; şu anda çok iyiyiz, bir sorunumuz yok, diyor. Kendilerine Bulgar belediyeleriyle karşılaştırıldığında herhangi bir ayrım yapılmadığını belirten başkan, Kemaller’in Deliorman’daki sayılı yerleşim birimlerinden birisi olduğunu, tarihini de çok eskilere gittiğini söylüyor. Sorularımızı yanıtlayan Başkan şu bilgileri bizimle paylaşıyor:

Bizler diğer Türk belediyelerle sıkı bir diyalog halindeyiz, burada bizlere yapılan bir baskı yok. Bizler şu anda gerçekten rahat bir vaziyetteyiz. Artık Bulgaristan Türk varlığını tanımakta, kabul etmektedir. Bizler Türk azınlığı olarak tanınıyoruz, dilimiz kendi ana dilimiz olarak kullandığımız dildir. Bizlere artık imkan tanınıyor; radyo, televizyon programlarda kendimizi anlatabiliyoruz. Bulgaristan Radyosu’nda günde hemen hemen üç saat Bulgaristan’daki Türkler yayın yapıyorlar. Televizyonlarda on beş dakikalık Türkçe haberler yayınlanıyor. Türk dergi ve gazetelerinin çıkmasında hiçbir sakınca bulunmuyor, burada tam bir serbestlik var. Kitapların sayısı da arttı.

Buradaki Alevi varlığı, kültür ve inanç dünyası ve türbelerle ilgili çalışmaları ve yayınları sorduğumuz da ise başkan şunları söylüyor:

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu konuyla çok kişiler ilgilendiler, Bulgar bilim adamları, Bulgaristan’da yaşayan Türkler bu konuyla ilgilendiler. Bu konuda birkaç kitap yayınlandı. Demir Baba’yla ilgili, Alevi ocakların menşei ile ilgili yayınlar oldu. Türkiye’den de bazı bilim adamları buralarda araştırmalar yaptılar. Ama ne kadar yapılsa tabii ki azdır.

AB. Destekli bir projeyle bölgede çok büyük bir arkeolojik çalışma yapıldığını, hatta Demir Baba Türbesi’nde bir onarıma bile izin verilmediğini, bu çalışmanın çok geniş bir alana yayıldığını izlediğimizi söyleyip, bunun boyutlarını sorduğumuz da ise başkan yine şu bilgileri veriyor:

Bizler bir proje hazırlayıp AB. Başvurduk. Burası Ortaçağ’dan beri çok tarihi bir alanmış, burada çok başka uygarlıklar yaşamış. Bunun araştırılması bizim belediyenin imkanlarını zorluyordu. O yüzden bu projeyi yaptık. Projeyi kazandık. Projeler için uzman heyetler oluştu ve AB. Bize yardımda bulundu. Burada çok önemli tarihi eserler, heykeller, toprak altında şehirler çıktı. Bunları katalog olarak bastırdık. Çok geniş bir alanda çalışmalar devam ediyor. Bizler Demir Baba’da da yeni binaların yapılmasını düşündük ama orasının tarihi bir yer olması nedeniyle bir bina yapımına izin verilmiyor. Bu konuda Veysel Bayram ve arkadaşlarının Razgrat’taki Cem Derneği’nin de bir takım çalışmaları var.

Nevruzun buradaki önemini sorduğumuz da ise başkan bunu kendilerinin ilkbahar ve ilkbaharın başlangıcı olarak bildiklerini, Türkiye’deki gibi bir anlamın yeni yeni burada oluştuğunu söyledi. Başkan, nevruz Türklerin ilkbahar bayramıdır, diyor. Nevruzla ilgili başkan şunları da aktarıyor: Eskiden beri bu büyük bir sevinçle karşılanan, beklenen bir gündür. Bu bizim için şenlikli bir gündür. Sofralar kurulur, insanlar bir araya gelir bu günü kutlarlar. Bizlerde eskiden beri kıra çıkılır, gençler başta olmak üzere salıngaçlar kurulur, şarkılar söylenir, bol yenilir, içilir.

Bizlerde birliklerde, bayramlarda, özel günlerde benzer yemekler yapılır. Bizim 16/17 çeşit yemeğimiz olur. Nevruzda da bu yemekler yapılır.

Bizler Türkiye’den TRT.’nin yaptığı yayınları izliyoruz. Türk Dünyası’ndaki nevruzu öğreniyoruz. Orta Asya’da, Kafkasya’da, Azerbeycan’da bunun kutlanıldığını öğreniyoruz.

Belediye Başkanı Adil Reşidov’a Prof. Dr. Cemal Kafadar buralardaki çoğu eserin Sofya’ya gittiğini bildikleri halde, hali hazırda halkın elinde eski yazma eserler, kitaplar vs. olup olmadığını sorduğunda ise olumsuz yanıt alıyor. Başkan burada hemen hiçbir şeyin kalmadığını, çoğunun yok edildiğini söylüyor. Reşidov bu bölgeden yedi uygarlığın geçtiğinin söylendiğini açıklıyor.

 

Demir Baba

Daha önce Bulgaristan’ı dört kez ziyaret etmeme rağmen Demir Baba’yı onlarca kez gezdim desem yanlış olmayacak. Her gelişimde bu tekkeyi ziyaret etmek benim için bir zorunluluk oluyordu.

Bu sefer Demir Baba’yı konuyla ilgili iki uzman bilim insanıyla gezmek ayrıca bir şans benim için.

Cemal – Gülru Kafadar hocalar buradan çok etkileniyorlar. Böylesine derin bir vadinin dibinde ve tekke tarzına çok uygun olmakla birlikte yine de bunun çok güzel bir örneğini oluşturan bu yapının gerçekten kendilerini şaşırttığını söyleyen Kafadar çifti, özellikle tekkenin dış bahçe duvarında olan sembollerin bolluğu ve farklılığı karşısında hayranlıklarını gizleyemiyorlar. Onların ifadesine göre bu kadar yoğun bir sembol bolluğunu çoğu tekkede, inanç mekanında bulmak çok zor. Çünkü sadece dış duvarlarda değil, tekkenin bizzat kendisinde de onlarca sembol var.

Ben guruptan ayrılarak daha önce önemli bir yerleşimin, büyük bir dergahın varlığı belli olan genişçe, düzlük ve biraz da yükseltisi fazla olan hemen tekkenin altında çalılarla kaplı alana gidiyorum. Burada tarihi bir mıh (büyük çivi) buluyorum. Tekkeyi daha iyi görme isteği beni bu alandan da uzaklaştırıyor. Ve tam da tekkenin karşısına denk düşen küçük bir akarsuyun üzerindeki küçük demir köprüyü geçip bir tepenin üzerinden daha geniş açıdan hem tekkeye, hem de zamanında dergahın olduğu alana bakıyorum, bol bol fotoğraf çekiyorum.

İnsan aynı alanda daha uzun süre kalıp, farklı açılardan bakınca yeni yeni gözlemlere, yorumlara ulaşıyor.

Demir Baba Tekkesi’nin bulunduğu bu alan gerçekten çevreden biraz da olsun soyutlanmış, dışarıda, kuytu bir yerde.

Belki de erenler burada yerleşmeyi buranın su kaynaklarının bolluğu, daha önce büyük bir ihtimalle burada bir medeniyetin izinin olması, tepeden daha küçük bir alanmış gibi görünse de, aslında yerleşime çok da uygun olan böylesine düz, kapalı bir alanın hem yaşamaya, hem ibadete, hem eğitime, hem de üretime çok elverişli olmasından dolayı burayı seçmiştir.

Birden farklı nedenle buraya gelindiği anlaşılıyor.

Yine kendine ait olduğu söylenen ayak izlerinin, atının ayak izlerinin olduğu bir başka tepeden de bakınca bu durum daha çok fark ediliyor.

Tekke yakınlarında eskiden dergahın bulunduğu alan hakkında bizlere bilgi veren Veysel Bayram, bizlere çürümüş bazı tahtaları gösterirken özellikle bunların daha önceden işlenmiş, şekilli parçalar olduğunu fark ediyoruz. Bu direkler, direklerden arta kalanlar Demir Baba Dergahı’nın meydanevi’nin kalıntılarıymış.

Yine bu alanda taştan temelleri görüyoruz.

Veysel Bayram bizi bu sefer daha uzak bir alana götürüyor. Burada ise iki tarihi mezar taşını gösteriyor. Burası çok uzun yıllardır kullanılmadığı için çeşitli bodur ağaçların kök budak saldıkları, muhtemelen dergahın farklı bir köşesini oluşturuyor. Bu arada keçilerini otlatan çobanlara rastlıyoruz.

Veysel Bayram’ın verdiği bilgilere göreyse bir su yatağı olan bölgenin, yerleşime çok da elverişsiz olmadığı yakınlarında çeşitli yerleşimler bulunmasından anlaşılıyormuş.

Zaten Demir Baba Tekkesi’ne yakın bir alanda tarihi bir kazı çalışması halen sürüyor. Traklar denilen buradaki en eski halk topluluğundan kaldığı söylenen çok nadide eserler toprak altından çıkarılmaya başlandı.

Daha sonra ise yine Demir Baba’nın ayak izinin olduğu söylenen yeri, Kırklar Mezarlığı’nı ziyaret ediyoruz.

Buradaki gezimiz üç-dört saat sürüyor.

 

Demir Baba ve Tekkeyle İlgili Söyleşiler

 

Prof. Dr. Cemal Kafadar sorularıma yanıtlar verirken burasının gerçekten bilinçli ve çok iyi seçilmiş bir yerleşim alanı olduğunu da söylüyor. Burada hem tarım köylülüğü, hem orman köylülüğü yapılabilir, burası aslında bir buluşma yeri, bir uğrak yeri gibi geldi bana diyen Kafadar, böyle bir mekan nefes kesen bir mekandır, benzetmesi yapıyor ve sözlerine şöyle devam ediyor:

Burası bir derviş yerleşimine çok uygun bir alan. Sarp kayaların, pınarların birleştiği bir yer. Onların dibinde çeşitli doğal güçlerle iç içe, dervişliğin de gerektirdiği hayat tarzına da çok uygun gibi geliyor bana. Onun dışında köylerle ilişkileri çok birebir olmayabilir ama yine ilişkisi olduğu anlaşılıyor. Burayı gezerken Blegay geldi hemen aklıma. Belgay Mostar’ın on km. kadar dışında yine böyle sarp kayaların dibinde kurulmuş, hemen kenarında gürül gürül sular çağlayan bir mekan. Sarı Saltuk ile özdeşleştiriliyor zaman zaman. Tam kuruluş tarihi belli değil, araştırmalar kesinleşmiş değil. Bektaşiler içinde uzun yıllar hizmet verdiği belli. Bosna’da savaştan sonra özellikle, darmadağın olmuş. Bektaşiler’le teması kopmuş bir yer. Burayı oraya benzettim.

 

Tekkenin dış duvarlarında ve avludaki duvarın üzerindeki bloklarda çok çeşitli imgeler, simgeler, semboller var. Bunlar hakkında neler söylenebilir? Bunu iyi araştırmak gerekir. Birçoğu motif olarak tanısak ta simge olarak şu anda çıkardığımızı söyleyemeyiz. Simge yoğunluğu çok fazla. Gülru’yla ikimiz simge yoğunluğunun bu kadar yoğun olduğu bir yeri hatırlayamadık. Kubbe ile konik damın yan yana olması da çok yaygın şey değil. (Demir Baba Tekkesi’ni) Veysel Bey’e (Bayram) sordum genelde burada konik dam çok yaygın değilmiş. Bu daha çok Orta ve Doğu Anadolu’yu çağrıştıran bir türbe özelliği arz ediyor. Çok ilginç bir yer burası gerçekten de. Tamamen kendine has bir karekteri var, diyebiliriz. Ama aynı zamanda Anadolu’yla bağlantısı güçlü, o da belli. Simgeler, motifler, kubbe vs.

 

Türbe’nin önünde ahşap ağırlıklı bir ev var mesela? Çok iyi söylediniz. Anadolu Türk evi dediğim ev tarzının orantılarına, malzeme kullanımına çok yakın bir tarz.

 

Yani burada Türk’e özgü mimarı tarzı belirgin, bunu rahatlıkla söyleyebiliriz? Bence diyebiliriz.

 

Dergah’ın meydanevinin bulunduğu söylenen alanda bir yükselti var. Belki de eski çağlara ait bir yerleşim birimi var bunun altında. Meydanevi ve tekke/dergah bu alanın üzerine kurulmuş belki de. Genel de bu kadar sarp bir yerde insanlar yerleşimi tercih ederler mi? Genelde edilmiyor.

 

Belki abartılı bir fikir ileri süreceğim ama acaba Alevilerden/Bektaşilerden, Demir Baba’dan önce de, burada gizli bir yaşam sürmüş belli bir inanca mensup, insanlar yaşamış olabilirler mi? Kendilerini soyutlamak için buraya gelmiş olabilirler mi, burayı bilinçli bir şekilde tercih etmiş olabilirler mi? İyi söylediniz. Korunma ve soyutlanma özellikleri de olabiliyor böyle mekanların. Sırtlardan size saldırı gelmesinin fazla ihtimali yok. Malum Pavliken diye bir inanç gurubunun buralarda yaşadığını biliyoruz. Bunu Ahmet Hezarfen söylüyordu. Pavlikenler gibi kovuruşturulumuş bir Hıristiyan heteredoks bir gurup var.

 

Demir Baba da belki o guruplar içine geldi. Belki onların mirasını devraldı. Dergahı buraya kurdu? Belki de. Bölgede kovuşturulan Hıristiyan gurupların varlığı biliniyor. Ama bu iki gurupla ilgili söyleyeceğimiz sadece bir yorum olabilir.

 

Tekke’deyken kendisiyle söyleşi yaptığım Prof. Dr., Mimar Gülru  Necipoğlu (Kafadar) şu bilgileri bize aktarıyor: Buradaki (Tekkenin yakınlarındaki mezarlıktaki bir mezar taşında “Merhum Ali Dede” yazıyor.) Burada çok yoğun sembollere rastladık. Lale motifi XVI. Y.Y.’dan sonra görülür. Burada birçok tekkede görülen “Mührü Süleyman” (Süleyman Mührü) dikkat çekiyor. (İç içe geçmiş üçgenlerden oluşan ve yıldız şeklindeki bu simgenin İsrail Devletinin sembolü olarak kabul edilen simgeyle benzer olması insanların kafasını karıştırıyor. Buna Yunanistan Kızıldeli Sultan Dergahı’nda da rast gelmiştik. Buradaki insanlar kendilerine bu yönde sorular sorulduğunu, buna yanıt veremediklerini söylemişler, Ahmet Hezarfen’den bunun açıklamasını da rica etmişlerdi. A. Aydın) Ayrıca selviyi de görüyoruz. “Şemse” denen ve yine türbelerde kullanılan simgelere rastlıyoruz. (Türbedeki taş bloklar üzerinde şekilli çıkıntılar. Burada da pencere üzerlerinde buna rastlıyoruz.) Ayrıca evreni sembolize eden “Helizonlar” da burada kullanılmış. Ayrıca Budizm’de sıkça karşılaştığımız “Çarka”lar burada da görülüyor. (Bu da yine taş bloklarda veya mermerlerdeki çıkıntı. Birbiriyle simetri oluşturan oyulmuş, boşluklarla birbirinden ayrılan elips şeklinde kabartma motifler.) Bir de dikkat ettiyseniz pencerenin üstünde ve türbe içindeki panonun üzerinde iki adet Zülfikar kılıç kabartması var. (Bu tip bir Zülfikar kılıç kabartmasına yine Otman Baba Türbesi’nin dış avlu duvarında bir taş üzerinde rastlamıştım. A. Aydın) Burada bir “niyaz penceresi” dikkati çekmektedir. (Basit taştan merdivenle çıkılan dışardan türbenin içinin niyaz edilmesini amaçlamayan küçük bir pencere.) Orijinal kayadan merdivenler yapılmış, bu da çok ilginç geldi bana doğrusu. Görüldüğü gibi türbe yedigendir. Otman Baba, Akyazılı Sultan, Kızıldeli Sultan yedigen özelliğinde türbelerdir.

Burada ahşabın da bol miktarda kullanıldığı anlaşılıyor. (Derviş evleri denen ve tekkenin hemen dışındaki avlu içinde çok eskiden kaldığı anlaşılan oldukça kalın, büyük bir bütün olarak kullanılan ahşap aksamlardan oluşan bir bina da var.)

 

Mimari olarak ne tip bir özelliğe sahip buradaki yapılar? Bir kere tabii çevresi muazzam güzel bir yer. Burası tabiat harikası bir yer izlenimi uyandırdı bende.

Mimari olarak en önemli vurgulayıcı özelliği Türbe olması. Zaten genel anlamıyla Bektaşi Dergahları, Türbeleri haç ziyareti olarak da düşünülmüş aynı zamanda. O taş bina o amaçla sağlam yapılmış. Diğer yapılar yıkılmalarından da belli, daha basit, ev mimari tarzında yapılmışlar.

Burada sayı sembolizmi çok fazla. 4 kapı sembolü var, üçler, yediler, kırklar mezarlıkları var. Duvarlardaki resimlerde, türbede (Türbe yedigen) sayı sembolleriyle, diğer sembollerde çok karşılaşıyoruz. Ben Cemal’le (Kafadar) çok yerlere gittim ama bu türbedeki kadar zenginlik az yerde gördüm. Her köşede bir simge var. Çok dikkatle yapılmış, bilinçli olarak bazı unsurlar kullanmışlar, çok ilginç bir yapı.

 

Dış duvardaki simgeler için neler söylersiniz? Hepsinde bir şemse, yıldızlar var. Burada lale çok dikkat çekici, laleden çok var. Lale o kadar yaygın bir motif olarak kullanılmaz pek diğer türbelerde. Bu lale motifi XVI. Y.Y.’da çok yaygın kullanmış. Burada gördüğüm çok ilginç bir şeyse türbenin natürel, doğal kayalara yapılmış bir şekilde inşa edilmiş olmasıdır. Burada yerin coğrafyası ve mekanın kutsallığı vurgulanmak istenmiş. Sanki kayalardan fışkırmış, tabiat güçleriyle iç içe girmiş gibi. Su kaynağı da öyle. Kutsal su kaynağının tam da oradan dışarı çıkması da ilginç. (Türbe yakınlarında, avlu içinde cam gibi saydam berraklıkla sanki hiç devinimi olmayan bir su çıkmakta bu küçük su pınarı buraya hayat vermektedir.)

Sanki bir nevi kainatın merkezi gibi bir sembolik şeyler çağrıştırıyor. (Türbede de evren döngüsünü gösteren helezonlar var.)

 

Pencerelere ulaşmak için doğal kayalar üzerine oyma merdivenler yapılmış, çok ilginç doğrusu? Onlara “niyaz penceresi” deniyor. Pencereler burada simetrik değil. Türbe yedigen. Pencereler her yüzde, her duvarda farklı bir noktaya konmuş. Bu çok ilginç. Bunlar  aşağıda kolay erişilebileceklerden farklı. Kayının olduğu tırmanma noktasında iki önemli niyaz penceresi var. Binayı o kayalara göre tasarlamışlar. Bu da şunu uyandırıyor: Bu kaya daha önceden var olan kutsal bir ibadet mekanına bağlıydı da, onun üstüne kurulup mu yapıldı acaba? Bunu iyi araştırma gerek.

Kim bilir burası, bu büyük vadi neleri saklıyor? Burası bir yerleşim birimi miydi, burada hangi yapılar vardı? Bunları sormak ve araştırmak lazım.

 

Yani burada araştırılmak üzere önemli bir potansiyel var?  Evet var. Dediğim gibi çok güzel bir yer aynı zamanda.

 

Yunus Abdal (Yonkovo)

Razgrat’ta dönerken Araştırmacı – Eski Belge Uzmanı Ahmet Hezarfen’in köyü olan Yunus Abdal’a (Yonkovo)’ya uğruyoruz. Oldukça büyük olan köyde bulanan Yunus Abdal Türbesi’ni ziyaret ediyoruz. Türbenin bulunduğu alan gerçekten tarihi bir ören yeri. Buradaki mezarlardaki işlemeler ise ayrı bir öyküyü dillendiriyor. Bizim de dikkatimizi çekse de, Prof. Dr. Gülru Kafadar’ın çok önemli bulduğu bazı mezar taşlarını daha dikkatlice inceliyoruz.

Buna göre yan yana olan  dört beş mezar taşı özellikle dikkat çekici. “Kız Mezarları” denilen bu mezarların mezar taşlarında çeşitli işlemeler dikkat çekiyor. Özellikle örgülü saçlarıyla taşı ustaca işleyen ustaların kadın olarak canlandırdıkları mezarlıkların tarihi öneme sahip olduğunu söyleyen Gülru Kafadar, bu tip mezar taşlarına İstanbul’da da rastladıklarını ama dört, beş mezarın yan yana bulunmasının ilginç olduğunu söylüyor. Kafadar ayrıca şu bilgileri de veriyor: Bu tip saç örgülü ve tokaya benzer bazı şeylerin betimlendiği mezar taşları XVI. Y.Y.’da yaygın olarak İstanbul’da görülen şeyler. Bu XVII. Y.Y.’la kadar devam etmiş. Ama burada daha geç dönemlere kadar devam etmiş, bir mezar yapma geleneği olabilir.

 

Razgrat, Nevruz Etkinliği

Aynı gün Bulgaristan’da ilk kez milletvekillerinin, Razgrat Valisi’nin, belediye başkanlarının, özellikle kent merkezinde yaşayan gençlerin katıldıkları Nevruz Etkinliği yapıldı.

Çok başarılı bir şekilde organize edilen etkinlikte Hz. Ali’nin ve CEM Vakfı logolu yazıların olması gurur vericiydi. Konuşmacı olarak bizlere mikrofonu uzatınca dostlarla dostça muhabbet etmekten başka ne yapabilirdim ki? Bu aslında tarihe kayıt olarak düşecek bir olaydı. Büyük bir başarıydı.

Bulgaristan Alevi/Bektaşilerince yaygın olarak kutlanan Nevruz’un buradaki anlamı inanç bazında biraz daha değişiktir. Nevruz yeni bir döngünün, bahar döngüsünün adı olmakla birlikte, ibadette bir tarihi olayı simgeler. Buna göre artık bahar geldiği için, insanlar işlerine güçlerine çıkacakları için toplu olarak yaptıkları ibadetlere ara veriyorlardı. Nevruz’la birlikte, bugüne ait özel ritüellerin uygulandığı bu son önemli cemle birlikte, canlar serbest oluyorlardı, toplu ibadetlerinde.

Kırk yumurtanın pişirildiği, cebrail kurbanı denilen, tavuk, horoz v.d. iki ayaklı hayvanların kesildiği, yendiği bu önemli günle birlikte artık doğayla mücadelenin, haşır-neşir olunmasının da başladığı ilan edilmiş oluyordu. Ama tabii bu artık kasım ayına kadar “Kasım Kurbanı – Harman Tavuğu”na kadar ibadet olmayacağı anlamına gelmiyordu. İnsanlar babanın /  dedenin evine diledikleri zaman toplanıp ibadetlerini yapabilirler. Hatta istisnasız her Perşembe akşamı istisnasız tüm dede ve babaların dualarla çerağlarını yakmaları devam edecektir. Ama toplu olarak ibadet yapma zorunluluğu bu mevsim içinde olmuyordu.

 

22 Mart 2005 Salı

Adaköy (Ostrovo), Voden Milli Parkı, Hüseyin Baba Türbesi

Uzun yıllar Kominizm rejiminin uzantısı olarak bir yasak anlayışıyla halka kapalı olan Voden Milli Parkı’nı ziyaret ettik.

Bu ziyaretteki amacımız, bölgenin en varlıklı ama en inançlı insanlarından da birisi olan Süleyman Selman Dede’nin 70 bin Euro (Avro) harcayarak tümüyle harabe haldeyken aslına uygun bir şekilde yeniden inşa etmesine öncü olduğu Hüseyin Baba Türbesi ve Meydanevi’nin son halini görmek ve Süleyman Dede’yle görüşmekti.

Buna göre mayıs/haziran aylarında açılışını yapmak istedikleri ve bizleri de aralarında görmekten gurur duyacaklarını söyledikleri bir etkinlik hakkında konuşmaktı.

 

Hüseyin Baba Tekkesi

Söylencelerde ve bazı belgelerde Demir Baba’nın kardeşi olarak geçen ve Deliorman Alevi/Bektaşi toplumu ve inanç dünyası için çok önemli olan Hüseyin Baba’nın türbesi, dergahı aslında şu anda bile önemi yeteri kadar anlaşılamamış bir inanç merkeziydi. Bu sonuca gerek tarihi kayıtlardaki (Ahmet Hezarfen’in kaleme aldıkları başta olmak üzere), gerekse yöredeki araştırmalarımda halkla yaptığımız söyleşilerle ulaşabiliyoruz. Aynı zamanda yörenin en çok tanınan inanç ve toplum önderlerinden birisi olan Süleyman Selman Dede’nin de verdiği çok önemli bilgilerle kendisini bile çok canlı bir şekilde hatırladığı gibi eskiden burada, milli parktan önce kurbanların kesilip, cemlerin yapıldığı çok canlı bir inanç hayatı varmış. Tüm civar köylerden insanların ziyaret ettikleri türbe çok canlı bir inanç ve kültür yapısına sahipmiş.

 

Süleyman Selman Dede

Süleyman Selman Dede konuklarını her zaman ki gibi büyük bir sevecenlik ve önemle karşılıyor. Yine her zaman olduğu gibi misafirleri yedirip/içirmeden bir yere bırakmadığından bizleri güzel bir sofra da kuruyor, yola gönül vermiş sevgili eşiyle birlikte.

Sonra hep birlikte Süleyman Selman’ın çiftlik arazisine gidiyoruz. Buradaki yazıhanesinde ise Süleyman Dede’nin çok küçük yaşlarda çekilmiş bir fotoğrafı ile bir tarihi kilim önünde çekilmiş bir gençlik fotoğrafını görüyoruz.

Hüseyin Baba Türbesi’ni onarmak için yapılan kazılarda türbede bulunan bir mezar taşı başlığını Kafadar çiftine gösteren Süleyman Dede, bu başlığın Hüseyin Baba’nın mezar taşı olduğuna inanıyor. Bilim adamlarının görüşünü soruyor. Onlar da bunun incelenmesi gerektiğini belirtiyorlar.

Sonra hep birlikte türbeyi ziyaret ediyoruz.

 

Türbe

Arka arkaya, belli bir alana yapılan ziyaretlerde insanın nelerle karşılaşabileceğini ben Hüseyin Baba Türbesi’ni görünce anlıyorum. Çünkü üç kez farklı tarihlerde yaptığım gezilerde gördüğüm manzaralar çok ilginçti. İlkinde oldukça harap halde bir türbe varken, bir sonrakinde ise hemen tümüyle yıkılmak üzere olan bir türbeyle karşılaşmıştım. Şimdi ise artık yerle yeksan olmuş bir türbenin orada yatan ulu zatın torunlarının sahip çıkmasıyla nasıl yeniden ayağa kaldırıldığını ve yeniden inşa edilmiş halini görmek (tam bitmemiş olsa da) nasip oldu bana. İçinde yaban domuzlarının cirit attığı türbe ve meydan evi yıkılmış ve yeniden yapılmıştı. Bu aslında çok tarihi bir olaydı, birçok yönden. Bulgaristan’da hele de şimdi bile milli park olarak giriş/çıkışın bile yasak olduğu bir alanda bu tamiratı yapmak çok büyük bir gelişmeydi. Çeşitli nedenlerle yok olan/edilen bir Türk inanç ve kültür merkezinin yeniden yapımına izin verilmesi de çok önemliydi. Aleviler/Bektaşiler açısından da, Deliorman ve Bulgaristan için tarihi bir adımdı bu yapılanlar. O nedenle tümüyle kendi imkanlarıyla bu çalışmayı yapan Süleyman Dede’yi kutlamamak elde değildi.

Önemli maliyeti yanında çok büyük bir manevi değeri olan bu onarım yapım işinde onlarca işçiyi çalışır buluyoruz, tekkenin yanında. Aslına uygun bir şekilde ahşap ağırlıklı olarak yeniden inşa edilen Hüseyin Baba Tekkesi ve Meydanevi yine çevresinden daha yüksek olduğu hemen görülen düz bir alan üzerine kurulmuş. Şu anda tekkenin yanını ağaçlar kaplamış (ki zaten ormanlık bir alan içinde park) olsa da bunların son otuz, kırk yıl içinde büyüdüğü söyleniyor.

Blok taşlarla yapılmış merdivenlerden türbeye çıkıyoruz. Oval bir şekilde inşa edilmiş olan türbenin çatısı da ahşap üsten basık konik şeklinde.  Ahşap iki kanatlı ve kanatların üzerinde sağ ve sol yanda iki dikdörtgen çıkıntının da bulunduğu bir giriş kısmından türbeye giriliyor.

İçerde ise yatırın mezar kapakları bulunuyor. Tavan yine aslına uygun bir şekilde ahşaptan yapılmış. Türbenin büyük pencereleri var. Pencerelerdeki korunaklar ise türbelerde, camilerde rastladığım şekilde. Ama burada şahsen benim de, bakan diğer insanların da bakınca yanıldıkları bir yapım tekniğiyle karşılaşıyoruz: buna göre elle tutulmayınca hemen hiç anlaşılmayan bir şekilde bu korunaklar zannedildiği gibi demir değil (genelde olduğu gibi) de, yine ahşaptan yapılmış.

Girişin tam karşısında ise bir pencere var. Ayrıca normalde yerleri pencerenin yanı olduğu anlaşılan, oradan kopmuş iki küçük kanat kapı şeklindeki parçaların ne olduğu hakkında görüş alış/verişinde bulunuluyor. Ama bir sonuca ulaşılamıyor. Belki türbenin başında okunan Kuran veya kitaplar için, yakılan mumlar için yapılmış bir bölümün kapıları bunlar.

Türbede Süleyman Selman Dede ve Veysal Bayram tekkeye ve Hüseyin Baba’ya saygısızlık yapan bazı insanların başına gelen felaketlerden bahsediyorlar.

Çevreyi Kafadar çiftiyle geziyoruz. Onlardan bilgiler alıyorum.

Prof. Dr. Cemal Kafadar: Dikkatimi çeken pencereler dışarı açılıyor, köşk gibi. Osmanlı’da da ahşap var. Türkler ahşap yapıyı kullanıyorlar. Burası bir höyük, tümülüs üzerine kurulmuş olabilir. Tekke bunun üzerine inşa edilmiş olabilir, diyor.

Prof. Dr. Gülru  Necipoğlu (Kafadar) ise şunları söylüyor: Burası bir köşk mimarisini andıran bir yapı. Demir Baba Tekkesi tipinde bir yapı. Kesme taş ve kurşun kullanılmamış. Ev ve köşk tarzı bir yapı olduğu için aslında devamlı yenilenebilme özellikleri de var bu tip binaların. Burası Kızıldeli Sultan gibi diğerlerine nazaran daha mütevazı bir yapı. Aynı zamanda doğayla çok uyumlu bir yapı özelliği de gösteriyor. Köşk ve konaklarda ahşap kubbe olabiliyor, ki burada da var. Pencerelerdeki ahşap korunak çok ilginç. Dikkatimi çeken binada hiç kemerin olmaması. Bu bina bence yeni binaya benziyor.

Buradaki ziyaretimiz tamamladıktan sonra yine çok önemli tarihi bir inanç ve kültür merkezi olan Varna yakınlarındaki Batova’daki Akyazılı Sultan Külliyesi’nden geriye kalan tekke’yi ve diğer büyük yapıyı görmek üzere hareket ediyoruz.

 

Varna, Batova, Akyazılı Sultan Tekkesi

Emsalleri içindeki en büyük yapılardan birisi olan Akyazılı Sultan Külliyesi’nden artık geriye sadece iki yapı kalmış. Bunlardan birisi Akyazılı Sultan’ın meftun olduğu Akyazılı Türbesi, diğeri ise önemli bir kısmı yıkılmış büyük ocağın ve büyüklüğüyle meşhur ocak bacasının da bulunduğu ana yapıdan kalanlardan oluşan bina.

Buradaki bacanın çok yüksek olmasının bir nedeni de bir işaret imi gibi çok uzakta bulunanlara burayı haber vermesiymiş. Gerçekten de bir minare kadar uzun olan baca o kadar sağlam kalmış ki, ana yapının en sağlam kalan tek birimi de burası zaten.

Gerçekten dergahın ana yapısından geriye çok sağlam yapıldıkları için olsa gerek ki, duvarlar hemen hemen sapasağlam kalmış. Daha önce iki kez gezmeme rağmen yeni fark ettiğim bir olguyu hocalarla paylaşıyorum. Pencerelerin (geniş ve büyük taş duvarlarla bir bütün olan)  iç çeperleri içinde duvarlara doğru, yatay boyutta, sistemli yapılmış içi boş alanları görüyorum. Daha sonra bunun tüm pencerelerde ve binanın tümünde çepeçevre olduğunun iyice farkına varıyoruz. Prof. Dr. Gülru Kafadar bunun, tüm binayı daha sağlam kılmak için yapılmış (genelde demirden yapılan), burada ahşap, kirişler olabileceğini söylüyor. Ahşap olduğu için de zamanla bunların yanmış olabileceği ve buralarında bundan dolayı uzun birer boşluk olarak geriye kaldığı hakkında bir fikir yürütüyor, Gülru Hanım.

Bir de türbede savaşlardan geriye kalan (Rus İşgali (?)) çok belirgin ve fazla kurşun izleri var.

Yine konunun uzmanları olarak iki önemli bilim adamının görüşleriyle yazımızı zenginleştirelim:

Prof. Dr. Cemal Kafadar; Bu baca bir minareyi çağrıştırıyor. Burasının uzaktan belli olması ve uzaktan görülmesi için büyük yapılmış olmalı. Ayrıca uzun bacayla bacadan çıkacak tütün daha uzaklara gider.

Prof. Dr. Gülru Kafadar; Burası bayağı yüce bir yapı. Haşmetli, büyük bir yapı. Ulu bir yapı.

Gerek türbe, gerek dergah, kapılar, pencereler buranın çok önemli bir mekan olduğunu gösteriyor. Klasik Osmanlı dönemini çok iyi yansıtıyor. Burada iyi mimarların da çalışmış olduğu anlaşılıyor.  Burası klasik türbe yapısıdır. Türbede sundurmalar sonradan yapılmış. Sıva eskiyince dökülüyor. Anadolu’da da olduğu gibi süslemeler sonradan yapılabiliyor. Böyle barok, rakko türü süslemeler XVIII..-XIX. Yüzyıl süslemelerinde de var. Bu sonradan yapılan süslemeler muhtemelen XIX. Yüzyıla aittir.

Yapı taştan, kubbesi tuğladan yapılmıştır. Pencerelerin dışında kapıda da mermer var. Pencerelerde demir var. (Veysel Bayram’ın verdiği bilgiye göre buraya yakın mermer kaynakları yok) Kapıda pembe/beyaz mermer var. Bu da buranın bayağı özenilerek yapıldığını gösteriyor. Ocak bölümünde de, türbede de görülen buraların özenle yapılmış, önem verilmiş yerler olduğunu gösteriyor. Burası çok ender rastlanan, çok büyük bir bina. Daha çok İran’daki büyük türbeleri hatırlatan bir bina. Bursa’da I. Mehmet’in Türbesi (Yeşil Türbe) büyük bir türbedir. O da Timur dönemi mimarisi özelliklerini gösteriyor. Burası büyüklük bakımından oraya benziyor.

 

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Akyazılı Sultan Dergahı

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde burayla ilgili çarpıcı bilgiler bulunmaktadır. Onun anlatımına göre burada bir büyük at kestanesi ağacı varmış. Bir yumurta büyüklüğünde at kestaneleri olurmuş. Hasta atlar bu kestanelerden yiyince iyileşirlermiş. Anlatılanlara göre bu at kestanesi ağaçlarının bulunduğu Akyazılı Sultan kırk yıl hizmet yürütmüş. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde “ulu bir ağacın altında Akyazılı’nın kurşun kubbeli bir türbede yattığı” söyleniyor. Emsalleri içinde en büyük boyutlu türbelerden birisi olan ve belki de en yüksek kubbeye sahip bir kubbenin üzerinde yükselen o ulu ağaç herhalde muazzam büyüklükte bir ağaçtı. Ama şu anda maalesef böyle bir büyük ağaç burada yok. Yine Seyahatname’den aktarırsak, çok uzaklardan gelen ziyaretçilerin miski amber kokuları arasında bir mekanla karşılaştıklarını söylüyor, olağanüstü güzel bir bahçenin varlığından bahsediliyor. Bu bahçedeki bülbüllerin nağmelerinin dinleyenleri coşku içinde bıraktıklarını söylüyor Evliya Çelebi.

Evliya Çelebi bu dergaha gelmeden önce sıtma hastalığına yakalanmış. Seyahatname’de Akyazılı Sultan’dan şifa istediğini, bir duayı da türbe duvarına kendi eliyle yazdığını (böyle bir gelenek yaygın olarak yaşıyormuş. Hatta günümüzde bile yaşıyor), sandukanın yanına yattığını, “sana sığındım ya aziz!, Allah birdir, tekdir ve tanıktır”, dediğini, bu haldeyken kendisine bir uykunun geldiğini, uyuya kaldığını, nice sonra uyanınca “kusurlu vücudunun tere batmış olduğunu, ama yeni bir hayata gelmiş gibi kendini güçlü hissettiğini”, Evliya Çelebi yine seyahatnamesine not etmiş. Ve sağlığına ve sıhhatine kavuşunca, bir hatim indirdiğini ve Akyazılı Sultan’a dualarla, Allah Rahmet eylesin! Dediğini yine önemli belirtiyor.

Yine Evliya Çelebi Seyahatname’den aktarmaya devam edelim, Dergahı daha iyi tanıyalım:

Muazzam büyüklükte bir binaya giriliyor. Bu büyük bina direksiz, desteksiz, dayanıksız nasıl ayakta duruyor, diye herkes hayret edermiş. Büyük ocakta yanan ateşle insanlar aydınlanıyormuş. Kapıdan ocağa varınca yüz ayakmış. Baştanbaşa ham mermerle döşeli bir büyük meydan varmış ortada. Ortasında bir şadırvan çağlıyormuş. Ortada çerağdanlar varmış. Burası hayran kalınacak büyük bir mekanmış. Tavanı, tavanı ahşapmış. Meydanın çevresindeki pencerelerden çevredeki bahçeler görülürmüş. Pencerelerin aralarında kat kat derviş odaları varmış. Meydanın her yanında, odalarda yeni kurban postlarıyla döşeli bölümler varmış. Buralarda her postta bir görüş sahibi, bilge bir aşık oturup, her biri bir işle, bir araştırmayla uğraşırmış. Bu dergahta bir iş bilmeyen bir derviş bulunmuyormuş. “Nicesi karacalı kökünden parça doğrarmış, saplı kaşık, keşkül vs. yapar”mış. Dervişlerin, daha doğrusu dergahın kapısı her zaman, herkese açıkmış. Akyazılı gününden beri bu hep böyle olmuş.

Seyahatname’ye göre Akyazılı Dergahı’nın adaklardan ve vakıflardan dolayı geliri pek çokmuş. Değirmenleri, baltalık koruları, koyun, sığır, hergele sürüleri çokmuş. Öyle ki kışın korulardan kestikleri odunları iki araba dolusu yükü kapıya yığıp içerisini hamam gibi ısıtırlarmış. Kapıları araba girecek kadar geniş olup, kışın kapı içlerinde perdeler asılıymış.

Türbenin bir kenarında gelip/geçen yolcuların hatıralarını dile getirip yazılar varmış ki ancak birkaç yılda okunup bitirilebilirmiş.

Evliya Çelebi Dergahla ilgili şunları aktarıyor: Dergahta yüz kadar derviş var. Hepsi de işlerinde ehil. Her biri bir işle uğraşır. Kimi kayyım, kimi meydancı, kimi türbedar, kimi çavuş, kimi ferrasbaz, kimi misafirhanecidir. Bu tekkeden başka bir misafirhane daha vardır. Gece 200 misafir ağırlayabilir. Misafirler üç gün oturabilirler. Ama ondan daha sonra “sefa geldin imanım” diyerek pabuçları ters çevrilir. Her gelen misafire kahvaltı verilir. Bir güzel mutfağı vardır. Ne Anadolu’da, ne İran’da ben böyle bir tekke görmedim. Öyle büyük bir asitanesi var ki, meğer Irak’taki İmam Ali ve İmam Hüseyin’in ki gibi ola.

 

Varna

Akyazılı Türbesi’ndeki araştırmalarımızı, söyleşilerimizi tamamladıktan sonra belki de Bulgaristan’ın en güzel şehri olan Varna’ya doğru hareket ediyoruz.

Varna Bulgaristan’ın vitrini olan bir büyük tatil ve turizm kenti. Gerçekten tarihi binalarıyla, heykelleriyle, otel ve lokantalarıyla gezilip, görülecek enfes bir kent Varna. Bizler ancak geç saatlerde geldiğimiz, akşamüzeri ışıkları içinde kenti geziyoruz. Sahile iniyoruz. Daha sonra ise özel olarak aydınlatılmış geniş ana caddelerinde geziyoruz. Ve hep birlikte karar verdiğimiz gibi bir özel balık lokantasında gerçekten çok lezzetli balıkları tadıyoruz.

Geç vakitte olsa akşam Razgrat’a geri dönüyoruz.

Ekipteki arkadaşlar bir sonraki gün Türkiye’ye hareket ediyorlar. Ben birkaç gün daha kalıyorum.

 

23 Mart 2005 Çarşamba

Bugün yine önemli bir Türk yerleşim merkezi olarak bilinen ve gerçekten de güzel bir yer olan Dulovo’yı (Akkadınlar)’a gitmek benim için gerekli bir şey oluyor. Buradaki “Akkanlar-2002”Türk-Alevi, Kültür ve Hayır Cemiyeti’ni ziyaret ederek başkan Erol Salih Bey ve Sekreter Ali Bayram’la görüştüm. Belediyenin kendilerine sağladıkları bir imkandan faydalanarak eskiden bir tiyatro salonu olduğu anlaşılan bir sahneyi ve buna bağlı olarak bir salon ve odadan ibaret yazıhaneyi kendilerine merkez yapan soydaşların en büyük amacı Dulovo’da da bir cem ve kültür evi yapabilmek. Duvarlarda yöredeki babaların fotoğrafları asılı. Buraya çok yakın Çernik (Karalar) ise neredeyse Dulovo’yla birlikte anılan bir yerleşim birimi. Ha keza oradaki babaların da resimleri burada duvarları süslüyor. Erol Salih’le, özellikle Ali Bayram’la yörenin çeşitli sorunları üzerinde sohbet ediyoruz. Ayrıca onların en büyük dileğinin CEM Vakfı’na bağlı bir şube olarak bağımsız hizmet vermek istekleri bu sohbette de dile getiriliyor.

Ben aslında buradaki çalışmaları da takip eden birisi olarak daha önce de Dulovo’ya gelmek istememe rağmen çeşitli engeller nedeniyle buradaki canlarla buluşamamıştım. Böylece hasret gidermiş olduk. Daha sonra ise Veysel Bayram’ın da beni beklediği Zakir Hüseyin Bayram (1927) ve Hatice Bayram (65)’larla sohbet etmek üzere bürodan ayrılıyorum.

 

Hüseyin Bayram (Zakir / 1927)

Çevresinde yaşı ve bilgi birikimi nedeniyle saygı gördüğü anlaşılan Hüseyin Bayram’ın evine misafir oluyoruz. Kendisi oldukça hoş sohbet birisi olan Bayram, sorularımı yanıtlıyor. Tarihi sazıyla söylediği nefesleri kamerama kaydediyorum. 14 yaşında ceme dahil oldum, diyen Hüseyin Bayram, inanca ilgisinde dedesinin çok payı olduğunu belirterek şunları anlatıyor: Dedem bu camiada anılan, sevilen bir insandı, adı Salih’ti, yüz yaşında öldü. Onun döneminden Recep Baba vardı. O da beni seviyordu. Onun benim üzerimde etkisi oldu. Bizim sülalemizde saz çalma, nefes söyleme geleneği vardır. Dedemin akranları gelip ona sorular sorar, danışırlardı, o saz çalardı. Geçmişten günümüze cemlerde, sazda, sözde bir değişiklik olup olmadığını sorduğumuzda ise Hüseyin Bayram, beş on yıla kadar hiçbir değişiklik yoktu, Türkiye’ye gidip/geldikçe buralarda bazı değişiklikler oldu, diyor. Eskiden yazılı, basılı kitaplar bulunur muydu?, sorumuza karşında kendilerinde böyle eserler bulunmadığını, yalnızca yazılı şiirlerin olduğunu söylüyor.

Biz Babai’yiz diyen Hüseyin Bayram, kaynatam, eniştemden de çok şeyler aldım. Bizler kitap görmedik, büyüklerden bilgi aldık. Molla Ahmet vardı. Süceattin Veil’den el almış. Ondan biz feyz aldık. O koca babaymış, diye sözlerini sürdürüyor.

Sorduğum sorulara aldığım yanıtlardan şu bilgileri derliyorum:

1940 ve devamındaki yıllarda Recep Baba, İbrahim Baba, Sadık Baba, Ali Baba, Tahir Baba, Mustafa Baba’lar varmış. Babalık birisi göçünce (ölünce, Hakk’a yürüyünce) diğerine geçmiş. Zakirlerin piri İmam Cafer’dir. Saza çok meraklanmıştım, öyle başladım. Sazı dedem bana hediye etti. Ezberlemem kolay oluyordu. Recep Baba bilgiliydi. Nevruz: 21 Mart’ı biz nevruz biliriz. O gün Cebrail  kurbanı kesilir. (tavuk, horoz v.b. iki ayaklı, küçük kanatlı hayvanlar). Nefesler söyleriz, semahlar döneriz. Demi içeriz. Sabahta geçinmeye gideriz.

Ayrıca “Oğul Yaşı” denilen bir gelenek daha vardır. Bu doğum günü gibi bir şeydir. Buraya babalar, zakirler çağrılır. Dualar okunur, isim verilir. Bizler buraya misafir gibi davet ediliriz. Nefesler söyleriz. Bu özel günlerde söylenen bir de ad koymak nefesi vardır. O da bu zaman okunur.

Ayrıca cenazelere çağrılırız. Bir iki nefes söyleriz. Ölü nefesi okunur. Bunu sazsız söylüyoruz. “Bu dünyadan gider olduk / Kalanlara selam olsun / Bizim için hayır dua edenlere selam olsun / Ecel büker belimizi /  Hasta iken halimizi / Soranlara selam olsun… Yunus eydur… diye bir nefes söyleriz.

Bizlerde ayrıca ağır hastalar ölmeden önce tarikten geçirilirler. Babalar çağrılır “gel filanca çok hasta tarikten geçir” derler. Bunu yakınları da söyler, kendisi de söyler.

Ceme dahil olmak, bu yola kendi ruhunu teslim etmektir. Bizim inancımızda kin-kibir yoktur. Biz ceme giderken eşik duası okuruz. En çok Pir Sultan’dan, Genç Abdal’dan, Muhittin Abdal’dan, Hatayi’den nefesler okuruz. Cemlerimizde en çok Muhammed Ali, Otman Baba, Musa Baba, Demir Baba, Akyazılı Sultan erenleri isimleri geçer.

Akyazılı Sultan’a 1935/36’larda gitmiştim. Nefesler söyleyerek babalarla gitmiştik. Kurbanlar kestik. Kurban kesecek yerler vardı, kurbanları oralarda kestik. Orada kurbancı vardı, bizim geldiğimizi görüyor, bizim yanımıza geliyordu. Bellenmiş bir yer vardı. Bir Türk bekçi vardı. Tekkenin yakınlarında iki küçük bina vardı. Bizler 7/8 arabayla oraya gitmiştik.

 

Hatice Bayram (65)

Konuya ilgili olan Hatice Bayram’dan da bazı bilgiler alıyorum. Buna göre yine bölgedeki Alevi/Bektaşi köylerinden Söğütçük’te (Vodno)  şu anda dört baba varmış. Eşi Söğütçük’ten bir öğretmen olan Hatice Bayram da nefeslere, semahlara çok meraklı olduğu için bu konulara ilgi duymuş. Kendi doğumu Baltacı Yeniköy (Bradvari) olan Hatice Bayram, bir yıl önce Söğütçük’te vefat eden Aşık Veli Baba’nın hem babalık, hem de zakirlik yaptığını, Baltacı Yeniköy’deki 6 babayı çok iyi tanıdığını söylüyor. Hatırladıkları ise şunlar; Halim Çıtır Baba, Süleyman Kömürcü Baba, Tahir Yaşar Baba, Ali Rıza Baba, Merdan Hakkı Baba. Ayrıca Ali Baba, Niyazi Baba da var, diyen Hatice Bayram bir de Bektaşi babası olarak Mustafa Baba’yı sayıyor.

Söğütçük’deki babaları da şöyle sıralıyorlar: Hüseyin Akcaoğlu, Muharrem Karagöz, Salih Babalar.

Dulovo’da da Bektaşi olarak isimlendirdikleri iki baba da var: Bahattin Baba, Hayri Çakır Baba.

 

24 Mart Perşembe

Bugün Veysel Bayram’la birlikte bölgede hem Alevi (Babai / Pazarteli (Pazartesili) cemlerini pazarı pazartesiye bağlayan akşam ve  perşembeyi cumaya bağlayan gece yapanların) bulunduğu Mesim Mahalle Köyü ile, Bektaşi olarak bilinen (Çarşambalı, cemlerini salıyı çarşambaya bağlayan ve perşembeyi cumaya bağlayan gece yapanlar) Kazcılar (Bisertsi)’daki babalarla, halkla ikili görüşmelerde bulundum.

Aynı akşam Kazcılar’da Aliş Baba’nın ceminde akşam kılmasına (akşam duası) katılıp soydaşlarımızla, canlarımızla hasret giderdim.

 

Mesim Mahalle, Hüseyin Pehlivan Baba (64)

 

Köyün girişinde, babanın bulunduğu bir odada kendisiyle söyleşi yapıyoruz.

 

Buraya yakın Hacivatlar (Hacivaklar), Meşe Mahalle Köyleri varmış, şimdi gerçi artık bu köylerden eser kalmamış ama, sizler o köyleri hatırlıyor musunuz? Ben hatırlıyorum. Oralar Alevi köyleriydi. Hacivatlar köyünü hatırlayamıyorum, o benden önce dağılmış. Meşe Mahalle küçerek bir köydü. Bir adam vardı. Babamın akrabasıydı, o bize gelirdi. Ondan hatırlıyorum. Köy dağıldı, başka yerlere gittiler. Kazcılar’a, Mıdrova’ya ve diğer köylere gittiler. Sevar’a, Karamehmet’e dağıldılar onlar.

 

Güzün, “harman tavuğu”nu yaptınız, sonra “geçme mahalle” yapıldı, en son “kırklar”  (nevruz) yapıldı. 21 Mart nevruz da genel ibadetler yapıldı ve sona erdi. Bizler her Perşembe akşamı çerağ uyarırız. Bizler pazarteliyiz. Yakınlarda Nevzat Efendiler (Nevzat Demirtaş Dede) geldi. Bizlere misafir geldiler. Onlar misafir oldular.

 

Sizler onlara bağlı mısınız? Evet.

 

Sizin buradaki inanç yapısı nasıldır, babaların durumu nasıldır? Burada 13 baba vardır, hepsi de Babai’dir. Bizdeki baş baba Hüseyin Nebi Baba çok hasta. Pirimiz, baş baba olarak bizim üzerimizdedir. Onun sülalesinde baba yoktu. Benim dedem babaydı. Sonra beni baba oturttular.

Bizler zaten geçme mahallesi yaptık. Nevzat Efendiler geldiler. Yine Hüseyin Nebi Baba’nın evinde bir geçme mahallesi yapıldı. Bunu Nevzat Efendi yaptı. Hüseyin Nebi Baba, Koca Baba, Nevzat Efendi için, “onları koyalım mı?” diye bana sordu. Ben de, “sen ne diyorsun, onları nasıl koymayacağız”, dedim. Birileri Nevzat Efendileri koymasınlar, diye Hüseyin Nebi Baba’ya söz söylemişler. Çok dedikodular çıktı, onlar gelmiş para toplamışlar, diye. Yok böyle bir şey. Bizler sohbet ettik onlarla. Kim gelirse gelsin, bizler evimizi açarız. Sen de gel, seni de alırız. Ne olmuş yani? Biz muhabbet yaptık be canım. Mustafa Baba’yı vekil baba oturtmak istediler. Bu olmadı. Baş baba yaşlı, iş göremiyor ama o şimdi baş baba.

 

Allah geçinden versin, diyelim Hüseyin Nebi Baba vefat edince ne olacak? Bizler babalar bir araya geleceğiz, toplanıp bir baş baba seçeceğiz.

 

Bu durumda Nevzat Demirtaş Dede’ye danışır mısınız? Sorulması lazım.

 

Süceattin Veli Türbesi’ni ziyaret ediyor musunuz?Ben gidip-gelmedim.

 

Köyden oraya gidip-gelen baba var mı? Hiç yok.

 

Niyet var mı? İmkanlar kısa bizde. Gidemiyoruz, olanaklar olsa gideceğiz.

 

Köyün yakınlarında bir ziyaret yeri var mı? Yapısı olmayan, burayla Sevar arasında bir ziyaret vardı. Nişan vardı. Büyük taşlar da vardı. Onlar mezar mıydı bilemiyorum. Bir tuvalet vardı. Ama tam hatırlayamıyorum. Şimdi yerinde bir şey yok. Gezsem belki yine de yerini hatırlarım.

 

Mustafa Ali Mantır Baba (60)

 

Baba sorularımızı yanıtlıyor.

 

Baş Baba’nın, (Koca Baba) sizin üzerinizdeki etkisi ve yetkisi nedir? Biz ondan rızalık alırız. Biz senede üç kere baş babanın huzurunda tarikten geçeriz. Biz eşimizle baş babanın huzurunda tarikten geçeriz. Benim müsahibim Hüseyin Baba’dır. Biz bütün babalar birlikte baş babaya gidip hepimiz tarikten geçeriz.

 

Ne zamanlar toplanırsınız? İlk toplanmamız güz vaktindedir,  “harman tavuğu” dediğimiz zaman olur. Sonra aşurede, bir de sultan nevruzda toplaşıp, gideriz, toplanırız.

 

Üç sefer de, hepiniz aynı gün mü tarikten geçiyor sunuz?Evet. Aynı gün hepimiz tarikten geçeriz.

 

Yani sizleri baş baba görüyor?  Evet.

 

Siz canları (talipleri) ne vakit tarikten geçiriyorsunuz? Devrisi gün (ertesi gün)tarikten geçiriyoruz. Kendi yerimizde (burada / 50/60 kişinin sığabileceği bir küçük cemevinde) aynı gün hepsini geçiriyoruz.  Benim elli çift talibim var. Hepsini aynı akşam tarikten geçiriyorum.

 

Tarikten geçerken kurban kesiyor musunuz? Birer Cebrail kurbanı kesiyoruz. Biz ayrıca her pazartesi ve Cuma akşamı yine toplanıp cemimizi yapıyoruz.

 

Aşuredeki görülme, oruçtan önce mi olur, sonra mı olur? Oruca kadar geçeriz. “Geçme Mahallesi”. Tarikten geçme yaptıktan sonra yemek içmek olmuyor. On iki gün Hüseyin Orucu’nu tutarız. Oruçtan sonra da her çift bir Cebrail kurbanı keser.

 

Bu böyle devam ediyor. En son Nevruz “Kırklar Bayramı”ında nihayetleniyor? Kırklar Bayramı’ndan sonra tarikten geçilir. Cebrail Kurbanı kesilir.

 

Hüseyin Nebi Baba  ne zaman ve nasıl baş baba olmuştur? Doksan ikinci sene yine babalar toplanmıştık. Selman Ali Çelik Baş baba vefat etmişti. Bizler de kırk gün sonra toplanıp Hüseyin Nebi Baba’yı baş baba olarak seçtik.

 

Hüseyin Nebi Baba’yı hangi özelliklerinden dolayı, hangi nedenlerle baş baba seçtiniz?Genç babaydı. Yeteneği vardı. On seneden fazla oldu tabii. Yaşlandı, hastalandı, artık yapamaz oldu.

 

Anladığım kadarıyla siz ve diğer babalar hizmetlerin aksatmadan devam ettiriyorsunuz. Siz cemlerinizde Süca Baba’yı (Sultan Süceattin Veli) mı anıyorsunuz? Bizler öyle olmuş ki yerli babaları anıyoruz; Demir Baba’yı, Ali Baba’yı (Denizlerli Ali Baba’yı / veya diğer bir söyleyişle Denizlerli Hekim Ali Baba’yı) anıyoruz.  Nevzat Efendiler hakikati anlattılar. 1911’de, 1924’de gelmişler buralara onların babaları, dedeleri gelmiş. O zaman gelmişler onlara bağlıymışız bizler. Biz onlara bağlanmışız. Biz kendi aramızda konuştuk bundan sonra Sultan Süceattin Veli, diyeceğiz, onu anacağız. Hakkı Saygı’yla, Nevzat Efendi geldiler. Bizim 80 sene evvelden oraya bağlı olduğumuzu ispatladılar. Bizler de karar aldık, bizler de artık oraya bağlanacağız. Bize belge gösterdiler, ispatladılar. Onlar bize okuyun, dediler, size kalmış dediler. (Sultan Süceattin Veli’yi cemlerde anmak, ismini zikretmek manasında). “Hacı Bektaş Veli’nin suyu yüzü hürmetine Sultan Süceattin Veli’nin demine” diye okuyun, diye bize söylediler, Hakkı Saygı’lar.

 

Size en yakın bildiğiniz ve çağırdığınız diğer ulular, veliler kimlerdir?Ayrıca Otman Baba’yı, Akyazılı’yı çağırırız.

 

Sizler mesela Otman Baba’ya görülmek, sorulmak, nezir (niyaz) vermek gibi sebeplerden dolayı gider misiniz? Ben baba olduktan sonra üç sefer oraya gittim. Bu Koca baba dediğimiz baba, Mürşit Nebi Hüseyin, oradan icazet aldı.

 

Orada kimden icazet aldı? Alan Mahalle’de Talip Baba, diye bir babadan icazet aldı. Ayrıca orada Haskova’da Otman Baba’da, Hasan Baba bir de Zeynel Baba vardı.

 

Gittiğinizde Otman Baba’yı çok işler buldunuz mu?Çok işliyordu. Çok kalabalıklar vardı. İlk sefer fazla bir şey yoktu. İkinci, üçüncü gittiğimde kurban kesim yerleri ayrı, yatma yerleri ayrı ayrı yapılmıştı.

 

Babaların bilgileri nasıldı? Bilgili insanlar vardı, bilgisi olmayanlar da vardı.

 

Siz icazeti kimden aldınız? Ben icazeti Hüseyin Nebi Baba’dan aldım.

 

Sultan Süceattin Veli Dergahı/Ocağı Postnişini Nevzat Demirtaş Dede tarafından mühürlenmiş, imzalanmış bir “Babalık İcazetnamesi” aldığınızı görüyorum. Bunu imzalamışsınız. Sizin bundan böyle oraya bağlandığınızı anlıyoruz. Bu bağlılık oldu. Ama sanırım bugüne kadar böyle bir şey yoktu? Bu iş nasıl oldu? İçinizden mi geldi, başkalarından mı duydunuz, o insanlar size anlattılar mı, nasıl bir bağlılık oldu? Onlar belgeyle ispatladılar. Biz de oraya bağlandık. Biz CEM Vakfı’ndan geliyoruz, dediler. Sizin atalarınız bize bağlıydı, siz de bize bağlanın, dediler. Nevzat Efendi’ye biz güvendik. On üç baba aynı belgeyi imzaladık. Hepimiz Sultan Süceattin Veli Ocağı’na bağlandık. Bundan böyle Demir Baba’yı, Ali Baba’yı ansak da Süceattin Veli’yi de dilimizden düşürmeyeceğiz.

 

Artık nezirlerinizi, hakkullahlarınızı (buralarda niyaz) o dergaha mı vereceksiniz? Şimdiden sonra vereceğiz.

 

Daha önce Sultan Süceattin Veli Dergahı’nı ziyaret ettiniz mi? Gitmedim. Bundan sonra kısmet olursa, olur.

 

Başka türbelere gittiniz mi? Musa Baba’ya gittim.

 

Baş baba olan Hüseyin Nebi Baba’nın sağlık sorunları var. Bu hizmet yürütmesini engelliyor. Burada bir vekil babanın olması gerekmez mi? Sizce ne olması gerekir? Her kim olursa olsun, bir vekil olmalı. Bu daha iyi. Misafirleri ağırlar, hizmetleri alır.

 

Sizde uygulanan bir “Garip Payı”nı duydum. Nedir garip payı? Şimdi,  nevruzdan sonra ola ki bir misafir gelir, diye Nevruzdan yiyecek ayırırlar. İnsanlar toplanırlar bu “garip payı”nı misafire ikram ederler. Şimdi sizin geldiğiniz gibi, bu duruma tam uyuyor. (ben nevruzdan sonra ziyaret etmiştim burayı) Sultan Nevruz’dan iki üç gün sonraya bir misafir payı bırakılıyor. “Garip Payı” o günden kalma yemekler sunulur. Şimdiler de ise yeni yemekler yapılıyor. Bundan sonra Harman Tavuğu’na kadar (güze, sonbahara kadar) toplanma olmuyor.  Garip Payı’na diğer canlar geliyor. Semah dönülüp, muhabbet yapılıyor.  (Baba’nın eşi Üngülsüm (Ümmügülsüm) (62) kameralarıma bir nefes söylüyor)

 

(Bu gezinin masrafları kendi şahsi olanaklarımla ve Veysel Bayram’ın katkılarıyla karşılanmıştır. Ayhan Aydın)