Bulgaristan Araştırma Gezi Notları (III)

30 Nisan 2004, Cuma günü nihayet, kapısında tam 5 saat bekleyerek, vize başvurusunda bulunduğum İstanbul’daki Bulgaristan Başkonsolosluğu’ndan pasaportumu almıştım.

Cumartesi günü hareket etmek istediğimiz Bulgaristan gezisiyle ilgili Ankara’dan İstanbul’a hareket eden Veysel Bayram’la bir plan yapmak üzere, gezinin bir bölümüne katılacak olan Bochum Üniversitesi İnstitute for Oriental Studies’nden  yani şarkiyatçı Dr. Michail Kemper ve yine aynı üniversiten Armina Omelika ile öğlen üzeri buluşmak üzere randevulaşmıştık.

Onlar beni otellerinde bekliyorlardı.

Sonradan öğrendim ki Veysel Bayram aynı gün Bulgaristan’a hareket edecekmiş.

Bu sefer aniden programımızı değiştiriyoruz ve iki saat içinde her türlü hazırlığımızı tamamlayıp aniden yola koyuluyoruz.

Geçen sene Almanya’ya yaptığım gezide tanıştığım ve gerçekten de çok ciddi araştırmacıların mevcudiyetini gördüğüm Heilderberg ve Bochum Üniversitelerinden çok değerli akademisyenlerin varlığı beni sevindirdiği gibi onlarla bazı araştırmalarda işbirliği yapabileceği hissini de almıştım.

Nihayetinde Şarkiyat ve İslam Araştırmaları bölümünden Dr. Raoul Motika’nın da yardımıyla diyaloğumuz devam etti.

Bu sene içinde Türkiye’deki Muharrem ayı anma etkinliklerini izlemek üzere ülkemize gelen Dr. Raoul Motika ve Robert Langer’la birlikte onların değişim sürecindeki İslam ve Alevi inanç ve kültür anmalarını ve inanç pratiklerini, törenlerini araştıran bir proje için çalıştıklarını ve bu konuda da oldukça çaba harcadıklarına tanık oldum.

Bu çerçevede Dr. Michael Kemper’in de yine bu konularda araştırmalar yaptığını ve Bulgaristan’la ilgilendiğini duydum.

Benim en büyük aşklarımdan birisi de zaten Bulgaristan’dı.

Biz de CEM Vakfı olarak Bulgaristan’a çok önem veriyorduk.

Ve buraya bir gezi planlıyorduk. Böyle olunca hem İstanbul’u gezmek için Türkiye’ye gelen önemli bir araştırmacı olan Dr. Michael Kemper ile yine bu konularda araştırmalar yapan aslen Bosnalı, Armina Omelika ile tanışma ve konuşma şansı elde etmiş oldum.

Onlarla birlikte özellikle 6 Mayıs’ta yapılacak Hıdırellez etkinliklerini izlemenin yanında belli bir süre ortak araştırma yapmak için anlaştık.

Veysel Bayram’ın da konuya ilgisi ve zaten aynı alanlarda araştırmalar yapması, bizi buluşturdu.

İstanbul’da cemevi ziyareti, cem çekimi, söyleşiler de yapan ikiliyle birlikte birçok şeyi paylaştıktan sonra, karşılıklı işbirliği yapmayı planladık.

Veysel Bayram’la birlikte öğleden sonra hep birlikte Bulgaristan’a hareket ettik.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Razgrat’a vardığımızda saat  gece 12.00’yi geçmişti.

İşin ilginç yanı ise Veysel Bayram iki Bulgar ressam dostuyla ve Muharrem Bey’le birlikte Ankara’da T.C. Kültür Bakanlığı’nın organize ettiği bir Sanat etkinliğine katılmış on günün sonunda sabah saat 5.00’de Ankara’dan hareket etmişti.

Bulgaristan’a; Dereköy, Burgaz, Şumnu üzerinden ulaştık.

İstanbul’dan itibaren 550 km. yol kat ettik.

Veysel Bayram’la Ankara’daki sergilerine katılan Raşo Yordanov ve Todor Todorov çok sıcak kanlı insanlar.

Zaten Todor Todorov’u ben tanıyordum. Hatta kendisiyle bir de söyleşi yapmıştım.

Veysel Bayram’ın ifadesi göre tüm Ankara-İstanbul yolu, İstanbul şehir trafiği kadar onu yormamıştı. Biz yine de onun süratine, performasyonuna şaşarak bakıyorduk.

Her zamanki güler yüzüyle bizleri karşılayan Veysel Bey’in eşi Havva Hanım ve Veysel Bey’in kızı Filiz çiçek gibi gönlümüzde açıyordu.

 

Ayhan Aydın

 

1 Mayıs 2004, Cumartesi

Tüm dünyada kutlandığı söylenen İşçi Bayramı’nın buralarda artık ne bayramlığı kalmış, ne de adı.

Ben biraz bu duruma şaşırıyorum.

Çünkü uzun yıllar sosyalizmle yönetilen Bulgaristan’da da tüm benzerleri gibi işçi sınıfı adına nice nutuklar çekilmiş, nice canlar yanmış, haktan/özgürlükten yana bir dünya kurulması için nice uzun yıllar tüketilmişti.

Şimdi ise üçüncü kez ziyaret ettiğim ve gezi boyunca tam 14 gün sürekli işittiğim sefalet öyküleri gerçekten beni ürpertti.

Bulgaristan’da uygulanan nasıl bir sosyalizmdi ki, nasıl bir işçi sınıfı, nasıl hakça bir dağıtım ki, milyonlarca insanı açlığa ve sefalete sürüklenmişti?

Bazılarının cılız ifadelerine göre, komünizmden “demokrasi”ye geçilmesinin sancıları mıydı acaba yaşanan dram? Yoksa düpedüz komünizmin iflası ve çöküşü müydü? Halka bakılırsa eğitim vb. olumlu yanları yanında, bu komünizmin halka çektirdikleriydi. Şu anda Bulgaristan’da yüz binlerce insan işsiz, aç. Emekliler yüz milyon tutarında maaşlarıyla açlık sınırının altında yaşıyorlar. Gençler Türkiye’den bile çaresiz durumdalar. Bir de şimdi yönetimin adaletsizliğinin, komünizmin baskısıyla yarışır aymazlıkları halkı gerçekten canından bezdirmiş durumda. Örneğin Ca’ferler Köyü’nde söyleştiğimiz bir öğretmen işsiz kalmaktan korkuyordu. Yaygın olan bir uygulamaya göre eğer öğrenci adedi azalırsa, o yöredeki öğretmenler de işlerinden oluyorlar. Bulgar hükümeti sorgusuz, sualsiz 30 yıllık bir öğretmenin işine son verebildiği gibi, hiçbir tazminat ta ödemiyormuş.

Bunu inanamayarak, birçok kişiye sordum, maalesef bu bilgi gerçekmiş. Bu ne sakat bir yönetim anlayışı, bu ne adaletsiz bir yapı böyle? Emeklileri, gençleri, çalışanları, işçileri, çiftçileri dinledikçe gerçekten zaten bozuk olan ruh sağlığım iyece bozuldu, bu kardeş ülkenin topraklarında.

Yollar bozuk, fabrikalar çalışmıyor, gençler ülkeden kaçmaya bakıyorlar, emekliler dört duvar arasına hapsedilmiş, her tarafta ekonomik sıkıntı, büyük sosyal yaralar, umutsuzluklar vb. beni üzdükçe üzdü. AB.’ne 2007 yılının ocak ayında girecek olacak Bulgaristan’da halkın bu birlikten beklentileri çok. Özellikle gençlerde bir aşk ve heyecan var. Ama yaşlılar, ve orta yaşta olanlarda yine de bir kaygı var. Hep duydukları, televizyonlarda izledikleri, işittikleri Avrupa’ya gerçekten girecekler mi, Avrupa Birliği’ne dahil olabilecekler mi, gerçekten kendi ülkeleri de Avrupa memleketi olacak mıydı?

Ben açıkçası halkta o heyecanı da göremedim.

Çok kısa sürede de bu ülkenin temel alt yapı sorunlarının giderilip, eğitimde, işte, kırda, kentte fırsat eşitliği sağlanarak ülkedeki insanların, aynen ülkemizde olduğu gibi, çoktan hak ettikleri, refah seviyesine kolay kolay ulaşacaklarını sanmıyorum. Bir kere Bulgaristan’da doğru dürüst karayolu yok. Ülkenin hiçbir altyapısı tamamlanmamış. Kent merkezlerindeki binalarında, yani insanların yaşadıkları konutlarda bile çok ciddi eksiklikler var. Nerde doğal gaz, nerde radyotör?

Yolların çoğunda trafik lambaları bile yok. Tüm bunları niye söylüyorum? Bu ülkeyi o kadar seviyorum ki, benim için ikinci bir vatan burası. İnsanları, doğası, havası, suyu o kadar güzel, o kadar güzel ki, bence gidip gördüğüm Batı Avrupa ülkelerinden bile daha güzel bu ülke. Ama biraz da bu nedenle üzülüyorum. İşsizliğin olduğu, yollarının olmadığı, öğretmenlerin yarın işimi kaybettiğim gibi, tek bir güvencem olmadan sokağa atılırım, endişesiyle okullarına gittikleri bir yönetimi, anlayışı kabul edemiyorum.

Güzelim gençlerin geleceklerinin aydınlık olmasını istiyorum, aynen memleketimde olmasını istediğim gibi.

Yüzyıllar boyunca balı, yağı, kaymağı yiyip şişen Batı’nın yanında; Doğu’nun gelişmesini, biraz da diğer insanların bal, yağ, kaymak yemesini, modern yolları, binaları, iş yerleri olmasını, işsizliğin olmamasını, tüm gençlerin okumasını, geleceklerinden endişe etmemelerini istiyorum.

Ortadoğu’yu kendi çıkarları için işgal eden Emperyalist Batı’nın dünyada daha fazla kan dökmemesini, göz yaşı akıtmamasını, dünyanın merkezi olarak kendi yurtlarını görerek, tüm dünyayı kendilerinin kölesi gibi görmemelerini istiyorum.

İşte kendi ülkem, bir gün önce kutsal topraklarından, şerefli bayrağımın dalgalandığı cennet parçası toprağımdan geldiğim vatanım.

Ne farkı var Bulgaristan’dan? Aynı güzellik, aynı tarih, aynı insanlık. Ama ne acı ki aynı adaletsiz yönetim, aynı sıkıntı ve sorunlar.  Onlar kominizm zulmünü yaşadılar.  Ya biz? Bulu önder Atatürk’ün kurduğu çağdaş bir ülkeden sonra, tam aksi istikamette tüm dünyanın aksine bir büyük dinsel gerici bir zulmü mü yaşayacağız? AB.’ne girme safsataları ve kandırmacaları sonucunda acaba, ABD’nin de desteğiyle, birlerce yıllık Türk töresini ve bunca yıllık çağdaşlık kazanımlarını yerle bir edip, bir irticacı yönetime mi mahkum edileceğiz? Doğrusu tüm gezi boyunca tüm bunlar gece/gündüz kafamı kurcaladı durdu.

 

Demir Baba, Demir Baba Türbesi

Bulgaristan öyle güzel bir coğrafya üzerine kurulmuş ki!

Ancak görünce insanlar buranın muhteşemliğini anlayabilirler, biz ne kadar anlatsak bu güzellik karşısında bizim anlattıklarımız yetersiz kalır. Bir ülke düşünün ki her taraf ağaç ve yeşillik. Tüm kentlerin içinde, köylerin içinde, kasabaların içinde neredeyse bir koruluk kadar ağaçlık alan var.

Tüm yerleşim birimlerinde parklar var. Her evin bir bahçesi var. Tüm yolların kenarları sık ağaçlarla süslenmiş. Havası tertemiz. Kilometrelerce uzanan dümdüz ovalar. Yeşile batmış cennet güzelliğinde bir yer. Bu güzellik içinde ekip olarak bizler Deliorman’ın kalbindeki en büyük inanç ve ziyaret mekanı olan Demir Baba’ya doğru hareket ediyoruz.

Tüm Bulgaristan Türkler’inin ve Alevilerinin/Bektaşilerinin bildikleri ve sevgi ile saygı ile andıkları Demir Baba mücerret yani hiç evlenmemiş ve doğal olarak soyu devam etmemiş bir ulu şahsiyet.

İşte halkın gönlüne kazınmış, büyük sevgi ve saygıyla takdis edilen, adına kurbanlar kesilen, Türk’ü, Bulgar’ı, Hıristiyan’ı, Müslüman’ı ile gerçekten hiç aksatmadan her gün onlarca, hafta sonları ise binlerce kişinin ziyaret edip, kurbanlar kestikleri Demir Baba’nın huzurunda olmak beni bu sefer de yine duygulandırdı.

Derin bir vadinin içinde, kimilerinin de söylediği gibi “derin göl”ün içinde, her tarafı ağaçlarla kaplı bir yerde, şimdi hala hayattaymış gibi duran Demir Baba’nın hatırası çok mu çok canlı.

İnsanlar büyük bir tevazu içinde türbeyi ziyaret ediyorlar. İnsanlarla söyleşi yaptığımız zaman, çoğu, zamanında bu erenler çok çalışmışlar, tüm güzellikleri hak etmişler ve kazanmışlar, diyorlar.

Burada kerametlere, mucizelere inanmaktan ziyade yaşamın doğal yansıması gibi, her şeyi olağan görme ve yorumlama alışkanlığı var.

Onlara göre Demir Baba kutsal bir kişi olmasının ötesinde, öküzleriyle tarlasında sürekli çalışan, ekip, biçen, yiyip, içen, sıradan insanlar gibi tüm ihtiyaçlarını kendisi karşılayan, güçlü, kuvvetli bir er kişi.

Koca tarlaları süren, ekinini kendi ekip-biçen, uzun kış geceleri dervişleriyle muhabbet eden, sohbet eden bir zatı muhterem.

Yani Demir Baba bizden biri. İçimizden biri. Ulaşılmaz, türlü kerametleriyle zor işleri hemencecik halleden, mucize gösteren, ya da tekkede miskin miskin oturan, inancı kendi çıkarı için kullanan birisi asla değil. Evladım, çalışan kazanır, diyor nineler. Yani Deliorman’lı, Bulgaristan Türk’ü, Demir Baba’yı öküzleriyle, tarlasında çalışan, sohbet ehli, sade yaşayan, mucizeler göstermeyen, putperestlik kalıntılarıyla bezenmemiş, hurafelerle örülmemiş, mücerret bir hayat süren sıradan bir insan olarak, sade bir insan olarak, kedilerinden birisi olarak seviyorlar.

Demir Baba’da bu sefer hummalı bir çalışma var. Bulgaristan’daki Türk partisi, Hak ve Özgürlükler Hareketi’nin başkanı Ahmet Doğan’ın kişisel katkılarıyla belki de ilk kez  ciddi bir şekilde bir Alevi mabedine yardım elini uzatmış oluyor.

Daha doğrusu belki de Bulgaristan’ın yakın tarihinde ilk kez bir Alevi/Türk ziyaretine yatırım yapılıyor.

Yaşlılar ve çocuklar için gerçekten de zahmetli bir yol olan ve tarihi patikanın artık ihtiyaca yanıt vermediği Demir Baba’da, 270’den fazla merdiven yapılarak, bu muazzam vadiye tepeden rahat inilmesi için  yaplan bir büyük çalışma var.

Çevre düzenlemeleriyle, ışıklandırmasıyla önemli bir çaba harcanarak onlarca işçinin gece-gündüz çalışarak bitirmeye çalıştıkları bu faaliyet insanlarda da bir umut yaratmışa benziyor. Bizler de Türbe’de detaylı çekimler yapıyoruz. Her zaman olduğu gibi yüzlerce insan kurbanlarını kesip, lokmalarını dağıtıyorlar. Demir Baba Türbesi zamanın baskıları nedeniyle hayli yıpranmış durumda.

Birçok yerinde çatlaklar olan Türbe’nin kitabesi dökülmek üzere. Veysel Bayram’ın da ifade ettiği gibi alttan su alan Türbenin restore edilmesi artık bir zorunluluk olmuş durumda. Geniş topraklarında yüzlerce dervişin hizmet yaptığı söylenen, birçok değirmeninin yanında, meydaneviyle, kileriyle, sayısız mutfak, kuyu ve kuleleriyle tümüyle bir erenler ocağı olarak tarihte anılan bu kutsal inanç ve kültür merkezi bugün bu görümünden oldukça uzak. Tüm hizmet binaları yıkılan, göçen, talan edilen, yok edilen Demir Baba Külliyesi’nden, Dergahı’ndan günümüzde kala kala sadece Türbesi ayakta kalabilmiş.

Üçler, Yediler, Kırklar Mezarlığı’nda burada hizmet etmişlerin kabirlerinin bulunduğu Demir Baba Külliyesi’ndeki hemen tüm kutsal mezar taşları parçalanmış, kırılmış, yıkılmış, yok edilmiş durumda. Çok az sayıda mezar taşı ise içler acısı durumda.

Bir başka ziyaretimizde Veysel Bayram’la birlikte Kırklar Mezarlığı denilen ve Dergah’ta hizmet etmişlerin mezarlarının bulunduğu alanı geziyoruz. Ağaçların, çalılıkların sakladığı bu mezarlıkta on iki dilim terkli, taçlı mezar taşları buluyor ve belgeliyoruz. Ama bu taşların tümü parçalanmış durumda. Komünizm döneminde askerlerin tüm inanç mekanlarını yağmaladıkları gibi mezar taşlarını da kah kurşunlayarak, kah yıkarak parçaladıklarını çok büyük acılar içinde her gittiğimiz yerde duyuyoruz. Veysel Bayram en büyük hedeflerinden birisinin de, tüm vadiyi yeniden elden geçirerek, ne yapıp edip, Demir Baba’nın meydan evini yeniden yapmayı planladıklarını söylüyor.

 

Kubrat (Balpınar) İlçesi, Sırtalan Köyü

Gençlik Festivali

Orman kenarında bazı ulusların gençlerini buluşturmak amacıyla gerçekleştirilen Gençlik Festivali’ne, özellikle Türkler’in ilgisi çok yoğun. Dondurmacıların, pamuk helva satıcılarının çevreyi sardığı festivalde beni de çok duygulandıran anlar yaşanıyor. Türkçe türküleri, şarkıları dile getiren ve bize özgü halk danslarını ve oyunlarını sergileyen gençlerin başarısına hayran kalıyorum.  Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur, söylenirken gönlüm kabarıyor. Güzel bir festivali izlemenin keyfiyle  Cafer’ler Köyü’ne doğru hareket ediyoruz. Buradaki amacımız Ali Kedik Baba’yı ziyaret etmek.

Ayrıca ben geçtiğimiz sene vefat eden bölgenin sevilen dedelerinden Salih Fıçıcı’nın kızı ve damadını da ziyaret etmek istiyorum. Ali Kedik bizi çok sıcak karşılıyor. Bizler onunla hasret gideriyoruz. Kendisinin köyün baş babası olduğunu öğreniyoruz. Kendisini tebrik ediyoruz. Ali Kedik Baba da Türkiye’de Seyit Sultan Süceattin Veli Ocağı’ndan Nevzat Demirtaş’a bağlı olarak hizmet yürütüyor.

Ali Kedik Baba bize Nevzat Demirtaş’tan gelen icazetnameyi gösteriyor. Ali Kedik Baba’nın da katılımıyla Süleyman Solak’ın yanına uğruyoruz. Salih Fıçıcı’nın kızı bizi karşısında görünce çok seviniyor. İki saat boyunca söyleşi yapıp, dertleşiyoruz. Şimdi Süleyman Solak  ta Ali Kedik’in cemine dahil olmuş. Daha sonra tekrar Ali Kedik Baba’nın evine dönüyoruz, akşam lokmamızı orada yapıp, Razgrat’a hareket ediyoruz.

 

2 Mayıs 2004, Pazar

Bugün Michael  Kemper’in öksürüğü artıyor. Kendisini oldukça rahatsız hisseden Kemper ile Armina biraz dinlenmek istiyorlar. Bu arada üzücü bir olay da oluyor. Havva Bayram’ın bir akrabasının vefat ettiğini öğreniyoruz. Veysel Bayram ve Havva Hanım cenazeye gitmek için hareket ediyorlar. Ben de onlarla gidiyorum. Bu hangi köy, diyince Rahmanaşıklar, (Okorş) diyorlar. Ama ben yine de buranın Rahman Işıklar olduğunu tahmin ediyorum. Oldukça büyük olan bu köyde Sünni Türk soydaşlarımız  yaşıyorlar. Yaşlıca olmasına rağmen vefat eden amca için herkes göz yaşı döküyor, kadınlar ağıtlar yakıyorlar. Daha sonra cenaze namazından önce evin kapısının önüne çıkarılan meftanın yüzü açık bir şekilde erkeklerin ziyaretine açılıyor. Herkes sırasıyla meftanın yanına gelip onu, ellerinin içi havada onun yüzünde gezdirerek ziyaret ediyorlar. Tüm katılanlar bunu yaptıktan sonra herkes cenaze namazına duruyor, helalliğini veriyorlar. Bu arada kadınların ağlamaları, ağıtları devam ediyor. Daha sonra helva, şerbetle birlikte cenaze mezarlığa götürülüyor.

Yapımı devam eden merdivenlerle ilgili olmak üzere bizler tekrar Demir Baba’yı ziyaret ediyoruz.

 

Razgrat

Akşam hep birlikte kenti gezmek için bir seyahate çıkıyoruz. Oldukça güzel olan Razgrat ağaçlar içinde bir kent. Çarşıyı geçiyoruz, kentin en büyük parkına, oradan küçük bir hayvanat bahçesine, oradan büyük bir anıta gidiyoruz. Hayli dolanıp, sohbet ettikten sonra eve dönüyoruz.

 

Varna

3 Mayıs 2004, Pazartesi

Varna’ya45 km. uzaklıktaki Balçık İlçesi Batova Bölgesi’nde eski ismi Tekke Köy olan, Obroçişte’de Akyazılı Sultan Türbesi’ni ziyaret ediyoruz. Dört sene önce de Hakkı Saygı ve Ahmet Hezarfen’le burayı ziyaret etmiştik. Bu sefer ise ziyarete sevinemiyoruz.

Bir Alevi Türk mabedi olan Akyazılı Sultan, dört yıl içinde adım adım bir Hıristiyan mabedine çevrilmiş.

Kapısı değiştirilerek demir bir kapı takılan Türbe’nin her tarafında haç işaretleri var. Öyle ki büyük kapının iki yanında iki büyük haç var.

Büyükçe bir bölümüne Hz. İsa ve Hz. Meryem ikonalarının konulduğu, Hıristiyan simgelerinin yerleştirildiği türbe kan ağlıyor.

Türbe’yi, cep telefonuyla ulaşmamız sonucu bize açan Bulgar bir kadına bu hallerin ne demek olduğunu, bu işin nasıl yapılabildiğini vb. soruyorum, dolaylı cevaplarla beni yanıtlayan bakıcı kadın, gönlümüzü güya hoş edecek açıklamalar yapıyor.

Neyse ki çevrede bir Türk olup olmadığını sormamız üzerine, markette bir Türk’ün çalıştığını söylüyor.

Hemen o Türk hanımı buluyoruz. Sohbetimiz ilerleyince buralarını Huriye Rüstem (75) isimli bir teyzenin daha iyi bildiğini söyleyip, hemen o teyzeyi bulup bize getiriyorlar. Huriye Teyze’yle bir söyleşi yapıyoruz. Onun ifadesine göre burada eskiden çok Türk varken, şimdi çoğu buralardan göç etmişler. İstanbul’a, Bursa’ya, Varna’ya, Balçık’a, Dobriç’e çok Türk göç etmiş. Şimdi ise 7/8 hane Türk aile kalmış köyde. Bulgarlar’la ilgili olmak üzere, ne ben onlara giderim, ne de onlar bana gelirler, diyen Huriye Teyze eski günleri hatırlıyor. Türbe’nin eski hali, insanlar, gelenekler hakkında bizi aydınlatan Huriye Rüstem şu bilgileri aktarıyor: Evladım, buraya yakın ayrıca Kurt Baba Ziyaretimiz de vardır. Biz bu Akyazılı’yı çok ulu biliriz. Her zaman, hatta şimdi de çok insan gelip onu ziyaret ederler. Ama ben artık oraya gitmiyorum. Artık orası Türk ziyareti olmaktan çıktı. Kilise mi yapmışlar, ne. Ben niye oraya gideyim? Eskiden büyük kazanlar vardı. Onlarda kurbanlar kesilirdi. Mutlaka gelenler bizi bilirlerdi ve kurbana, lokmaya çağırırlardı.

Burada ibadet ederlerdi. Türbenin içinde yatanlar da olurdu. Hastalar gelir, iyi olmak amacıyla Türbe içinde yatarlardı.  Ama ayrıca ben de hatırlıyorum, bahçede kalınan evler de vardı.

Bir çok kerametleri olan bir zattır Akyazılı Sultan.  Buraya yakın Yerlikaya, derler bir yer vardır. Ama şimdi çoğu insan unuttu orayı. Orada, Akyazılı’nın ayaklarının, ellerinin izleri vardı. Bizler yağmurda bu izlere toplanan suları içerdik, şifa olsun, diye. Burada çok bilgili insanlar da vardı. Burada hocalık yapan, hastaları okuyan, Kur’an okuyan, kurbanları kesen bir insan da vardı. Kurbanlar kesildiği zaman mutlaka yoldan geçen insanlar da buraya davet edilir, onlara da kurban verilirdi.

Türbe içinde bir elin gireceği kadar boşluk olan vardı. İnsanlar buraya ellerini sokarlardı. İyi insanların, günahı olmayan insanların ellerine bir şey olmazdı. Ama günahı olan insanların ellerini bu duvar sıkardı. Ayrıca Akyazılı’da meşhur bir zincir vardı. Yine iyi niyetli insanlar zincire ellerini uzattıkları zaman zincir aşağıya inerdi. Yoksa inmezdi, tekrar yukarı çıkardı. Buraya domuzlarını otlatmaya getiren birisinin tüm domuzları ölmüş.

Köyümüzde bir Türk mezarlığı vardı. Şimdi belirsiz oldu. Şimdi Türk’ler cenazelerini sadece Türlerin gömülü olduğu köy yakınlarındaki bir mezarlığa götürmektedirler.

 

Kaliakra (Kaligra)

Aynı gün Bulgaristan’ın doğudaki en uç sınırına, yalçın kayalıkların üzerindeki Kaliakra Kalesi’ne ve ören yerine gidiyoruz. Burası benim görebildiğim kadarıyla Bulgaristan’daki en muazzam manzaralardan birisini barındırıyor. Öyle yalçın kayalar var ve büyük dalgalar bu kayalıkları dövüyor ki, bu dalgaların sesi insanı büyülüyor. Geniş yarlardan, uçan kuşlar ufuk çizgisine doğru yol alırken, insan uzun dakikalar hem denize, hem de kuşlara bakmaktan kendini alamıyor. Burası tarihe mal olmuş bir toprak parçası. Neredeyse 360 derece deniz gören bu emsali olmayan nokta, tam anlamıyla büyülü bir yer. Stratejik bir mevki olduğu için, burada bir de askeri alan var.

Tarihin bize emanet ettiği kale kalıntılarının içinden, küçük bir kovukta burada bulunan kimi eşyaların sergilendiği mini müzeyi de geziyoruz. Veysel Bayram, buradaki bayan görevliye Sarı Saltık’la ilgili şeyler soruyor. Onun ifadesine göre, daha önce bir başka kaynakta da gördüğümüz gibi, burada bir büyük bina varmış ama 1901’de olan büyük bir depremde bu binanın denize uçtuğunu söylüyor.

Evliya Çelebi’nin Seyhatnamesi’nde belirttiğine göre, burada yüz dervişin hizmet yürüttüğü bir büyük Sarı Saltuk Dergahı varmış.

Konunun en büyük uzmanı, Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın tüm kitapları gibi bu konudaki kaynak eser olan Sarı Saltık kitabında yazdığına göre ise şu anda buralarda ayakta kalan bir bina yokmuş. Maalesef bu bilgi doğru çıkıyor.

Burnun en uç noktasına kadar yaptığımız seyahatte şunu gördük ki, gerçekten de çok büyük ölçekli kaya parçaları kırılıp, çeşitli yerler dökülmüşler. Burada büyük bir sarsıntı sonucunda kayaların mevcut yerlerinden kopup, parçalandığı izlenimini aldık.

Daha sonra ise işin peşini bırakmayarak, alanda araştırmalara giriştik. İki üç saat boyunca çeşitli incelemelerde bulunduk. Bir başka kişinin de farklı bir açıklama getirerek bahsettiği kuyuları görüyoruz. Anlatıma göre burası büyük bir tarım alanı olduğu için, buğdayların ve diğer ürünlerin aktarılması için, gemilere boşaltılması için bir sistem geliştirilmiş. Buna göre çok derin oyuk açılmış veya bulunmuş, oradan yüz metrelerce uzunluğundaki boşluktan ürünler karadan, sahile bir tünelden akıtılıp, gemilere yükleniyormuş.

Bunun gerçek olup olmadığını bilemiyorum ama kuyuların oldukça derin oldukları anlaşılıyor. Epey sağlam kalmış kale surlarının içinde ise tarihi kalıntılar var. Buna göre birçok bina taban kalıntısı gözle görülüyor. Buraları koruma altına alan Bulgar Devleti, farklı yüzyıllara ait bu kalıntılarla ilgili açıklama yapan, levhaları da buluntuların yanına koymuş. Buna göre farklı şekilde ve farklı yüzyıllarda yapılmış kiliseler, manastırlar, çeşitli binaların varlığını gözlemliyoruz.

 

Gagavuz Bılgari Köyü

Buradaki Sarı Saltık veya Kaliagra Baba Türbesi’ni aramaya başlamadan önce, bu kaleye en yakın yerleşim yeri olan ve bir Gagavuz Köyü olan Bılgari Köyü’ne uğruyoruz. Burasını görmek ise ayrı bir zevk benim için. Bir şeyler atıştırmak için bir lokantaya giriyoruz. Oldukça temiz olan çok leziz ve sonradan bir yemek yemeyi gerektirmeyecek kadar bol ve enfes çorbalarımızı içtikten sonra, dışarıdaki insanlara ulaşıyoruz. Yani Gagavuzlar’a, yani Türler’e. Türklük ekmeğimiz, aşımız, suyumuz. Türkçe ise varlığımızı, nefesimiz. Biraz de duygusalız ya, Türkçe konuşan insanları buldukça gözlerim doluyor.

Kah sevinçten, kah gerekse binlerce yıllık ortak atamızdan gelen bu Türk karındaşlarımla buluşmak beni duygudan duyguya koşturuyor. Kilisesinde ibadetini yapan, bu Hıristiyan canlarımla Türkçe konuşmak, dertleşmek, Türkiye’den geliyorum, demek gerçekten de çok güzel anılar.

Sarı Saltık, türbe, ziyaret vb. desek de temizlik işinde çalışan dostlar, köy içinde birisin tarif ederek, orada onun çalıştığını söylüyorlar. Biz de onu arayıp, buluyoruz. Çok rahatlıkla anlaştığımız bu amcanın verdiği bilgilere göre, içinde yedi iskeletin çıktığı büyük bir mezarlık bulmuşlar.

Onu da demir bir levhayla kapatmışlar. Yoldan görünmeyen bu mezar biraz içerdeymiş. Teşekkür edip, yola çıktıktan sonra, ilk önce  kaleye ziyaretlerimizi yaptıktan sonra bu mezarı aramaya koyuluyoruz.

Kalenin ilk surlarından önce aslında iki kilometre kadar geride bir başka, bu sefer oldukça uzun ve baştan başa tüm alanı kuşatan bir duvar kalıntısıyla da karşılaşıyoruz. Anladığımıza göre şimdi önemli bir kısmı onarılmaya başlansa da, tam tamamlanmadan yarım bırakılan restorasyon çalışmaları ve kalıntılar, buranın tarihi kimliği hemen göze çarpıyor. Gerçekten de burası tarihi açıdan çok önemli bir alan. Veysel Bayram’la arazide araştırma yapıyoruz ve otların arasında paslanmış demir levhayı buluyoruz.

Çok uzun bir mezarı kapatan levhayla mezarlık arası çok dar olduğu için rahat hareket edemiyoruz.

Mezarlığın diğer tarafına varınca anlatılanların doğru olduğunu görüyoruz. Taşla örülmüş bu mezarlığın altı, bir oda büyüklüğünde boş bir alan. Ama taşlar oynadığı için ve delik dar olduğu için içeri giremiyoruz. Fakat içinin boş ve temiz olduğunu gördüğümüz bu alan bizde bazı şüpheler uyandırıyor.

Acaba buranın orijinal hali nasıl? Burada bir yatır ve ziyaret var mıydı? Daha sonra araştırmalara devam ediyoruz. Buradaki taş duvarın başlangıç noktasına kadar giderek tüm Kaliagra Burnu’nun müthiş görüntüsünü fotoğraflıyorum. Bu arada siyah bir yılan görüyorum. Gerek Gagavuz Köyü’nde, gerekse Bulgaristan’da çok sık resimlerini, heykellerini gördüğüm atıyla bir ejderha öldüren atlı bir şövalye motifini hatırlayınca ve burada çok fazla yılan olduğunu duyunca, hele de kendim de bir tane görünce bu yılan, (ejderha) öldüren atlıyla  şövalye (alp-eren) ilgili kimi çağrışımlar beynimde uyandı.

Bir şövalye, bir atlı savaşçı olarak takdim edilen bu imge Hıristiyan simgeleriyle örtülmüş bir atlı süvari kimliğinde görülüyor. Kalkanında haç işareti olan bu şövalyenin hem Türkler, hem de Balgarlar arasında, hatta Kırım’a uzanan coğrafyada farklı ulusların öncü kahramanlarından birisini simgelediğini görülüyor.

Bu simgenin Sarı Saltuk’a da ait olduğu söylenmektedir. Öyle ki, zaten bir Kalenderi Dervişi olan Sarı Saltuk ta, büyük bir Hıristiyan yerleşim yeri olan Dobruca’ya gelmiş ve iki başlı bir ejderhayı yenerek, Hıristiyan inanç ve kültürünün motiflerini de kullanarak, halk arasında ünlenmiş ve sevilmiş bir simadır. Burada inanç ve kültürlerin birbirini derin bir şekilde etkilemeleri söz konusudur.

Çalışmalarımızı böyle sürdürürken akşam oluyor. Aslında buraya gelip bir iki gün kalmak gerekiyor. Elbette buraya gelirken bir arkeologla gelmekte sonsuz fazda var.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Razgrat’ta akşam geç saatlerde varıyoruz.

 

4 Mayıs 2004

İslimye (Slimye), Kotel, Yablonovo/Alvanlar

Kotel İlçesi, Gerlova (bazı kaynaklarda Karlıova diye geçiyor) Bölgesi’nde dört binin üzerindeki nüfusuyla  Bulgaristan’daki en büyük Alevi yerleşim birimi olan Alvanları dört yıl önce de ziyaret etmiş, burada söyleşiler gerçekleştirmiştik.

Bu sene de hedefimiz yine canları bulmak ama aynı zamanda Beldedeki türbeleri ziyaret etmek.

İlk önce beldenin muhtarıyla konuşup, sohbet ediyoruz. Bir hafta önce Almanya’dan bir araştırmacının da gelip, kafalarını karıştıran çeşitli konuşmalar yaptığını söyleyen muhtar, buna bir anlam veremediklerini, çok güzel Türkçe konuşan bu gazetecinin kendilerinin namaz kılmadıkları için Müslüman olarak nitelendiremeyeceklerini, inanç dünyalarını eleştiren çeşitli açıklamalarda bulunmuş. Ben de bu kişinin saçmaladığını, her gelen gidenin, konuşma yapanın, kitap yazanın, Alman değil, Alevi de olsa dikkate alınmaması gerektiğini söyledim. Şimdi görüyoruz ki, Bulgaristan’da da bu saldırılar tüm hızıyla devam etmektedir. Burada ilk Alevi vakfını kurup, çeşitli girişimlerde bulunsalar da bir sonuç alamayan Hüseyin Aşık’ı ziyaret ediyoruz.

Oldukça hasta olan, Aşık kendi beldelerinde de bir cem kültür evinin yapılmasını arzu ettiklerini, bu konuda CEM Vakfı’dan büyük beklentileri olduğunu söylüyor.

 

Hüseyin Aşık

Kendisiyle yaptığım söyleşide Hüseyin Aşık bizlere acılarından bahsediyor. Bulgar filolojisi mezunu ve öğretmen olarak uzun yıllar hizmet yürüten Aşık’ın, önce Komünist idare zamanın da büyük baskılara maruz kaldığını, uzun zaman işini kaybettiğini, İsim Değiştirme, dönemlerinde uğradığı ağır baskı nedeniyle çok hastalanması ve hastalığın artması nedeniyle yüksek tansiyon, şeker tedavisi gördüğünü ve yeni hastaneden çıkmasına rağmen, çok hasta olması nedeniyle de yeniden hastaneye yatacağını öğreniyoruz.

Gerçekten de konuşmakta da zorluk çeken Hüseyin Aşık’ın sağlık durumu hiç de iyi görünmüyor.

Uzun söyleşide ben bölgedeki ziyaretlerin isimlerini kendisinden aldığım gibi aynı zamanda Bulgar hükümetinde Türklere karşı olan tutumların değişip/değişmediğini soruyorum.

Her ne kadar eskiye nazaran iyileşmeler olsa da birçok sıkıntının devam ettiğini söyleyen Aşık, Bulgar yöneticilerin hiçbir zaman Türkler’in varlığını kabul eder psikolojide olmadığını söylüyor.

Öğretmen olduğu için okullardaki Türk imgesini, ders kitaplarının Türkler’e bakışını sorduğumda ise Aşık, daha acı şeyler söylüyor.

Buna göre, hala okul kitaplarında Türkler’e hakaret dolu yazılar varmış. Türkler’i zulümkar, işgalci, bölücü vb. gibi gösterme eğiliminin devam ettiğini söyleyen Aşık, ders kitaplarında aşağılayıcı ifadelerin varlığını sürdürdüğünü söyledi.

Bulgar yazarların da Türkler’in varlığını inkar eden bir politika izlediklerini söyleyen Aşık buna rağmen Türkler’e değer veren, önemli Bulgar yazarların da varlığından bahsediyor.

Ayrıca yine her gün duyduğumuz yaman yoksulluk, işsizlik burada da en büyük sorun.

 

Türbeler

Köyde bulunan on civarındaki türbenin bir kısmını ziyaret edebiliyoruz. Çünkü burası köy dediysek, bildiğimiz mana bir köy değil. Bir ilçe büyüklüğünde yerleşim birimi, türbeler arasındaki mesafeler de hayli fazla.

 

İlk önce Hazır (Hızır) Nazır Baba Türbesi’ni ziyaret ediyoruz.

İki ulu çınarın arasında bulunan türbenin içinde Alevi ulularının resimleri var. Önünde geniş bir boşluk bulunan Türbenin önünde kurbanlar kesilip, lokmalar dağıtılıyormuş. İnsanlar da buraya çeşitli dileklerde bulunmak için geliyorlarmış. Hüseyin Aşık, Veli ve İbrahim Beylerden aldığım bilgilere göre, Türkler’in Balkanlar’a ilerleyişleri döneminde buraya gelen bu erenler, kutsal insanlarmış, vefat ettikten sonra buraya defnedilmişler. O nedenlerle onların meftun oldukları bu alan kutsal bir alanmış. Şimdi bile bu kutsallığına inanılan büyük çınar ağaçlarından düşen dal parçalarını alıp yakmıyorlarmış. Bunu yapanların evlerine uğursuzluk geleceğine inanmaktalar. Yöre insanının türbe hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadıkları anlaşılıyor.

 

Ali Koç (Koçlu) Baba’nın Çocukları Hasan, Hüseyin Babalar

Köyün uzak bir köşesinde, orman kenarında, en uç yerleşimin bulunduğu alanda, bir koruluğun içinde, tarihi bir mezarlıkta bulanan Türbeyi ziyaret etmek bu sefer beni daha da çok heyecanlandırdı. Çünkü burada belki de bin yaşında muazzam büyüklükte ve görkemde çınar ağaçlarıyla birlikte yine yüzlerce yıllık olduğu anlaşılan çok önemli bir mezarlıkla karşılaşıyoruz. Buradaki mezar taşları birbirinden şekil itibariyle farklılıklar arz ediyor. On iki dilimli eski yazıyla yazıları yazılmış, Alevi/Bektaşi mezar taşları gibi, farklı boyut ve şekillerde yazısız taşlar da var. Öyle ki anlatıma göre askerler tarafından parçalanan, kurşunlanan bu atalarımızın emanetleri her şeye rağmen bir büyük Türk ve Alevi-Bektaşi kimliğini haykırıyor. Önemli bir kısmı toprak altında, kırılmış, parçalanmış halde olan bu mezar taşları ve bu mezarlık başlı başına bir araştırma alanı.

Hasan ve Hüseyin Babaların türbelerini ziyaret ediyoruz. Çerağların yandığı bu tarihi türbenin içinde de yine Alevi/Bektaşi on iki dilimli bir mezar taşı bulunuyor. Mezarlıkta şekilli, daha çok Bektaşi mezar taşlarını andıran taşlar da var ama bu taşlar yeni yapılmışlar. Ayrıca buranın daha çok dede soyundan veya onların ailelerinden olanların defnedildiği bir mezarlık olduğunu da görüyoruz. Yakın bir geçmişte vefat eden, dede evinden bir ana da buraya defnedilmiş, mezarı daha taze. Onlarca mezar taşının olduğu bu alan gerçekten görülmeye, incelenmeye değer bir yer.

Ben burada çok bol fotoğraflar çekiyorum ve tüm mezar taşlarını kamerama kaydediyorum.

Burada yine canların bize anlattıkları bilgiler ilginç. Buna göre Niğbolu Şavaşı’na katılan, büyük kahramanlıklar gösteren büyük ululardan Ali Koç (Koçlu ?) Baba’nın kendisi o savaşta şehit olup, Niğbolu’da defnedilirken, onun çocukları burada kalmışlar ve onların soyunda gelen dedeler şimdi dedelik görevlerini yerine getirmekteymişler.

Burada dört yıl önce de gözlemlediğim tipik Ocakzadelik, bir ocağa bağlı dedenin hizmet yürütmesi olayı bu belde de yaşıyor. Yani Ali Koç’un soyundan, nesiller boyu aynı hizmeti yerine getiren bir aile var bu köyde. Yalnız belde çok büyük olduğu için şu anda ocağı temsil eden dede, tüm bu topluma yetişmekte yetersiz kalıyor. Şimdi ise bu sorunu nasıl çözeceklerini düşünüyorlar.

 

Ali Koç Baba Türbesi

Asıl Ali Koç Baba’nın Türbesi’nin Niğbolu’da olduğu söylense de burada da aynı isimde küçük bir göletin yanında yine tarihi bir türbe var. Ama belki de bu türbeden çok daha fazla dikkat çeken, türbenin bitişiğinde bir Anıt Ağacın varlığı. Kesinlikle bir büyük tarihi anıt olan bu kurumuş ağacın yüzlerce yıllık olduğu görülüyor.

 

Dede Evi, Cemevi

Daha sonra hep birlikte uzun süredir köyün dedelerinin yaşayıp cemlerini yürüttükleri, büyük dede evine, cemevine gidiyoruz.

Çok gür otların ve ağaçların içindeki bu eve aslında “Tekke” deniyormuş. Her ne kadar dedeler bir başka evde yaşasalar da, asıl tarihi bina burasıymış. Oldukça bakımsız olsa da, tümüyle ahşap olan bu evin ilk önce alt katında cemler yapılıyormuş. Bu cemevi çok büyük bir salondan ve giriş odasından oluşuyor. Şimdi burasının temeli su aldığı için üst katta, dedelerin yaşadıkları evde cemler yapılıyormuş. Cemaat kalabalık olduğu zaman odaların tüm kapıları çıkarılarak büyük bir cemevi elde edilen evin içinde şamdanlar, küçük bir bağlama, bastonlar, eski eşyalar dikkati çekiyor.

 

Alvanlar’da İran Molla Camii

İran mollaları Türkiye’den sonra şimdi de Bulgaristan’da Türkler’in ve Alevilerin inançlarına  el atmış durumdalar. Uzun zamandan beri çeşitli marifetlerini gördüğümüz İranlı mollalar kendi inanç sistemlerini, kendi yönetim anlayışlarını, rejimlerini ihraç etmek için yirmi yıldır hiç durmadan, su uyur düşman uyumaz, mukabilinden, gece gündüz hedeflerine ulaşmak için çaba harcıyorlar.

Neyin çabasıdır bu? İran Şiiliğini tüm İslam alemine yaymak ve dünyada başta İslam ülkeleri olmak üzere bu inanç temelleri üzerine oturan dinci devlet yönetimini hakim kılmak!

Olur mu? Olur. Niye olmasın Nasrettin Hoca misali ya tutarsa! Ama bunlarda nerede Nasrettin Hoca bilgeliği? Softalar gemi azıya alınca insanları katletmeden tutun da türlü adilikler yapıp, insanların dünyalarını zehirlemekten geri dururlar mı?Faşimin bir başka adı despotizm.

Ama nasıl despotizm? Totaliter kafayla zorla kendi görüşlerini başkalarına dayatarak, gerekirse kan akıtarak, darbe yaparak, insanları öldürerek görüşlerini zorla empoze etmek.

Bak hele softaya!

Bak hele hayduta!

Zorla benim gibi inanıp ibadet edeceksin, bunu yapmasan kanını bile dökerim!

Bak hele mollaya!

Şimdi bu softalar, bu haydutlar yanlarına aldıkları kişiliksiz insanlarla bir gerici yapılanmayı kurmak için tertemiz Bulgaristan topraklarını da seçmişler.

Hele hele aklın özgürlüğünde İslamiyet’e yepyeni ufuklar açan, tertemiz Aleviler’i, Aleviler’in mekanlarını seçmişler.

Çok büyük üzüntüler içinde, neredeyse tamamlanmış, İran mollalarının maddi desteğiyle yapımı devam eden bir inkar yuvasına gidiyoruz.

Çünkü camiiler bizim ibadet mekanlarımız olduğu gibi kültürümüzün, mimarimizin de ayrılmaz parçaları. Sünni İslam anlayışını benimseyen insanlarımızın ibadetlerini yerine getirdikleri kutsal mekanlar. Ama gelin görün ki, ibadet mekanlarını kendi görüşlerini yayabilecekleri bir alan sayan, minareler süngümüzdür, diyerek buraları siyasi kimlikleriyle kirleten zihniyetleri gördükten sonra her camiinin bir ibadet mekanı olmadığını bizler çok iyi biliyoruz. İşte buradaki mekan da bir ibadet mekanı olamaz. Aleviler’in bağrına saplanmış bir hançer gibi, Aleviliği yok etmek isteyen bir zihniyet tarafından yapılan, İran mollalarının maddi destekleriyle yapılan bu molla camii, bir ibadet mekanı olamaz. Bir camii olamaz.

Aldığımız bilgilere göre İran’da dini eğitim alan, Sofya’daki İran dernekleriyle temasa geçip, buradaki bazı zavallıları ve beyinsiz bir kısım insanı kandırarak ve beldede bölücülük yapıp bazı insanlarımızı çarşafa sokarak sinsi bir politika yürüten haydutlar, gericiliğin bayrağını burada açmışlar.

Geniş bir arazi içinde tüm kaba inşaatı tamamlanan  bu binayı ibret alarak gezdik.

Daha sonra köyün genç imamıyla birkaç yüzyıllık tarihi gerçek camiiye gidiyoruz. Muhtemelen iki yüzyıllık olmasından ötürü, belki de İkinci Mahmut döneminde yapılan camiinin minaresi de yok.

Genç imam dedesinin tüm hayatı boyunca imamlık yaptığını söylüyor. Babasının imam olduğunu söyleyen imam hatip lisesi ve Sofya İslam Enstütisi’nde eğitim alan imam, kendilerinin de İran’lıların yaptıkları camiiyi benimsemediklerini söylüyor. İmamın babası ve amcası da bu yeni camiinin maksatlı yapıldığını, halkı bölen bazı kişilerin, insanları zorla İran sistemine uydurmaya çalıştıklarını, bazı kadınları çarşafa soktuklarını söylediler.

Bizi evine misafir eden genç imam aslında temiz kalpli, iyi niyetli bir insan. Ayrıca annesi, kardeşi bize sarılıp, yemekler getiriyorlar. İmamın annesinin başı açık, bizimle her şeyi paylaşıyor.

Yoğun bir günün ardından, Razgrat’a tekrar dönerken açıkçası içimizde türlü  düşünceler uçuşuyordu.

 

5 Mayıs 2004, Kazcılar

Üç sene önce tanıştığım ve hiç  aklımdan çıkaramadığım Deliorman’ın güzel analarını simgeleyen Altın Kadınlar gurubuyla tekrar buluşuyoruz.

Kazcılar Köyü’ndeki 16 kadının oluşturduğu bu birlik, bu gurup yürekleri, gönülleri kadar, yüzleri, elleri, giysileriyle de tertemiz, ışıl ışıl, kadınlarımızı simgeleyen bir topluluk.

Buna göre, köyde bulunan ve kendi aralarında anlaşabilen bu kadınlarımız ayın, haftanın belli zamanlarında bir araya geliyorlar. Sohbet edip, dertleştikleri bu birlikteliklerde çok da anlamlı şeyler yapıyorlar. Nefesler söyleyip, birbirlerine fıkralar anlatıp, maniler okuyan Altın Kadınlar, Alevilik konusunda sohbet ediyorlar. Ama tabii bir toplantılar erkeklere de kapalı değil. İşten buldukları boşluklarda, yarenlik etmek istedikleri zaman sığındıkları bu zulaları, bu gönül evlerinde birbirinde tatlı muhabbetler açılıyor.

Nihayetinde günü olmadığı halde, bizim onurumuza yine bir araya gelen Altın Kadınlar, bizlere yani bana ve Almanya’dan gelen konuklara sorular sordular, kendileri yine deyişler söylerken bizlerden de türkü, mani, deyiş, şiir söylememizi istediler. Ben şiirler okumayı tercih ederken, Armina güzel sesiyle kendi ülkesinin, Bosna’nın güzel bir türküsünü söyledi.

Micheal de biraz hareketli bir parça okudu. Ama çok güzel bir zaman geçirdiğimizi söylemek istiyorum. Aynı gün Ali Lütfü Piroğlu’yla bir araya gelip sohbet ettik. Kendini bu yola adamış, saygıdeğer bir insan olan Piroğlu’nun dağarcığında oldukça bilgi yükü var.

 

Mıdrovo/Mesim Mahallesi

Kazcılar’dan, Mesim Mahallesi Köyü’nden, Ca’fer’ler’den, Adaköy’den kırk civarında baba büyük bir aşk içinde Türkiye’den, Bulgaristan’ı ziyaret için gelen dedeleri karşılamak ve sohbet edip tanışmak için bir araya geliyorlar.

Toplantıyı Veysel Bayram organize ediyor. Tüm köylere ve dede/babalara ulaşan Veysel Bayram iyi bir toplantı organize ediyor.

Toplantıya Türkiye’den Hüseyin Akdoğan, Ali Rıza Uğurlu, Veli Kızıldeli, Hasan Ocak, Abidin Harman, Celal Abbas, Ali Yoleri katılıyorlar. Karşılıklı sohbetler ediliyor. Ali Rıza Uğurlu ve Ayhan Aydın birer konuşma yapıyorlar.

Aynı akşam babaların çoğu Mustafa Baba’nın evinde tekrar bir araya geliyorlar. Belki de ilk kez Türkiye’den gelen dedelerle, Bulgaristan’da bulunan dede ve babalar bir cemevinde sohbet ediyorlar. Ama aynı zamanda akşam kılması yapıyorlar. Muhabbetler, dostluklar, çiçekler gibi açılıyor. Sazlar, sözlere karışıyor. Karşılıklı kaynaşılıp, insanlar birbirlerini daha iyi tanıyorlar.

Geç saatlerde insanlar misafir olacakları evlere dağılıyorlar.

 

6 Mayıs 2004,  Kazcılar Köyü

Hıdırelllez

Gezimin belki de en önemli günlerinden birisini yaşamak için sabah erkenden yola koyuluyoruz.

Sabah erken saatlerde köyün meydanında insanların toplanmaya başladığını görüyoruz. Aynı zamanda ellerinde kameralar bulunan çeşitli gazetecileri de görüyoruz.

Her yıl geleneksel olarak kutlanan bu etkinlikler bozulmadan uzun yıllardan beri yapılıyormuş.

Burada Hıdırellez’in bir başka anlamı ve önemi var. Herkes üzerine düşen görevleri yerine getiriyorlar. Her şeyden önce “Nişan Çıkarma” olayı yapılacak. Sabah saat 09.00’da özellikle kadınlar, çocuklar bir araya gelmişler bile.

 

Nişan Çıkarma

Kadınlardan toplanan yüzük, bilezik, saat, tesbih gibi bir takım takılar bir su dolu helki (genelde bakırdan olan büyükçe su kabı) içine atılıyor. Bu helki, köydeki en yeni gelinin evinin önündeki gül ağacının altına konuluyor.

Gece burada bekleyen helkiyi 6 Mayıs sabahı yani Hıdırellez sabah, erkenden, iki kadın, iki tarafından tutarak, köy meydanına getiriyorlar.

Daha sonra çok genç bir genç kız bulunuyor ve bu genç kız helkinin başına getiriliyor. Başına bir örtü örtülen genç kız bir müddet başında örtüyle helkinin başında bekliyor.

Bu arada kadınlar mani dense de daha çok ezgili türkülere benzeyen, çok güzel şiirler okuyorlar. Zaman zaman koro halinde okunan bu maniler bazen de tek bir kadın tarafından yüksek sesle söyleniyor/okunuyor.

Bu fasıl 15/20 dakika sürdükten sonra, bir halka halindeki kadınların helkiye yakın olanları  ucu çatallı olan birer ağaç dalıyla yerlerini alıyorlar.

Helkinin başındaki kızın ikişer, üçer, helkiden çıkardığı “nişanlar”, yani yüzük, bilezik vb. gibi takılar sudan çıkarıldıktan sonra, çatallı ağaç dallarına asılıyor. Bir dalda iki, üç, dört nişan olabiliyor.

Bu nişanlar aslında kadınlar için değil. Bunlar kadınların erkek yakınları için, sudan bir umutla ve heyecanla çıkartılıyor.

Yani dünden helkiye atılan her bir nişan için kadınlar erkek yakınları için iyi dilekler diliyorlar. Oğlu için, eşi için, damadı için… iyi dilekler diliyorlar. Helkiden ilk çıkan nişan sahibi çok mühim. Çünkü bu nişanın dilek dileyerek bunu helkiye atan kadının, dilek dilediği erkeğe büyük bir uğur getireceğine inanılıyor.

Aynı şekilde helkiden her nişan çıkarılıp ağaç dallarına asıldıkça ve kendi nişanını tanıyan kadınların yine çok anlamlı maniler okuyarak bu emanetleri geri almaları bir seramoni olarak, onların indinde çok anlamlı ve duygulu anların yaşanmasına vesile oluyor.

Nihayetinde damadının işlerinin açılması, yoluna girmesi için dilek dileyip, nişanını alan bir kadın gözyaşlarıyla, inşallah damadımın işleri yakında açılır, diyor.

Bu ritüel 30/40 dakika böyle sürdükten sonra, tüm nişanlar (takılar) çıkarılıp, sahiplerine verildikten sonra bu Hıdırellezin bu bölümü nihayetleniyor.

Daha sonra ikinci bölüne geçiliyor.

 

Geleneksel Oyunlar

Burada bu sefer, helki başında olanlar başta olmak üzere, oraya gelen kadınların önemli bir kısmı köyün geleneksel oyunlarını sergilemek için oraya geliyorlar.

Burada da 30/40 dakika kendi söyledikleri türküler eşliğinde oyunlarını sergileyen kadınlar daha sonra dağılıyorlar. Burada ilginç olan, çok yaşlı kadınların, anaların oyunlar içine girip, çok başarılı bir şekilde, geleneklerinde olan oyunları sergilemiş olmalarıdır. Daha sonra öğlen arası veriliyor.

Biz bu arayı değerlendirip, bölgenin kültür dünyasını en iyi bilenlerden Gazeteci Ali Lütfü Piroğlu’yla uzun bir söyleşi yapıyoruz. Ali Lütfü Piroğlu, Hıdırellez, bölgedeki ibadetler hakkında bizleri aydınlatıyor.

 

Kırat Oyunu

Öğleden sonra etkinlik devam ediyor. Erkek kılığına giren bir bölük kadın, önce iki kır atı simgeleyen iki kadının ve bir rehberlerinin, yine arkadan da tümüyle siyahlara bürünmüş bir bölük kadınla köy meydanına giriyorlar.

Oldukça renkli kıyafetler içinde olan bu pantolonlu, siyah bir boyayla yapılmış bıyıkla, kuşaklarıyla, başı Ahi babalarının başlıkları gibi bağlanmış erkek kılığındaki kadınlar ile arkalarında “Araplar” var.

Siyah çoraplar ve kurum, kül vb. siyah şeyler sürülerek yüzleri karalaştırılan, Araplar, diye nitelendirilen ve Kalenderi dervişleri gibi boğazlarında teneke parçaları, gazoz kapaklı kolyeleriyle, iki/üç metre uzunluğundaki uzun düz çubuklarıyla bir bölük kadın da, onlarla köy alanına giriyorlar.

“Araplar” hem daha sinirli, hem de daha hareketliler. Kendilerine sataşan küçük çocukları uzun çubuklarıyla kovalıyorlar. Çocuklar da gelenek olarak ve herhalde doğal bir havayı yansıttığı için, her an bu “Araplar”a sataşıyorlar.

Köy meydanında turlar atıldıktan sonra, ”Kıratlar”, insanlardan küçük bahşişler topluyorlar. Herkes uğur olsun, diye para veriyor. Ayrıca daha da ilginç bir olay da ellerdeki uzun çubukların çocukları kovalamanın dışında bir fonksiyonlarının daha olması. Bu çubuk kime değerse ona uğur getiriyor. Özellikle de vücutlarının belli yerleri ağrıyanlar, ağrıyan yerlerine bu çubuğun değmesini istiyorlar. İnanca göre çubuğun ucunun değdiği yerdeki ağrılar gidiyormuş.

Daha sonra bir başka bölüme geçiliyor. Bu bölümde köyün hasta insanları ziyaret edilip, onların gönlü alınıp, hayır duada bulunuluyor.

Bu ritüel yine tekrarlandı. Epey yol yüründükten sonra, köyün hasta ve yaşlı bir kadını ziyaret edildi. Hasta kadın gelenleri kapıda karşıladı. Bu arada hasta kadına, toplanan bahşişlerden para da verildi, yardım olsun, diye. Yine hastaya gidişte ve köy meydanına girişte, yüksek sesle maniler söyleniyor. Bu arada köyün çocukları işin tadını almış olacaklar ki, gülerek, bağırarak Arapları kovalamaya devam ediyorlar. Bu arada çocuklar kovalandıkça tenekeler şakırdıyor. İnce çubuk dalları çocuklara değiyor.

Çocuklara sorduğumuzda da onların bu işten çok zevk aldıkları anlaşılıyor. Köyün içinde tekrar bir tur daha yapılıyor. Bu bölüm bittikten sonra bu kıyafetlerle köy oyunları tekrar başlıyor. Bu sefer tüm büyük köy alanı elli-atmış kadının oyunlarına sahne oluyor. Bu böyle sürüp gidiyor. Etkinlikler saat 16.00 civarına kadar sürüyor. Son iki aydır bir gram yağmur alamayan köylülerin en büyük derdi, su. Daha doğrusu yağmur. Törenin sonunda ise yine bu kadınlar tarafından yağmur duası yapılıyor. Etrafa su saçılıyor. Tabii bu bir inanç meselesi ama aynı günün sonunda muazzam bir yağmura doyan kuruyan topraklar tüm köylülerin yüzünü güldürüyor. Hele daha sonra dört gün süren bu yağmurlarla çiftçiler bayram ediyorlar. Biz daha sonra burada bulunan dede ve babalarla sohbet ediyoruz. Aynı akşam Aliş Baba’nın evinde ceme katılıyoruz. Aynı gün Almanya’dan gelen konuklarımızı Sofya’ya gidebilmeleri için Razgrat’a uğurluyoruz.

 

Yorum

Benim bu Hıdırellez oyunlarında gözlemlediğim kadarıyla tipik Kalenderi dervişleri kılığına bürünen insanların coşkun anmaları var. Doğanın uyanıp, baharın gelmesini simgeleyen Hıdırellezle umutlar tazeleniyor, iyi dilekler dileniyor, insana yaklaşmak için çeşitli ritüellerden oluşan törenler düzenleniyor. Yardımlaşmanın, hasta ziyaretlerinin yapıldığı, manilerin, türkülerin okunduğu, çocukların şımartıldığı, genci-yaşlısı tüm insanların kaynaşmaları için büyük bir fırsat sunan Hıdırellez etkinlikleri, Deliorman’ın diğer köylerinde de benzer şekillerde kutlanıyor. Bunun analizini yapmak biraz da buranın kültür yapısını ortaya çıkaracak bir olay niteliğinde.

Yörede bu oyunlarla ilgili anlatılansa daha ilginç. Buna göre buradaki Kırat, Araplar, kadınlar aslında Şah İsmail dönemini simgeliyor.

Şah İsmail’in savaşında, kocaları, erkek yakınları ölen kadınlar, erkeklerin öcünü ve yerini almak için erkek kılığına girmişler ve düşmanla savaşmışlar. Kırat ve kadınların erkek kılığına girmeleri bunu simgeliyormuş. Bu tamamen bir araştırma konusu aslında. Geçen sene bu etkinlikleri izlemek üzere Almanya’dan buraya gelen değerli dostum Dr. İsmail Engin’in de bu konudaki fikirlerini almakta fayda olacak sanırım.

 

7 Mayıs 2004, Ostrovo/Adaköy

Bölgenin en güzel köylerinden birisi olan ve çok geniş, büyük tarlalarının ve ormanlık arazilerinin bulunduğu Adaköy’de bizi Süleyman Selman Dede karşılıyor.

Bölgenin en ileri gelen ve varlıkla kişisi olarak tanınan Süleyman Selman kendisini Alevi/Bektaşi yoluna vermiş bir gönül adamı. Aynı zamanda Razgrat’ta yapılacak cem kültür evinine de en büyük desteği sağlayan, bu konuda büyük bir uğraş verip, burada mutlaka bir kültür/inanç merkezinin açılması için çaba harcayan Süleyman Selman Dede, bizi kendi konukevinde ağırlıyor.

Uzun bir sohbette bize yöre hakkında da bilgi veren Süleyman Selman yetişmiş, bilgili ama yozlaşmamış dedelerin varlığının önemine değiniyor. Daha sonra hep beraber köyü geziyoruz.

Köyde bulunan bir kiliseyi, tarihi bir camiiyi de dolaşıyoruz. Camii oldukça eski bir bina olmasının yanında burada da tarihi mezar taşlarının olduğunu görüyoruz. Mezar taşları incelemeye değer nitelikte. Çünkü sanki üst tarafının arkasında bir örtü bulunan bu taşlar bir nevi simgesel anlamlar içeriyor. Veysel Bayram’ın görüşü ise yabana atılacak gibi değil; bunların Yeniçerileri simgeleyebileceğini söyleyen Bayram, bir dönem Yeniçerilerin buralara kadar uzanmış olduğunu hatırlatıyor. Ayrıca yine camii avlusunda çok tarihi bir anıt ağaç da var.

 

Dulovo/Akkadınlar

Bulgaristan’ın önemli Alevi yerleşim merkezlerinden olan  Dulovo Belediyesi oldukça bakımlı, güzel, şirin bir ilçe. Bulgarlar’ın yanı sıra Sünni İslam anlayışını benimseyen soydaşlarımız yanında Alevi/Bektaşi (burada Babai de denilen) canlarımızın yaşadığı bu ilçede soydaşlarımızla tekrar buluşmak beni oldukça sevindiriyor.

Kırktan fazla Bektaşi babasının bulunduğu ve inançlarından ödün vermeden, kimliklerinden ödün vermeden yaşayan Dulovo’daki canlarla buluşmanın ötesinde, onları belediyenin kendilerine belli bir süre kullanım için vermiş oldukları kendi binalarında ziyaret etmek daha ayrı bir duygu.

Dulovo Türk Alevi Cemiyeti’nde toplanan sadece köydeki değil, civar köylerden Çernik/Karalar, Bradvari/Yeni Baltacı Köy’den de bir çok babanın bir araya gelmesi çok sevindiriyor.

Bir gün önce Veysel Bayram’ın arayarak organize etmeye çalıştığı ve Abidin Harman’ın da katkılarıyla bölgenin baş babası olarak bilinen Abdullah Baba başta olmak üzere yine kırktan fazla baba bir araya geliyor.

Hepsiyle tekrar hasret gideriyor ve sorunları hakkında bilgi alıyoruz.

Bu arada Türkiye’den gelen dedelerle de tanışan babaların hepsinin ortak dileği Türkiye’den, CEM Vakfı’ndan kendilerine daha fazla kuçak açılması.

Kendi belediyelerinin bulunduğu alanda da bir cem kültür merkezinin yapılmasını arzu eden buradaki dernek yöneticileri ve babalar, bu konuda da tümüyle CEM Vakfı’ndan destek istediklerini söylüyorlar.

Aynı akşam bizleri bir restorana götüren canlarla sohbet ettikten sonra, biz Razgrat’a dönmek için müsaade isteyip, yola koyuluyoruz.

 

8 Mayıs 2004, Sevar/Ca’fer’ler Köyü

Ali Kedik Baba’nın davetini kıramayarak bu sefer de Ca’fer’ler’deki Köy Bayramına katılıyoruz.

Burada bir şölen havasında geçen köy bayramını binlerce insan katılıyor. Bulgarlar, Alevi’siyle, Sünni’siyle Türkler, genç ve yaşlısıyla binlerce insan bugünkü büyük festivale katılmak üzere at arabalarıyla, özel otomabilleriyle minibüslerle buraya adeta akıyorlar.

Törenler orman kenarında açık bir arazide yapılıyor.

İlk etkinlik at yarışları. Bu yarışlar tümüyle genç yarışmacılar arasında yapılıyor. Büyük bir coşkuyla geçen bu yarışlardaki coşku görülmeye değer.

Daha sonra ise farklı bir alanda, çayırlık-çimenlik, ağaçlık bir alanda yine çocukların ve çok genç yaştaki delikanlıların güreşleri ise çok ilginç bir geleneğin yaşadığının da bir delili gibi.

Deliorman’ın çok ünlü pehlivanlarının olduğunu hep duyardık. Bunun da nedeni herhalde, çok küçük yaşta çocukların bu işe özendirilmeleridir.

Ali Kedik Baba’yla sohbet edip, yine Dulovo’ya hareket ediyoruz. Bir gün önce buraya gelen Türkiye’deki dedeleri ve buradaki dernek yöneticilerini tekrar ziyaret etmek amacıyla geldiğimiz Akkadınlar’da yine çok sıcak bir şekilde karşılanıyoruz. Özellikle sağduyu sahibi Abidin Harman’la dertleşmemde oldukça önemli konulara değiniyoruz. Bazı kendini beğenmiş insanların yola zarar vermeleri yanı sıra, bir türlü birlik ve dirliği sağlayamamamızın nedenlerini irdeliyoruz.

Aynı gün Veysel Bayram’ın çok bilgili olduğunu söylediği Bektaşi canlarımızdan Zeynel Abidin Ruhani’yi Mumcular Köyü’nde arıyoruz. Kendisinin Küçük Kokarça’da olabileceğini öğrenip oradan ayrılıyoruz. Onu bulmayı bir gün sonraya bırakarak Razgrat’a tekrar dönüyoruz.

 

9 Mayıs 2004, Mumcular, Zeynel Abidin Ruhani (82)

Bir gün önce kendi köyü olan Mumcular’da bulamadığımız Zeynel Abidin Ruhani’yi Küçük kokarca Köyü’nde buluyoruz. Burada biraz da zaman geçirmek için, bir eski çiftlikte bekçilik yapan Zeynel Abidin Ruhani gerçekten de oldukça bilgili bir Bektaşi.

Kendisiyle uzun soluklu bir söyleşi yapıyoruz.

Söyleşimizde özellikle, Demir Baba, yöredeki inanç ve geçmişteki cemler ile mürşidi Haydar Baba hakkında detaylı bilgiler aldığımız Zeynel Abdin Ruhani, yörede yaşayan son bilgili Bektaşi’lerden.

Kendisi Haydar Baba’dan nasip alarak Bektaşi yoluna girmiş ve Haydar Baba’ya çok hizmet etmiş.

Haydar Baba Denizlerli Ali Baba Dergahı’nda uzun yıllar hizmet etmiş ünlü bir Bektaşi Babası. Kendisine ait oldukça önemli, çok sayıda nefesi bulunan Haydar Baba yakın zamanın en ünlü Bektaşi babası olarak bölgede yaşamış, başta Mesim Mahallesi, Ca’ferler olmak üzere bu köylülere bağlanmış, bölge de çok sevilen, Hakk’a yürüdükten sonra da Denizlerli Ali Baba Türbesi içine defnedilmiş bir bilge kişi. Konunun uzmanlarından olan ve kendisi de şu anda seksen beş yaşında olan Ahmet Hezarfen’in de tanışma olanağına sahip olduğu Haydar Baba, Türkiye’den Bulgaristan’a gelip yerleşmiş, Balım Sultan Erkanı’nı uygulayan, bir yol ve gönül adamıymış.

Zeynel Abidin bize şu bilgileri aktarıyor: Demir Baba’ya ve buraya yakın (Mumcular ve K. Kokarça Köyleri birbirine yakın yerler.) Ahmetler Köyü varmış. Ali Koçlu Baba bu köylüymüş. Oldukça varlıklı birisi olan Ali Koçlu, Demir Baba’yla tanışınca onun önemli bir insan olduğunu hemen anlamış. İkisi şimdiki Demir Baba Türbesi’nin bulunduğu tüm vadiyi gezmişler. Bu vadi her ne kadar büyük bir yer gibi görünür ama her halde o iki ulunun da yaptığı gibi bir günde gezilebilecek de bir yer. Her ikisi de genç oldukları için, bir günde Ali Koçlu’ya ait olan tüm araziyi dolaşmışlar. Daha sonra Ali Koçlu tüm alanı Demir Baba’ya bağışlıyor. Bizim de gördüğümüz gibi, şimdi Türbe’nin (Demir Baba Türbesi) bulunduğu alana yakın meydan evi ve başka binaların bulunduğunu biz biliyoruz. Demir Baba’nın yedi değirmeni vardı. 1964 yılında büyük bir sel geldi. Benim de gözlerimin önünde kalan dört değirmeni de sel suları alıp götürdü. Öyle bir afat oldu ki, herkes çok korktu.

Yani Demir Baba’ya verilen araziler üzerinde birçok bina kurulmuş. Birçok derviş bu mücerret dervişin, Babanın yanında yetişmişler, bir dergah kurmuşlar.

Öküzleriyle meşhur olan Demir Baba sürekli çiftçilik yaparmış, ekermiş, biçermiş. Burası çok meşhur bir dergah olmuş.

Demir Baba’nın bulunduğu yere Dipsiz Göl, derler. Burası çok eskiden bir gölmüş.

Demir Baba mücerrettir. Yani hiç evlenmemiştir. Dolayısıyla hiç çocuğu olmamıştır. Bunu tüm Bulgaristan bilir. Otman Baba mücerrettir. O da hiç evlenmemiştir. Sarı Saltuk, Musa Baba, Akyazılı… tüm bunlar mücerrettir.

Yalnız bunların içinde Ali Koçlu mücerret değildir. O evlenmiştir. Çocukları olmuştur. Onun yolunu çocukları sürdürmüştür. Ali Koçlu buraları terk edip gitmiştir.

Anlatılana göre buraya gelenler, Konya Karaman’dan gelmiş. Şimdi ben buraya ilk gelenlerden bu yana 7. Göbek olarak kendi geçmişimi biliyorum. Bizler Alevi-Bektaşi’yiz.

Mumcular bir Bektaşi köyüydü. Bizler Bektaşi erkanını, Balım Sultan Erkanı’nı uygulardık. Tabii yüzlerce nasipli canın olduğu bu köyde Bektaşilik kalmadı, köy dağıldı.

Bir Köse Abdi Köyü varmış. Bu köy Bektaşi köyüymüş. Oradan Ahmet Güve diye birisi bizim köye geliyor ve anlatarak, örnek olarak, herkesi Bektaşi yoluna çeviriyor. 80/100 hane Bektaş oluyor.

Böylece bizler Bektaşi yoluna girmişiz. Bura’ya Lefkoşe’den İbrahim Baba, Şahkulu’ndan Cemali Baba (2 yıl kalıyor. Braedvari’de kalıyor.), Şahkulu Sultan’dan Kamber Baba (Tırnovo Suhundol Bektaşi Köyü’dür. Babanın kabri de şimdi oradadır) ve benim pirim olan Haydar Babalar buraya gelen babalar oluyorlar. Denizler’deki Ali Baba Türbesi’nde biliyorsunuz dört yatır vardır. Bunlar ilk pencere kenarından kapıya göre şöyle sıralanmaktadır: Ali Baba, Veli Baba, Süleyman Bali, Haydar Cemil Bali. (Haydar Baba). Bu son üçü Ali Baba’nın postnişinleridir. Hekim Ali ismini birisi uydurmuş. Hekim diye bir laf yakın zamana kadar hiç söylenmezdi. Orası Denizlerli Ali Baba, diye anılırdı. Maalesef şimdi sayımız çok azaldı. İnsanlar dağıldı. Zeynel Amca daha sonra benzersiz sesiyle Hüseyin Baba’dan çok güzel nefesler okuyor.

 

10 Mayıs 2004, Adaköy,

Voden Milli Parkı, Hüseyin Baba Türbesi

Süleyman Selman’la birlikte, üç sene önce ziyaret ettiğimiz Voden Milli Parkı’na hareket ediyoruz. çok büyük bir ormanlık arazi olan bu parkta yaban hayvanları barınıyor.

Cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanların, üst düzey devlet adamı ve onların yabancı konuklarının konakladığı ve av sahası olan bu park insanı büyülüyor.

Onbinlerce ağacın olduğu bu alan aslında Alevilerin yerleşim birimlerinden birisiymiş, eskiden.

Birçok köyün kesiştiği bir yer olan bu park alanında Alevi/Bektaşi ulularından Hüseyin Baba meftun. Daha doğrusu midemiz bulanarak söylüyoruz ama sadece onun bir zamanlar burada olduğunu gösteren kalıntılar var.

Üç sene önce de ziyaret ettiğimizde oldukça harap halde olan türbe ve türbenin yanındaki meydanevi hemen hemen tümüyle yıkılmış durumda. Buraya çok yakın bir yerde bulunan Mazhar Paşa Konağı ise yine aynı durumda. Çok ağır kış koşullarından ve insan ile hayvan faktörlerinden dolayı tümüyle talan edilmiş olan Türbe’nin define avcılarının ağır saldırılarına uğradığını, yaban domuzlarının mekanı olduğunu biliyoruz. Burada daha vahim olan, Hüseyin Baba’nın kemikleri yerinden sökülerek Sofya’ya araştırılmak üzere götürülmesine rağmen, kemiklerin hala orada tutuluyor olması.

Süleyman Selman Dede, burada kesilen kurbanları ve katıldığı cemleri hüzünle anlatıyor. Herkesin gönlünde büyük bir yer edinen Hüseyin Baba’nın binlerce insanın gelip kurban kestiği, cemler yaptığı dergahının domuz ahırı olması bizi üzüntüden de öte yaralıyor.

Yöneticilerin burayı tamir etmedikleri gibi, yıkılmaya bıraktıkları gibi, hiç kimsenin de müdahale etmesine müsaade etmediklerini, söyleyen Süleyman Selman en büyük arzusunun bu türbeyi onarmak, atalarına yakışır bir iş yapmak olduğunu söylüyor.

AB.’ye giriş sürecinde yönetimde bir takım değişimler hissettiklerini söyleyen Süleyman Selman, belki de bu parkın halka açılacağını, belki de buranın onarılması için yöneticilerin kendilerine yardımcı olacaklarını sevinç ve ümitle dile getiriyor.

Aynı park içinde izin alarak çok enteresan bir yeri de geziyoruz. Buna göre yüksekçe bir tepenin eteğinde, ormanların altından, yer altından bir büyük suyun aktığını ve tüm ilçenin içme suyunun buradan karşılandığını öğrendiğimiz tesisleri bir Bulgar görevli nezaretinde geziyoruz. Gerçekten de hala inanamadığım çok ilginç bir görüntü gözlerimin önünden gitmiyor. Süleyman Selman’ın haklı olarak “buradan değil bir su, dere akıyor, dere” dediği yerden de dereden bile çok büyük bir sürekli akıyor. Yani yerden kaynamıyor. Sürekli akıyor. Bu çok temiz ve billur su, bir tesis sayesinde tüm kasabının içme suyunu karşılıyormuş.

 

Kemaller

Bu sene Denizlerli Ali Baba’da yapılacak etkinlikler öncesi, Türbenin tamir gerektiren ve eksik olan bölümlerinin onarılıp, yapılmasıyla ilgili olmak üzere bir toplantı düzenleniyor.

Toplantıyı yörenin ünlü işadamı Hamza Çakır’ın ofisinde yapıyoruz.

Aynı zamanda Mesim Mahallesi Muhtarı, Caferler Mahallesi Muhtarı ile birlikte bir çok babanın da katıldığı toplantıya Süleyman Selman da geliyor.

Sorunlardan birisi halkın yemeklerini pişirecekleri, ekmekleri yapacakları iki fırının yapılması. Ayrıca Türbe’nin çatısı da çok kötü durumda olduğu için, çatıyı aktarmak gerekiyormuş. Burada bir hizmet binasının yapılması da gündemde.

Zamanın çok yaklaşması ve maliyetler nedeniyle, şimdilik bu sene çevre düzenlemesinin yapılıp iki fırının bitirilmesi hedefleniyor. Nihayetinde işbirliği içinde bu fırınların yapılması planlanıyor. Malzemeyi, insan gücünü, ulaşımı vb. kimlerin yapacağı konusunda anlaşılıyor.

Biz de bu huzurla oradan ayrılıyoruz.

 

11 Mayıs 2004, Kırcaali, Mestanlı Kazası

Daha önce her nedense oldukça kıraç bir yer olarak, artık isminden dolayı mı veya anlatılardan dolayı mı bilemiyorum, aklımda yer etmiş bu güzel ilimizi ve ilçemizi görünce iki kat seviniyorum. Bulgaristan’da Türkler’in en fazla sayıda yaşadıkları yer olarak bilinen bu önemli merkeze gelmek benim için de çok önemliydi. Hele de böylesine ağaçlık ve yeşillik ve güzellikler içinde bulunca burayı, çok sevindim.

Kırcaali’nin Bulgarca adı da Kırcaali. Mestanlı ise şirin mi şirin, güzel mi güzel bir belde.

Sevgili dostlar Veysel Bayram ve Muharrem Bey’le Belediye’de tarihinde ilk kez bir Alevi üst düzey yönetici çalıştıran Mestanlı Belediye binasında belediye başkan yardımcısı  Erol Mehmet’in (31) yanına gidiyoruz. Tarih bölümü mezunu, çok genç olmasına rağmen bilgili, atik, heyecanlı, emektar kardeşimizle hemen kaynaşıyoruz.

Mestanlı Galeç Köyü’nden (Babasının Köyü) olan Erol Mehmet’le, Mestanlı’yı gezmeye çıkıyoruz. Bulgaristan’ın istisnasız tüm köy, ilçe ve illerinde görmeye artık alıştığımız gibi çok büyük, ağaçlık bir park ve çevresinde kafelerle, dükkanlarla Mestanlı’ya hemen ısınıyoruz.

Bu arada bu yöreden olan ünlü halterci Naim Süleymanoğlu’yla karşılaşıyoruz. Her ne kadar biraz sohbet etmek istesek de, hem işi olduğu gerekçesiyle, hem de fazla konuşmak istememesi üzerine yanındaki insanlarla, belki de korumalarıyla, oradan ayrılıyor.

Acaba bir Bulgaristan Türkü’nün yaptığı yorumu buraya alsam ona biraz haksızlık etmiş mi olurum?

Bir zamanlar Rahmetli Turgut Özal biraz da şova kaçan bir eylemle yüzbinlerce insanı Türkiye’ye çağırıp, onlara iş, aş vadedip her hangi bir gelecek veremeden on binlerce insanı perişan edip, yerinden yurdun edip, açlığa, sefalete terk ederken, Naim Süleymanoğlu gibileri de maskot olarak kullanmamış mıydı?  Buna ne dersiniz bilmem ama söylenen bu.

Erol Mehmet ve daha sonra başka canlardan da aldığımız bilgilerle, şunları öğreniyoruz.

Mestanlı Kasabası on iki bin nüfusluymuş. Bunların yüzde doksanı Müslüman, yüzde onu Bulgarmış. İki üç bin kişi Pomak’mış. Pomak’lar kendilerini Müslüman olarak nitelendiriyorlarmış.

 

Bektaşi Köyleri

Raven, Bayramlar (Mahallavız)

Raven, Ağaçouluk (Tatul)

Raven, Kedikçal ((Raven) İbrahim Baba Türbesi)

Raven, Durgutlar (Gornaçobanka)

 

Mestanlı’ya bağlı toplu bir köy olan Mandacılar (Bivolyane)’ye bağlı  bu köyler.

Bivol manda anlamındaymış. Kendisi köy olmakla birlikte, zamanla diğer dört köyün de toplanmasıyla bu ortak isim kullanılmaya başlanmış.

1965 sayımlarında buranın 1200 kişilik nüfusu varmış. 2001’de, 346 kişi kalmış. Şu anda nüfus bu görünmekle birlikte, bir kısmı Türkiye’ye gittiği halde, kayıtlı resmi nüfusta göründüğü için köylerde 200 kişi kalmış. Yani toplam beş köyün nüfusu 200 kişiymiş.

 

Kazerler (Gaziler(?)) (Mahalle Gısok), Kazer Baba Türbesi var.

Kedicek (Dolnaçbanka)

Galeçköy (Mahallasırnets)

Sazlıköy (Mahallaperlovets)

Gusköy (Mominasılza)

Uzuncular (Devinsi)

Tekkeköy (Ahat Baba Türbesi var. Köy boşalmış. Bektaşi (?))

 

Erol Bey’le Elmalı Baba Türbesi’ne hareket ediyoruz.

 

Mehmet Ali Baba (70)

Yanımıza Mehmet Ali Baba (70)’yı alarak, buranın Halifebabası olması hasebiyle detaylı bilgi almak amacıyla, Türbe’ye hareket ediyoruz.

Kazerler Köyü’nden olan Baba, kendisine bağlı 7 baba olduğunu söylüyor.

Kendinden öncekilerin eskiden Kızıldeli Sultan Ocağı’na bağlı olduklarını ama şimdi sınırların olması nedeniyle Yunanistan’a geçemediklerinden kendi başlarına hizmetleri yürüttüklerini söyleyen Baba, yıllık görgü anlamına gelen baş okutmayı da kendi kendisine yaptığını söylüyor.

Daha önceden söyleşi yaptığım kimi Kızıldeli Sultan Ocağı’na bağlı babaların anlatımlarıyla örtüşen yönleriyle inanç ritüellerini analatan Mehmet Ali Baba, Seyit Ali Baba isimli bir babadan nasip almış. Nihayetinde dualarında Balım Sultan’ı andıklarını gördüğüm Mehmet Ali Baba da Balım Sultan Erkanı’nı uyguladıklarını söylüyor.

Mehmet Ali Baba’nın ifadesine göre civardaki köyler Bektaşi, Babai, Müsahipli Köyleri diye ayrılıyormuş.

Bölgedeki köylerden Nalbantçı Köyü’nün Müsahipli köy olduğunu söylüyor. Baba daha çok Bektaşi köylerini önemsiyor ve isimlerini biliyor.

 

Bölgedeki köyler şunlar:

Şaveli (Şaveli/Şahveli (?)), Çiçekköy, Uğurlar, Umrollar, (son iki köyde şu anda insan yaşamıyor), Edirnehanı (derviş mezar taşları varmış), Tozlar (insan yok), İncikler (Gurgulitsa), Çalköy (Ziyaret ettiğimiz, Nalbant Türbesi’ne yakın köy. Vryalo)

Kışla Köyü’nde bir şifalı su varmış. Özellikle Hıdırellez gecesi yani 5 mayısı 6 mayısa bağlıyan gece bir taştan akan suyu içenler şifa buluyorlarmış. Burası her zaman ziyaret edilirmiş. Ayrıca buradaki su o kadar güzel, o kadar güzelmiş ki, buradan damacalarla Türkiye’ye bile su götürülüyormuş.

 

Muharrem İzzet (49)

Bölge inancı ve kültürü hakkında oldukça bilgisi olan kişilerden birisi de Muharrem Bey. Kendisiyle söyleşimizde özellikle Elmalı Baba ziyareti hakkında ellerinde hemen hiçbir bilgi olmadığından yakınan Muharrem Bey, bu konuda bizlerin yardımını beklerken, kendilerinin ırkçı olmamakla birlikte, Türklüğe önem verdiklerini, Türkiye’de bir zaman bölücü örgütün çalışmalarını çok  büyük bir üzüntüyle izlediklerini, Türkçe’nin kendilerinin var olma kaynağı olduğunu, kendi inanç ve kültürlerini, başkalarının yardımı ve tavsiyesi olmadan da bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da yaşatma kararlılığında olduklarını söylüyor.

Kırcaali hakkında bize bilgi veren Muharrem İzzet, Kırcaali’nin tarihinin 550 yıl eskiye kadar uzandığını söylüyor. 1372 tarihinde kurulan kentte Kırca Ali’nin de mezar taşı varmış.

Tarihi kaynaklardan inceleyebildikleri kadarıyla saçı kır olması nedeniyle Kırca Ali diye bilinen bir insanın isminden şehrin ismini aldığını söylerken, çok yakın bir zamana kadar Kırca Ali’nin türbesinin muhafaza edildiğini, hatta buraya ziyaretlerin olduğundan bahsediyor.

Tam 550 yıl ayakta kalan Kırca Ali Türbesi’nin yıkılmasından sonra, kemiklerinin bir camii avlusunda tutulduğunu, daha sonra ise yeniden bir türbe içinde muhafaza edildiğini söyleyen Muharrem İzzet Bey, Elmalı Baba’nın oğlu olan Güner Baba’nın mezarının, ve mezar taşının bulunabilen en eski tarihi belge olduğunu ama bunu da Bulgarlar’ın yerinden alıp Sofya’ya götürdüklerini belirtiyor.

Bölgenin çok fakir bir yerleşim birimi olduğunu söyleyen Muharrem İzzet Bey, yakın zamana kadar daha arabanın ulaşmadığı köylerde ilgisizlik, yatırımsızlık, geçim sıkıntısı, baskı v.b. nedenlerle çok yoğun ve büyük göçler yaşandığını, insanların önemli bir bölümünün Türkiye’ye, büyük kentlere göç ettikleri gibi Avrupa’ya da çok fazla insanlarının göç ettiklerini söylüyor.

Bektaşi lafının Türkiye’de fazla dile getirilmediğini gördüğünü söyleyen Muharrem Bey, ilginç bir çıkışta da bulunuyor.

Bizim de sevdiğimiz inanç önderlerinden Kosova’dan Naki Horasani’nin her toplantıya katılmasını, her gurubun içinde yer almasını, her tarafta konuşmasını pek tasvip etmediklerini söyleyen Muharrem Bey inanç önderleri konusunda da çeşitli uyarılarda bulunuyor.

 

Bölgedeki bazı babaların isimlerini de şöyle sıralıyor:

Mestanlı Durgutlar Köyü’nde Hasan Baba.

Mandacı’da Emin Baba.

Kırcaali’ye bağlı Çiftlik’te Sebahattin Dede.

Kırçaali’ye bağlı Kayaaltı Sürmenler (Zvezdelina)’da Kaya Baba.

 

Mestanlı’da Büyük Bir Kitap Arşivi, Akif Atakan

Emekli öğretmen Akif Atakan, belki de eşi az bulunur büyük bir çalışma yaparak, tarihi bir görevi yerine getirmiş.

Kırk yıl boyunca tüm Bulgaristan’dan topladığı Osmanlıca binlerce kitabı, defteri, belgeyi saklamayı başarmış olan Akif Atakan, ilgisizlikten yakınıyor.

Akif Atakan başta eğitim kitapları olmak üzere binlerce kitabı bir araya getirirken mutlaka günün birinde bunların topluma yararlı olacağı inancı ve aşkıyla bıkıp usanmadan, birçok zorluklara katlanarak, bu çok önemli arşivi oluşturmuş.

Yüzlerce inanç ve kültür dünyamıza ait eserin de olduğu arşivinde en az üç bin yazma eser bulunan Atakan’ın elinde gerçekten de büyük ustalık eseri önemli yazma Kur’an’lar ve diğer kitaplar da var.

Alevilik/Bektaşilik’le de ilgili onlarca yazmanın olduğu bu arşivin, çok iyi uzmanlar tarafından incelenmesi gerekmektedir.

Akif Atakan tesadüfen kitaplar içinden birini çıkardı. 50 sayfalık bu defter bir cönge benziyor. Eski yazı da bilen Atakan okumaya başlıyor deyişleri… Kalender Abdal, Pir Sultan, Hatayi’nin şiirlerinin bulunduğu bu eser bile çok önemli.

Türk’e ait bir çakıl taşı bırakmamak için çok uzun yıllar sinsi bir politika yürüten ırkçı Bulgar yönetiminden korunan bu eserleri bir arada görmek bizi biraz da umutlandırıyor.

Bir adam kırk yıl boyunca geziyor, arıyor, buluyor, topluyor…Topladığı kitaplarla beş yüz yıllık tarih gözlerimizin önünde canlanıyor.

Yaşam ne güzel, ne kutsal… Her gün seni bir sürpriz, bir mucize, bir destan bizleri bekliyor… İnsan olana, yaşayana, daha neler neler sunacak bu yaşam, şu dünya…

Bir saat söyleşip, çekimler yaptığım Akif Atakan’la, Türkiye’de sadece Celal Bayar Üniversitesi ilgilenmiş. Kendisini Türkiye’ye davet ederek, çalışmaları, elindeki eserler hakkında bilgi almışlar, konferans vermesini sağlamışlar.

Ayrıca birçok yüksek lisans ve doktora öğrencisi de Atakan’ın yanında bu belgeleri incelemiş.

Ama bu binlerce kitaplık büyük arşivin sağlıklı bir dökümü yapılmadığı gibi, buradaki hangi kitapların, defterlerin, belgelerin (birkaç yüzyıllık savaş destanları, marşlar vb. var) listesi bile yapılabilmiş değil.

Kesinlikle Alevilik/Bektaşilik konusunda da onlarca eserin olduğu bu arşiv gerek Türk dünyası, gerekse de Alevi/Bektaşi inanç ve kültürü için de önem arz etmektedir.

Tüm bu eserlerin tasnifi yapılması gerektiği gibi, çok fazla yıpranmış, dağılmış konumdaki bu belgelerin iyi de incelenmesi gerekir.

Bunları okuyabilecek bazı uzmanların oraya gidip yerinde inceleme yapmaları çok yararlı olacaktır.

Garip gelebilir ama benim daha değişik bir endişem de var.

Kırcaali ve Mestanlı bölgesinde maalesef Aleviler’e, Bektaşiler’e karşı hala Sünni kardeşlerimizin önemli soğuklukları ve önyargıları devam ediyormuş.

Kırk yıl Bulgar yönetiminden gizlenip, çukur kazılarak, muhafaza edilmeye çalışılan bu büyük arşiv içinde bulunan Alevilik/Bektaşilik ile ilgili kaynakların, bu arşivin sahibi tarafından değil ama, bu arşive sahip olacak belediye veya diğer bazı art niyetli kişiler tarafından tahrip edileceği korkusu da beni endişelendirdi.

Bin yıldır yıkılan, yağmalanan, sürülen, zulüm gören Aleviler/Bektaşiler ve Alevilik/Bektaşilik’le ilgili tüm belgelerin, kitapların, türbelerin, mezar taşlarının, dergahların uğradığı kıyımı gördükçe, hele hele güya AB.’ye girmeye aday Bulgaristan’da hala kimi cahil, kendini bilmez softa takımının, gerici Sünni kesiminin Aleviler’e/Bektaşiler’e husumetle baktıklarını duydukça, kederlerime yeni kahırlar eklendi… Üzüntüm yine arttı.

Yine dostlardan, konuya duyarlı Velayattin Bey’le sohbet ediyoruz. Onun verdiği bilgilere göre, Elmalı  Baba’da eskiden var olan Tekke yıkılınca onun yerine birkaç yüz yıl önce (belki de II. Mahmut’tan sonra (?)) bir büyük medrese ve camii yapılmış. Türbenin o zaman bulunduğu alandan ötürü burası Tekke Yanı diye geçermiş. Burada 1640 yılına ait bir önemli mezar taşı bulunmuş. Daha önce bahsettiğimiz gibi Elmalı Baba’nın oğlu olan Güner Baba’ya ait olduğu söylenen bu mezar taşı Sofya’ya götürülmüş.

Burada ilginç bir inanç ritüelini de bize Velayettin Bey anlatıyor.

 

Maaye Yapma

İnsanların bir araya gelip, kurbanlar kestikleri, bir nevi yöredeki halkın buluşma günü halinde cereyan eden Maaye Yapma çok eski yıllardan beri bölgede yapılan bir gelenekmiş.

Buna göre özellikle sonbaharda türbeler çevresinde yapılan Maaye Yapma’da türbe yararına yardım toplamak amacıyla insanların kestikleri kurbanlardan elde edilen etler veya canlı hayvanlar kurbanlık yapmak şartıyla açık artırmayla satılıyormuş. Bu kurban etleri çok büyük kazanlarda kaynayan bulgurlara karıştırılıp, Türkiye’de her cemevinde yapılan etli pilav elde ediliyormuş. Elde edilen gelir de Türbeye harcanmak üzere bir heyete; baş dede veya baba ve babalar kuruluna bu para veriliyormuş.

Maaya Yapmak bu bölgede çok önemseniyormuş. Hemen hemen tüm türbe ve tekkelerin anısına yapılan maayalar yirmiden fazla olabiliyor. Ama tüm Maayaların yapılacakları günler birbirinden belli aralıklarda olduğu gibi, bundan herkesin haberi oluyormuş.

Burada muhabbetler açılıyor, sohbetler ediliyor, çok uzak bölgelerden insanlar geliyormuş.

Bu arada başka ülkelere göçmüş insanlar da o maaye günlerinde buraya gelip yakın arkadaşları ve eşleriyle hasret gideriyorlarmış.

Maaya Günlerinde akşamları erkeklerin katıldıkları muhabbetler yapılıyormuş.

Mesela bu sene Akçaağaç 23 Mayıs’ta ilk mayasını yapacakmış. Burada Akçaali Baba Yatırı varmış.

İlkbaharda 7/8 tanesi yapılan Maayalar daha çok sonbaharda yapılıyormuş.

 

Hüseyin Mümin

Kırcaali Devlet Otomobil Müsteşarlığı Müdürü olan Hüseyin Mümin ise diğer dostlarla yaptığımız toplantılarda üzerinde özellikle durduğumuz bir diğer konuda bizlere umut veren konuşmalar yapıyor.

Veysel Bayram epeydir tüm Bulgaristan’daki Alevi/Bektaşi varlığını birleştirme gibi bir gayretin içine girmiş, bu konuda farklı yerleşim birimlerinde çok yoğun bir koşuşturma içinde olmuştu.

İşte daha önce iyi bir diyalog geliştirdiği Kırcaali ve Haskova’da da Alevi/Bektaşi içerikli derneklerin kurulmasına da öncü olmuş, bu konuda bölgeden kendisine yoğun destek gelmişti.

İşte bu çerçevede artık çekinmenin zamanı geçti diyen Hüseyin Mümin, varıyla yoğuyla bu işte olduğunu, elinden gelen her türlü çabayı bu iş seferber edeceğini söylüyor.

Uzun sohbetten sonra izin isteyip oradan ayrılıyoruz.

 

Haskova

12/13 Mayıs 2004,

Tekke Köyü, Otman Baba Türbesi

Alevi Türk dünyasının büyük mücerret babalarından Otman Baba’nın Türbesi’ni dört yıl önce (Ahmet Hezarfen ve Hakkı Saygı’yla birlikte) olduğu gibi ziyaret ediyorum.

Rahmetli Şevki Koca’nın çevirdiği ve tarihi öneme sahip olan Otman Baba Vilayetnamesi’nde hayat öyküsünü okuduğumuz Otman Baba, Balkanlar’daki Türk öncülerinden birisi olarak gönüllere taht kurmuş, sadece Bulgaristan’da değil, aynı zamanda tüm Türk Dünyasında sevgi ve saygıyla anılan bir büyük veli.

Hemen yakınındaki büyük çoğunluğu Alevi olan Tekke Köyü’nün de kurulduğu bir tepenin eteğinde kurulan Tekke’nin yanı ormanlık bir alan.

Türbenin hemen yanında yine çınar ağaçları var. Yine türbenin yanında tarihi ocaklar var. Sonradan yapma cemevi hemen türbenin üst yanına yapılmış.

Türbeyi çevreleyen duvarın içinde İmam Ali’nin Zülfikarı’nın kazındığı iki de kesme taş var. Türlü çiçekler içindeki türbe her zaman ki gibi kapısı açık, tertemiz ziyaretçilerini bekliyor.

Kırcaali’de de gördügümüz Maaye için burada da hazırlıklara rastlıyoruz. Bir kamyon odun kesilip Türbe yararına türbenin yakınına boşaltılıyor.

Köyün muhtarı Üzeyir Mustafa’nın yol boyunca ağaç kesim işiyle uğraştığını öğreniyoruz. Ziyaretimizi tamamladıktan sonra, muhtarı ziyaret ediyoruz. Kendisi bizzat ağaç kesimine memurlarla iştirak eden Üzeyir Mustafa bizi ilgiyle karşılıyor.

Daha sonra Haskova Akpınar Mahallesi’ndeki Hasan Asarlı Baba’ya ulaşıyoruz. Benim zaten başından beri yapmak istediğim şey Baba’yla söyleşi yapmak bir gece onunla kalmak.

Veysel Bayram ve Muharrem Bey izin isteyip Razgrat’a hareket ediyorlar.

Biz o akşam ve ertesi gün Hasan Asarlı’yla uzun uzun söyleşiyoruz.

Kendisinden aldığım bilgileri buraya aktarıyorum.

 

Hasan Asarlı Baba

1941 yılında Otman Baba yakınlarındaki Güveçler Köyü’nde doğan Hasan Asarlı Baba, 1978 yılında ikrar/iman sahibi olduğunu söylüyor. Sülalesinde dede olmadığını, 1980 yılından beri cem yürüttüğün söyleyen Hasan Asarlı Baba, beni Kırklar Ayırdı, diyor. Yani cem içinde kararları veren insanlara verilen isimle anılan kırkların kendisinin bu babalık yoluna hizmet vermesini istediklerini söylüyor.

Bizde ikrar alırken insanlar eşiyle birlikte girip, çift kurban keser, diyen Hasan Asarlı, Bektaşiler’in tek kurban kestiklerini anlatıyor.

Yörede soydan gelen dede sisteminin hemen hiç olmadığını  ama buna rağmen zaman zaman baba yerine dede lafının da kullanıldığını söyleyen Hasan Asarlı Baba, Kırcaali’de Maaye yapmanın kendilerinden “Tırk Yapmak” şeklinde ifade edildiğini söylüyor.

Muharrem Orucuna, kurban bayramından yirmi gün sayarak başladıklarını, on gün oruç tuttuklarını, nevruz ve hıdırelleze önem verdiklerini belirten Hasan Asarlı Baba kendi inanç yapılarıyla ilgili detaylı bilgiler veriyor.

Şu anda kendilerinin baş dedelerinin Koçişli’deki Süleyman Dede olduğunu söyleyen Hasan Asarlı, bölgedeki Alevi köylerini bilebildiği kadarıyla şöyle sıralıyor:

Koçişli, Güveçler, Alan Mahalle, Karalar, Babalar, Karaman, Paşaköy.

 

Alevi Köyleri, Bektaşi Babaları:

Bektaşi Babalar

Beyköy’de (Golemantsi) Hasan Dede

Beyköy’de (Golemantsi) Muharrem Rıza Yusuf

Beyköy’de  (Golemantsi) Sadullah Sadık

Tekke Köyü’nde Hüseyin Mehmet

Haskova’da Ahmet Ali Osman Hamza Dede

 

Babai Babalar

Paşaköy’de Muhittin Salim Bekir Dede

Güveçler’de İbrahim Dede

Haskova’da Nizamettin Dede

Haskova’da Hasan Asarlı Baba

Karamanlar’da (Karamantsi) Hasan Dede

Kırcaali (Koçişli) Süleyman Dede (Başdede)

Karalar Köyü’nde Hasan Dede

Babalar Köyü’nde Halil İbrahim Baba

 

Müsahipli Babalar

Ellesce (Trakiests)’de Ali Osman Dede

Ellesce (Trakiests)’de Ahmet Davulcu Ded

Ellesce (Trakiests)’de Hüseyin Mustafa Çelik Dede

 

Bölgeye Yakın Türbeler:

Yeni Zağra (Padarevo)’da Kademli (Kıdımli) Baba. Harmanlı’da büyük 8 köşeli Hamza Baba Türbesi. Eski Zağra Tekke Köy’de Abdülmümin Baba. Haskova Alan Mahalle’de Demir Hanlı Ali Baba. Haskova Kavak Mahallesi’nde Ali Baba. Karamanlar Köyü’nde Karaman Baba. Öksüz Köyü’nde Kurt Baba.

 

Bazı Notlar… Bazı Notlar…. Bazı Notlar….

Maalesef bu gezide de birçok olumlu, güzel şeyleri görmeme rağmen, çok acı bazı noktaları keşfetmem de beni çok üzdü. İçimde biriktirdiğim ve uzun zamandır dışarı çıkmak isteyen ve beni hasta eden bazı görüşlerimi biraz yakıcı olarak da olsa sizlere sunmayı bir borç bildim.

Anadolu’da, Balkanlar’da, Ön Asya’da, Ortadoğu’da, Kırım’da… birçok yerde, Alevi/Bektaşi varlığının yaşadığı tüm coğrafyalarda Alevilik/Bektaşilik tam bir kuşatma altındadır.

Tüm tarihsel zenginlikleri yok olmakta, yok edilmektedir.

Hızla yozlaşan, temel değerlerini yok etmenin eşiğine doğru sürüklenen Alevilik/Bektaşilik tarihinin en büyük dramını yaşamaktadır.

Tüm Alevi/Bektaşi yerleşim birimleri, inanç mekanları, türbeleri, mezarlık yerleri, ören yerleri, kutsal tüm alanları çizmeler altında ezilen; siyasi/politik olarak türlü ideolojilerin baskısı altında olan; hala bu çağda Sünnisiyle, Bulgarıyla, Hıristiyanıyla, ABD.’siyle, Bush’yla, çeşitli haysiyetsizlerle hala ve hala sindirilmeye, yok edilmeye çalışılan Alevi/Bektaşi varlığını korumak her yurtsever insan için bir insanlık, vatandaşlık görevidir.

Kısır tartışmalarla, sidik yarışıyla, çıkar hesaplarıyla, bencillikle, çok bilmişlikle bir birleriyle yarışırken Alevi/Bektaşi kurumları, yazarları, bazı aymaz inanç önderleri; değirmenimiz suya giderken, inançlarımız suikaste uğrarken, Hz. İmam Ali’nin türbesi bombalanırken, Akyazılı Sultan Dergahı Bulgaristan’da kiliseye çevrilirken, Yunanistan’daki, Girit’teki Bektaşi dergahları yağmalanıp yok edilirken, Mısır’daki Kaygusuz Abdal Dergahı, Deliorman’daki Hüseyin Baba Türbesi yıkılırken; İstanbul’un bazı cemevlerinde cem yerine aczimendileri aratmayan zikir alemleriyle hurafelere mahkum edilirken Alevi toplumu; Bektaşiliğin Balım Sultan kolunda kıyasıya anlamsız bir yarış sürerken, Doğu’da hala putperst kalıntılarına birileri sığınmış, bundan da bazıları maddi yarar umarken…

Biz nasıl çıkacağız aydınlığa?

Bu ulu yolun özünde olan değerleri nasıl gelecek kuşaklara aktarıp, insanları aydınlatacağız?

Gençleri nasıl yetiştireceğiz?

Alevi/Sünni kaynaşmasını nasıl sağlayacağız?

Aleviliğin/Bektaşiliğin geleceğini nasıl aydınlık kılacağız, sevgili okurlar, değerli dostlar?

 

Not: Demir Baba ile ilgili bir kaynak Doç. Dr. Bedri Noyan’ın Can Yayınları arasında çıkan, Demir Baba Vilayetnamesi (1976)’dır. Ayrıca kitapta Akyazılı Sultan’la ilgili de bilgiler vardır.

Yine Otman Baba’yla ilgili kaynak bir kitapta şudur; Şevki KOCA, ‘Odman Baba Vilayetnamesi Vilayetname-i Şahi Gö’çek Abdal’, T.C. Kültür BAKANLIĞI KATKILARIYLA, 2002

(Yeni bir eser: Otman Baba Velayetnamesi, (Tenkitli Metin), Dr. Filiz Kılıç,, Dr. Mustafa Arslan, Tuncay Bülbül, Grafiker Ofset, Ankara, 1997)

Elbette gerek Anadolu, gerekse Balkanlar’daki Alevilik/Bektaşilik konusunda okunması gereken temel kaynak kişi Ahmet Yaşar Ocak’tır. Birbirinden önemli eserler aynı zamanda araştırmacılar için de önemli kaynaklardır.

 

*30 Nisan/14 Mayıs 2004 tarihleri arasında CEM Vakfı adına yaptığım (ancak masrafları şahsım ve Veysel Bayram tarafından karşılanan) araştırma gezi notlarıdır.