Ali Lütfi Piroğlu

16 Haziran Cumartesi günü yine beraberdik yine bir sohbet esnasında birlikte olduk.

 

Bugün sabah Adaköy’den Süleyman Dede ile söyleşi yaptım ve çok mutluyum, gönlümün gamı gitti Demir Baba dergahını ziyaret ettik Veysel Bayram dostumla niyetlendik buraya geldik. Alevilik ve Bektaşilik’le ilgili bir takım araştırmalarınız, gözlemleriniz var. Deliorman gibi bir yörede olmanız da zaten bence bir ayrıcalık. Büyük bir avantajınız da burada bulanmanız. Çünkü rahmetli Memiş Memişov’un söylediği gibi gerçekten de bir yorum yapamayacağım; “gerçek Kızılbaşlık Deliorman’dadır, burada ne öğrenilecekse öğrenilmelidir, otantik yapı buradadır” demişti geçen sene kendisiyle yaptığım söyleşide.

 

Ayhan Aydın

 

Her şeyden önce sizi tanıyalım yani doğumunuz, eğitiminiz, mesleğinizle ilgili bize açıklamalarda bulununuz. Nerede, kaç yılında doğdunuz?

 

Şu anda oturduğum Bisertsi/Kazcılar köyünde 1936 yılında dünyaya geldim. İlkokul ve orta okulu burada tamamladım. İlkokullara mahsus öğretmen hazırlayan Razgrad Pedagoji okulundan mezun oldum. Sofya Üniversitesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde yüksek öğrenim gördüm. Mezun olunca köyüme dönerek orta okulda Türkçe derslerine öğretmen atandım. Sekiz yıllık öğretmenlik görevimden sonra Sofya’da çıkan “Halk Gençliği” gazetesine editörlük görevine çağrıldım. Bir politika sonucu gazete durdurulunca bir süre gazetecilikle ilgisi olmayan yerlerde çalıştım. 1981 yılında Sofya Radyosu’nun Türkçe bölümüne atandım. Yaklaşık on yıl kadar Radyo’da kaldıktan sonra 1989 demokratikleşme süreci döneminde “Hak ve Özgürlük” adıyla bilinen ilk Türkçe çıkan gazetenin editörlerinden biri oldum. 1996 yılında oradan emekli oldum. Üniversiteli olduğum yıllarda 1953-1957 Sofya’da Türkçe çıkan gazetelerin yapımına katıldım. Öğretmenlik yıllarımda görevimin dışında gazetelere yazı, Türkçe yayın yapan Sofya Radyosu’na haberler gönderdim. Gazetecilik yıllarımda çok sayıda röpörtajlar, haberler ve başka yazılarımla görevimi sürdürdüm.

Dinamik, esnek, endişeli yıllar geçirdik ve şu anda profesyonel gazeteci olarak emekliyim, 1996’da emekli oldum. Babam ve dedem Bektaşilik yoluna hizmet etmişlerdir, ben de bu yola hizmet etmeye karar verdim. İncelemem ve araştırmalarıma göre bizim dedelerimiz, babalarımız 700 yüzyıldan beri Bektaşi yoluna hizmet etmişler. Her milletin, her mezhebin maddi ve manevi değeri vardır, bizim Bektaşilerin tekkelerimizden başka maddi değerimiz yok fakat manevi değerlerimiz çoktur, bizim inançlarımız vardır, bizim yolumuz vardır. 12 İmamlar’dan tutun da, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaşi Veli ve yöremizde bulunan bütün ululara saygı gösteririz, işte bu yüzden dedelerimiz bu yola hizmet ettikleri için, ben, kendimi de bu yola hizmet etmeye borçlu kıldım, inanmayı bir tarafa bırakalım ben bu yola büyük saygı gösteriyorum.

 

Siz Türk dili ve edebiyatını isteyerek mi bitirdiniz?

Türklük benim zaafımdadır, ancak ben bu duyguyu manevi güç olarak da algılayabiliyorum. Daha on yaşında Atatürk’ün kahramanlığını terennüm eden şiirleri bir defterime elyazısı olarak derliyordum. Yapabildiğim kadarıyla ilk yaprağına bir de aylı yıldızlı Türk bayrağı resmediyordum. İyi hatırlarım, Türkiye’den gelen bir mektubun posta pulunda gayet mikroskopik, ufak harflerle Atatürk’ün Türk gençliğine dönük tarihi konuşmasını/vasiyetlerini tam metniyle gördüm. O metni okusalardı, sansürcüler mektubu devlet içine bırakmazlardı. Posta pulunu üstündeki metni temize çektim. Elyazısı bir sayfa idi. Arkadaşlarıma da gösterdim, onlarda kendilerine birer nüsha yazdılar. Biz Türklüğü burada böyle yaşadık.

 

O etki nereden gelmiş olabilir. Babalarda yada ailede var mıydı böyle bir bilinç?

Dedem Bektaşi babası idi. Haftada iki cem yapıyorlardı. Onlar buna akşam kılmak derler. Hani akşam namazı anlamına geçer de namaz sözü kullanılmaz. Cem ayinlerinde ben de yanlarında bulunuyordum. Pazar geceleri/Müslümanca Pazartesi gecesi, annem el işini bir yana bırakarak sergenden Mevlidi indiriyordu. Arap harfleriyle mevlid okuyordu. Ben de onunla beraber okumaya öğreniyordum. Hatta “Şol Cennetin Irmakları” şiirini özellikle beğeniyordum, seviyordum. Ancak bu uzun sürmedi, Ortaokuldan mezun olunca, lise veya başka okullara devam edebilmek için köyümü terketmek gerekiyordu. Dedem Hakk’ın rahmetine kavuşurken ben artık üniversite öğrencisiydim. Türk Edebiyatı okuyorduk. Yunus Emre, Pir Sultan Abdal ve daha bir sıra ozanların temiz Türkçe ile nasıl yapıtlar yarattıklarını okudum. Ve bana göre daha önemlisi, Türkçe’nin Arapça ve Farsça sözlerle doldurarak anlaşılmaz hale geldiği bir dönemde onlar temiz Türkçe ile insanlara hitabetmeleriydi. Alevilikle Türklüğü birleştirmenin nedenleri işte böyle benzeri etkenlerle bağlıdır. Şair olamadım, ancak yüreğim şiirdir.

 

Türk dili ve edebiyatı bölümünü okurken Türk dili, Türk tarihi okudunuz mu?

Evet, Türk tarihi de okuduk. Ne var ki, bu Türk tarihi Bulgar bilim adamlarının, yani tarihçilerinin görüşlerine göre derlenmişti. Olaylar çok başka bir görüş açısından yorumlanıyordu. Biz de, ister istemez, sınavlarda öylece anlatıyor, not alıyorduk. İhtisasımızla ilgili derslerimizden hazırlıklı okutmanlarımız vardı. Azerbaycan’dan Profesör Memmed Aga Şiraliev bize dillerin ayrılma ve birleşme süreçlerini, aşiret dillerini anlattı. Yerli öğretmenimiz Riza Mollov Türk Edebiyatından ve Folklordan konferanslar veriyordu. Türk Edebiyatı ve Folkloru üstüne bir parça bilgi edindik. Marksist açıdan ele alınması isteniyordu. Bu eğitim okutmanların bize etraflı olarak anlatmalarına engel oluyordu. Türk Edebiyatı’ndan sadece padişaha karşı baş kaldıran yazar ve şairleri okuyorduk. Yahya Kemal’in Bektaşi olduğunu deyişler yazdığını çok sonra öğrendik.

 

Bulgar hükümetinin memuru idiniz, fakat okullarda Türkçe mi öğretiyordunuz?

Benim görevim Türk öğrencilere Türkçe öğretmekti.

 

Bulgar öğrencilerine yabancı dil olarak Türkçe öğretiliyor muydu veya şimdiki durum nedir?

Bazı yerlerde Bulgar çocuklarına gönüllü olarak Türkçe öğretiliyor ve bunlar sonunda diplomasiye yetiştiriliyor. Türkçe’nin yoğun okunduğu yerlerde, Bulgarlar’da Türkler’e karşı olumsuz durum olduğu için Bulgarlar Türkçe okumayı tercih etmiyorlar.

 

Bulgar eğitim sisteminin biraz iyi olduğunu gözlemleyebiliyorum, belki yanılıyorum ama en azından temel eğitimin dışında da herkesi üniversite mezunu yapma gibi bir gayretleri var, bu çok önemli. Bulgaristan’da eğitim düzeyi yüksek galiba, öyle mi?

Şu anda durumla ilgili bilgim var dersem yanılırım. Sadece bildiğim, son yıllarda, on yıl öncesine bakarak eğitim düzeyi daha düşük ve okul dışında kalan çocukların sayısı çok daha fazla. Totaliter rejimde okula gitmeyen çocukların ana babalarına para cezası kesiliyordu. Öte yandan Bulgaristan’da ahalinin büyük bir bölümü, çocuklarına okuyabildiği kadar, eğitim almayı olanak sağlamaya çalışırlar. Bulgaristan küçük bir devlet olduğu için eğitimde her yenilik kısa sürede ülkenin en üra köşelerine bile varır.

 

Öğretmenlik yaptım ama gün geldi ki gazetecilik de yaptım dediniz, aklınızda önceden böyle bir şey var mıydı?

Benim hayallerimde gazetecilik olma gibi bir amaç yoktu. Fakat ben eğriyi, doğruyu görüyordum, elimde kalem, kalemim de oynayınca benden gazeteci olur diye düşündüm. Fakat çağrıldıktan sonra düşündüm.

 

Kaç yılında çağrıldınız?

1966 yılında çağrıldım.

 

Çağrılma işi nasıl oldu?

O zaman gençtim, Bulgar Komünist Partisi’nin yardımcısı Gençlik Örgütü vardı yani gençlerin örgütü. Razgrat’ta sancak yönetime sormuşlar, bize bir sancak muhabiri gerek Sofya’dan editör, kimi tavsiye ediyorsunuz? demişler, Gençlik Örgütü de, beni tavsiye etmiş. Telefon açtılar bana, dediler ki; biz senin bölge muhabiri olmanı istiyoruz, ben de kabul ettim. 1 yıl gezdik Razgrat, Şumnu, Rusçuk…

 

Ne iş yaptınız?

Gençlik Gazetesi olarak gençlerin çalışması ile ilgili yazılar yazdık, röportaj, haberler yaptık.

 

1 yıl buralarda kaldınız sonra oraya mı çağrıldınız?

Yaklaşık bir yıl sonra çağrıldım. Bana bir konu verdiler, şu yazılardan sen sorumlusun dediler, daha sonra ailemi getirdim, bir odalı ev tuttum.

 

Dergi Bulgarca mı yayınlanıyordu?

Türkçe yayınlanıyordu. Siz dergi, dediniz, biz ona haftalık gazete, diyorduk. Yazı işleri müdürümüz, Bulgardı, yardımcısı bizim aramızdan. Her yazı, söz gelişi, büyüteçten geçiyordu. Gün geldi /1971/ “Halk Gençliği” gazetesi kapandı. İktidardaki partinin Türkçe yayım “Yeni Işık” gazetesiyle birleşme senaryosu sahnelenerek kapatılma sözü kullanılmadı. Benim gibi genç kadro sayılanlar, görevden alındı. Sofya tebasına kayıtlı olmadığımdan dolayı bölgede sıradan görev almaya hakkım yok, gerekçesiyle sılama giderek öğretmen olmamı tavsiye ettiler. Ne var ki, ben inşaata giderek Sofya’dan ayrılmadım. İnşaat işletmeleriyle 10 yıllık kontrat yaparak, on yıl hem çalıştım, hem gazetelere yazı yazdım. Böylece sürem bitince Sofya uyruğu hakkı kazandım. Yıllardan 1981 Sofya Radyosu’nun Türkçe yayınları servisinde editör olarak göreve çağırıldım.

 

Sofya tebaası hakkı ne imiş, yani vize gibi bir şey mi uyguluyorlar?

Sofya tebaasını aldıktan sonra ev alabilirsin, işsiz kalmazsın.

 

O iş nasıl oldu, siz mi başvurdunuz?

Radyonun Türkçe servisinde Türkçe bilen kadroya ihtiyaç vardı. Sofya’da ise pek az Türk vardı ve bunların arasında uygun olanları seçmek olanaksızdı. Beni aramaya mecbur kalmışlardı. İnşaatta on yılım tamamlanınca gel, dediler. Düşük maaşla da olsa kabul ettim, orada beş yıl çalıştım. 1985 yılında adlarımız değiştirildi. Türkçe Radyo yayınları kapatıldı. Türk arkadaşlar birer ikişer Bulgarca radyo yayınlarına dağıtıldı.

 

Sonra nasıl oldu?

1985’den 1989’a kadar böylece sürdü. Bundan sonra Ahmet Doğan’ın gazetesi çıkmaya başladı, beni Radyo’dan kısıtladılar, sonra anladım ki benim kısıtlanmam bir senaryo imiş. Bana dediler ki, Ahmet Doğan’ın gazetesine git. Ben gittim onlar da beni bekliyorlarmış, belgelerimi verdim, Ahmet Doğan kendi gazetesine başkalarını tayin ederken önce araştırıyormuş, bu adam totaliter emniyete hizmet etmiş mi, etmemiş mi, gereken yerden öğreniyormuş. Ben gittim ama benim hakkımda kimse araştırma yapmadı emniyete hizmet etmiş miyim, etmemiş miyim. Otomatik olarak oradan oraya geçtim. Gazeteciliğimin son yıllarını Ahmet Doğan’ın gazetesinde geçirdim, yazdım.

 

Emekli olduktan hemen sonra buraya geldiniz. Niçin buraya geldiniz?

O zaman babam vardı, babam hasta idi, yatıyordu. Bir bakıcı tuttum ona, bir kış geçti, 1996 Nisan’da işi terk ettim, buraya geldim, 20 Haziran 1996’da babam vefat etti.

 

Çok zengin, renkli bir hayat onurlu mücadelelerle geçiyor kolay değil. Dediniz ki, 10 yaşından itibaren Türklük bilinci ile doğdum; çünkü dedem Bektaşi babası idi, o nefesleri dinleyerek geliştim, büyüdüm, yetiştim. Daha sonraki hayatınızda da bu ilgi azalmadı ki bugün hala bu alaka devam ediyor. Bütün bu süre zarfı içinde sizi etkileyen sistem ve felsefe ne idi? Türklük dediniz her zaman benim içimde idi dediniz, nasıl bir Türklük, nereden esinlendiniz daha çok, kimleri okudunuz, hangi akımlardan etkilendiniz?

İnsan bazen etkilendiği şeyin farkında olamıyor. Bir kız sevgilisine soruyor, benim neyimi seviyorsun diyor, senin neyini sevdiğimi bilemiyorum ama seni seviyorum diyor, fakat çocukluğumda burada gönüllü ressamlar vardı, Atatürk zamanında, İstiklal Savaşı zamanında sulu boyalarla kadın resimleri yapıyorlardı. İstiklal Savaşındaki kadınların resimlerini kağıt üzerlerine yaparlardı, o kadınların isimleri de vardı Ayşe, Fatma gibi. İsmet Paşa’nın resimleri vardı, Türkiye ile ilgili şiirler vardı, Atatürk’ün gençliğe hitabını daktilodan geçirdim büyüttüm. Zamanında Türklüğe meraklandım.

 

Türklük ile Bektaşilik arasında bir bağlantı kuruyorsunuz?

Buna bağlantıdan daha çok kaynaşma da diyebiliriz. Alevilikte özetlenmiş olarak üç eleman vardır. Birincisi, On İki İmamlar, ikincisi eski Türk kültüründen alıntılar, üçüncüsü de yine eski Türk kültüründen Rumi Takvim. On İki İmamlar’ın inanç olarak canlarımızı ne değin etkilediğini burada anlatmaya gerek bulmuyorum. Aleviliğin ikinci elemanı Türk kültüründen etkilenmiş olması durumu şöyle: Canlardan biri düğün yaparken konu komşu yardımına koşar. En yakınları bir horoz keser götürür. Bu bir kurbandır. Daha uzak akrabalar helva, börek vb. yemekler götürürler. Bunlar kansız kurban geçer. Saçılık derler. Bu gelenek, eski Türk törelerinden vazgeçmemiş olan Türklerde hala ayaktadır. Yumurta kaynatmak da kansız kurban yerine geçer. Üçüncü eleman da takvimdir. Alevilerimizin bayramları Rumi takvime göre dizilmiştir. Şöyle: Kasım Koçu’ndan başlayalım, 7 veya 8 Kasım’da kutlanır. Bizim yörede bu Bayrama Harman tavuğu veya Ticaret tavuğu da denir. Yaklaşık 90 gün sonra Kış Doksanı kutlanır. Devamla 21 Martta günle gecenin bir olduğu gün Nevruzumuz vardır. Ancak bu Bayrama biz Kırklar deriz, Kırklara adarız. 6 Mayıs’ta Hıdrellez, 2 Ağustos’da Yaz Doksanı ve yine Harman Tavuğu bayramına gelinir. Sadece Alevilerde kalmış bir Türk geleneği olan ateş atlama da meydanda bir başka konu sayılamaz. Aslında bir mumun ışığı olan çerağın Şaman kaynaklı, ancak “Üçlerin çerağını uyardık Fahri Hüda’nın aşkına…” deyiminde özdeşleşmiştir. Sözüme geleyim, Alevilik inançları Türk gelenek ve manevi değerleriyle zengindir. İşte bu yüzden ben Türklükle Alevilik arasında bağlılıktan başka bir kaynaşıklık görüyorum ve yanılmıyorum.

 

Siz özel sohbette dediniz ki; kimi tarihçilerin, yazarların da bazen kolay anladığını söylüyorsunuz fakat Anadolu’daki Alevi, Bektaşi inancının kökünün Orta Asya’dan gelen Türk töreleri ile şekillendiğini söylüyorsunuz. Aynı şekilde Balkanlar’da özellikle Bulgaristan ve özellikle Deliorman diyelim ve aynı şeyin olduğunu söylüyorsunuz. Fakat bizde daha saf ve temiz bir yapı var diyorsunuz. Deliorman Aleviliğine geçiş yapalım o konuda da fikirleriniz var, araştırmalarınız var, bu bölgedensiniz, Türk kültürüne ilginiz var, okuyorsunuz, araştırıyorsunuz, o zaman meseleyi biraz Deliorman’a çekelim bizim bu yörelerden bahsedelim?

Kış günlerinde ben cemlere giderim, babanın okuduğu gülbankların hepsini dikkatle dinlerim, çok derin mantık, çok büyük bir anlam var. Alevilik yolumuzu, görmek, anlamak isteyen kişi bir akşam ceme gelsin bizim bütün gülbanklarımızı dinlesin, birkaç tane de nefes, biraz da muhabbetlerimizi dinlesin yeterli olur, bunlar bizim en büyük değerlerimizdir. Anadolu’da olduğu gibi özelliğimiz aynı, size Nevruz Bayramını anlattım bu benim reel görüşüm.

 

Nevruz Bayramını biraz açar mısınız?

21 Mart Nevruz Bayramında, bizim Alevilere göre Kırklarda, musahibi olan canlar, çift başına kırk yumurta kaynatır. Musahibi olmayanlar yirmişer yumurta pişirir. Çift başına birer de kurban / iki ayaklı (horoz, tavuk, hindi vb.)/keserler. Cemevine toplanırlar. Önce akşam ibadeti olan cem yapılır, gülbanklar okunur. İbadet sona erince Kırklar kutlamasına geçilir.

Canlar cemevine getirdikleri yumurtaları bir yerde, kurbanları da başka bir yerde toplarlar. Kırklar bayramının kutlaması içilecek demin niyazlamasıyla başar. Tüm taliplere birer fincan üleştirilir. Baba daim gülbankını akşamın hayırına çeker. Üç sıra, beş sıra, on iki sıra… şişedeki varlığın boyutlarına göre içilir. Deyişler söylenir, yorumlar yapılır. Daim gülbankından sonra, hadım, yumurtaların toplandığı büyük kaptan birkaç yumurta, kurbanların toplandığı kaptan bir tavuk alarak, Babaya götürür. Baba niyaz gülbankını okur ve böylece tüm yiyecekler niyazlanmış olur. Peşin olarak suda pişirilmiş tavuklar parçalanır, her talibin önünde bulundurduğu kaba koyularak, üleştirilir. Yumurtalar da öyle kardeş payı edilir. Yumurtaların bir kapta, kurbanların keza başka bir kapta toplanması, Kırkların simgesi olarak algılanır. Yiyeceğini ortak kaba koyan her talip, Kırklara karışmış olur. Üleşimden sonra birer ikişer yumurta soyulur, yenir…Bunlar da sona erince, Kırklar semahı dönülür. Aslında bunun bir özelliği yoktur. Zakir sazıyla başta, ardından da Baba olmak üzere, tüm canlar ard arda dizilir ve semah edilir. Bu Kırklar semahıdır. Sonunda, Baba taliplere tarlalarına, bağlarına, bahçelerine giderek, huzurla çalışmaları için “izin-iza” müsade verir. Ertesi gün hava iyi ise çocuklar kıra çıkarak yeşillik içinde sağlık sağlamlık için tekerlenirler. Ateş yakılmaz. Bu başka bir konu.

 

Nedir köfürler?

Köfürleri ben de fazla bilmem ama köfür günleri makas ele alınmaz, iğne ele alınmaz, süt pişirilmez, elinize makas alırsanız haneye yılan gelirmiş diye birtakım inanışlar var. İşte bu yüzden köfür günleri öğleden sonra işe gidilir. Ateş atlama meselesi; bunlar hep hayvancılıkla bağlantılı. Hıdrelleze bir hafta varken Bulgarlar’ın Paskalya bayramları ile bir güne rastlar. Hıdrelleze karşı Pazar akşamı mutlaka ateş atlanır, yedi yere ateş yakılır, genç, yaşlı ve çocuklar ateş atlarlar atlayabildikleri kadar sağlık için.

 

Sağlık için yedi yere ateş yakılıyor ve yedi yerden atlanıyor?

En az üç kere atlamalı bu yedi ateşi. Ateş söndürüldükten sonra biraz kül alıp kapılara hac diyorlar ama çarpı işareti yaparlar. Bilim adamları haç dediler ve bunu Hıristiyanlıkla bağladılar. Şeytanlar haçdan da kaçarlarmış, diye inanç var. Onun için bir haç yapıyorlar, şeytanlar kaçsın diye, kümes kapılarına, ev kapılarına. Ateş el çakmağı ile yakılır, çakmak taşının üstüne kav koyulur yakılır, kibritle, sanayi ürünü çakmakla çakılmaz, doğal ateşle yakılır, çünkü doğal ateş insanı yakmıyor inanışı vardır. Ateş söndükten sonra her çocuk ve yaşlılar da bir ocak seçerler, orayı bir kapla kaparlar ertesi sabah orada kısmetini ararlar, orada bir hayvan izi varsa, çamurdan mutlaka bir hayvan geçmiştir orada toprak kurumuştur bir iz buluyor orada koyun izi mi veya bir hayvan izi mi her ne ise yani bu benim kısmetim bu koyundan veya bu inekten deniyor.

 

Gümüşhane, Şiran’dan bir inanış var; insanlar belli sülaleden insanları rüyasında veya yolda gördüğü zaman uğurlu veya uğursuz sayarlar. Türk kültürü dedik ya, inançlar farklı boyutlarıyla farklı coğrafyalarda yaşıyor.

Sultan Nevruzun ikinci elemanı Nisan’ın sonunda yapılıyor, Anadolu’da bir günde yapılıyor. Hıdrellez ise; 6 Mayıs Hıdrellezin birinci günü nişan yaparlar, maniler söylenir, salıncak yapılır, ikinci günü de vardır fakat bu unutulmaya başlanıyor; burada beşikli denir fakat onun gerçek adı Kırattır. Kırat orduyu temsil eden bir kadın kafilesi fakat önde giden bir kadının kasnaktan bir şeyler yaparlardı at koşar gibi bir durum verirlerdi kadına, bu kafilenin elebaşı olarak geçer, kafasına fes koyarlar, en güzel entarileri o kadına giydirirler ve güzel kadın seçerler. En geride gençler onlar da kara yağmurluklar giyerler, yüzlerini siyaha boyarlar, ellerindeki çubuklarla insanları çubuklarlar ama bunların hepsi sağlık için o yüzden kimse bıkmaz, böylece sokaklarda, erkeklerle elleşirler orada kadın artık erkeğin elini öpmeye müsaade ediliyor. Örneğin, sokakta bir erkek kafilesine rastlarlar. Kırat oyununu oynayan kafile, oyununu yapar, beşikli rolünde olan kız veya gelin, tüm erkeklerle elleşir. Erkekler de Kırat kafilesine para verirler. Kafilenin arkasında bir yaşlı kadın, saman taşımakta kullanılan çubuktan örülmüş bir sepet alır onu kapar. Elinde bir maşa ile Hıdrellez yapmaya gelenleri “nallar”. Ayağını sepetin üstüne basan kadın, erkek, çocuk vb. Arzu edenlerin ayak kaplarına maşa ile hafiften vurur, “nallar”. Bu sağlık ve sağlamlık için yapılır. Söz konusu Kırat kafilesi, bir ordu simgeliyor. Ben bunu Ergenekon efsanesinde, demir dağları eriterek kendi vatanlarına kavuşan Türk aşiretlerini ve onların verdiği savaşımı simgeleyen bir bayram olarak algılıyorum. Anadolu’da Nevruz bir günde yapılıyorsa, Deliorman’da elemanları, bölümleri 40 veya 45 günde yapılıyor. Yani 40 gün 40 gece bayram edilmesi meselesi. Eski Türk dininden kalan elemanlar Osmanlı zamanında, İslamiyet zamanında hep atılmaya çalışılmış. Ben öyle bir sonuca varıyorum ki Osmanlı İmparatorluğu zamanında Türk Bayramları yani Türklerin İslamiyet’i kabul etmeden önce kutladıkları bayramlar yasak edilmiş. Ben bunları görmedim, bilmiyorum fakat öyle bir sonuca varıyorum. Bulgarların bir bayramı var Şubat ayının ikinci haftası, 14 Şubat’a rastlıyor, bağcılar günü. Bağcılar gününün Hıristiyanlık’la hiçbir ilgisi yok, Bulgarlar gelmeden önce başka bir soy ve boyların bayramı imiş, fakat o soy ve boylar ile yaşamış Bulgarlar o bayramı almışlar ve saygıları var bu bayrama.

Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra eski dinlerinden kalanları unuttular. Halbuki İslamiyet’i kabul ettiği güne kadar Türklüğü ayakta tutan da eski dindir, onlara da saygı duymak gerek.

 

Siz, Deliorman’da olsun, Anadolu’da olsun Türk kültürünün esas yaşayan töreler olduğunu söylüyorsunuz. İslamiyet’le de tabii belki ilişki var ama esas Türk kültürü bu inanca hakimdir diye bir görüş savunuyorsunuz?

Evet.

 

Biraz daha İslam dini ön plana çekiliyor tabii ki Türk kültürünü tam reddetmiyor ama biraz geri itiyor. Ben inanıyorum ki; Anadolu’da, Kafkaslar’da, Rumeli’de Alevi, Bektaşi inanç kültürünü şekillendiren ana unsur Türk kültürü ve töresidir. Ve bunu da burada görüyoruz ve Şamanizm dediniz? Canlı bir şekilde eski gelenekler yaşıyor. Mesela az önce bir şey söylediniz, bozulmamış bir Deliorman dili var dediniz, onları tekrar eder misiniz, çünkü bazı bölümleri kayıtlara almadık onları özel sohbetlerimizde konuştuk.

Gagavuzlar hakkında şöyle bir fikir var; ben Keykavus ile Gagavuzlar’ın arasında bir bağlantı bulmuyorum, Cem Dergisi’nde savunulan bir görüşe göre. Burada başka görüşler var, Gagavuzlar aslında Oğuz Türklerinden Gök Oğuzlar, fakat onlara Uz demişler, bunları ben başka kaynaklarda okudum. Gagavuzların Hıristiyanlığı kabul ettikleri bir gerçek ama ne zaman kabul ettiğini bilmiyoruz, elimizde kaynak var ama o kaynakları biz araştırmadık. Osmanlılar buraya geldikten sonra Deliorman Türklerini bulmuşlar burada tabi hazır Türk, Müslüman, İslamiyet’i kabul etmiş. Buraya bir politika sonucu başka Türklerde getirmişler, bunlar çok samimi olmuşlar, Osmanlı Türkleri gelmiş buraya, Deliorman ve Dobruca Türkçesi değişmiş, daha sonra Dobruca Romanya’ya kalmış, Romanya bölümüne Türkiye’den öğretmen getirmişler, bir dönem de Bulgaristan’a da Türkiye’den öğretmen getirmişlerdi. Rusçuk demiryolu açıldıktan sonra buraya hareket başlamış, yoğun hareketle yıllar yılı Deliorman ve Dobruca Türkçe’si artık değişmiş, İstanbul diline yaklaşır gibi olmuş. Gagavuzlar Hıristiyan oldukları için Osmanlı’lar bunlarla genellikle Türkler ve Gagavuzlar alış, veriş yapmamışlar, Hıristiyan oldukları için. Bunun sayesinde şu anda Gagavuzlar’ın cemde konuştuğu Türkçe, Deliorman ve Dobruca’nın konuştuğu Türkçe’dir.

 

Siz bu törenin içindesiniz, cemlere giriyorsunuz. Temel formasyon nedir? Cem akşam okutması dediğimiz zaman temel yapı nedir, manası nedir, neyi simgeliyor. Türk kültürü diyorsunuz bir yerlerden bağlantı kuruyor musunuz?

Türk kültürü bir din değildir, bir mezheptir. Bektaşilik bir din değil, mezheptir. Türk kültürünü her şey ile bağlıyoruz ama bu adamlar ceme girdikleri zaman bizim düşündüklerimizi düşünmüyor. Bunlar Allah’a ibadet ettikleri için geliyorlar, çerağ yaktıktan sonra ne taraftan dönerse önü çerağ’a doğru oluyor ve onun için o gece kıble çerağ’dır. Bazıları halka namazı diyor, talipler el ele tutar ve en çok Allah’ı anarlar.

 

Çarşambalı dedikleriniz el ele tutarak mı cemlerini yapıyorlar?

Evet. Mutlaka el ele tutunmalı, eğer tutmazlarsa, ellerini bağlamalılar.

 

El ele bağlanmanın manası nedir?

El ele tutunmak, dirlik birlik demektir. Temiz vicdanlı demektir. Baba cem erkanına başlamadan önce tekrar sorar: Gönlünde görgüsü olan kardeş varsa, söylesin ha, söylesin Alicem kardeşler, akşam kılacağız. Canlardan her hangi biri bir başkasıyla, önemi yok, Sünnidir, Hıristiyandır… ne olursa olsun, kavga ettiyse, bir başkasını gücendirdiyse, bu birlik halkasına katılmaya hakkı yoktur. Mutlaka barışmış olmalıdır. Baba tarafından böyle bir durum duyulursa, o talibi hemen cemden durdurur. Barışmayınca ceme bırakılmaz. Bu konuda, babalarımızdan, dedelerimizden çok sayıda hikayeler de dinledik, biliyoruz.

 

Dedelik, babalık var. Ocaklar vardı Türk soyunun devamı, diyelim ki Demir Baba, Otman Baba’nın tabi ki mücerret olduğuna inanılıyor fakat Anadolu’da ise Hacı Bektaşi Veli de mücerrettir fakat onunda evli olduğuna inanılıyor. Bunun gibi Abdal Musa, Demir Baba hepsi, bu büyük bir tartışma aslında, Anadolu’da Alevi’si bütün eren ve evliyalar için evlenmiş diyorlar, büyük eren ve evliyalar evlenmişler onların soyundan gelenler, babadan oğula gele gele dedeler de o yolla bugünlere gelmişler, Anadolu Alevi’sinin kafasında en basit şekli ile bu var.

Özellikle Balkanlar’da babalık kurumları var yani soydan gelme bir zorunluluk değil, insanlar yola gönül verdikten sonra, sonradan da Bektaşi Babası olabiliyorlar, hizmet yürütebiliyorlar yani soy, mezhep önemli değil, hizmet önemli ve temelde de Balkanlarda gördüğüm yapı ile Anadolu’da gördüğüm yapının kırılma noktası burası, inanç önderleri yönünde farklılık var. İllaki Demir Baba’nın, Otman Baba’nın, Kızıldeli’nin soyu geliyor da işte o dedenin soyu oradan geliyor da onu sürdürüyor diye bir inanç yok burada, o düşünce tarzı yok. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz, dedelik, babalık, ocaklık kavramını veya büyük dergahların soyu var mı, yok mu meselesine siz ne diyorsunuz?

Efendim, sorunuzdan önce anlattıklarınız gösteriyor ki, bizim Alevilerimiz bu iddialardan çoktan uzaklaşmış. Şu anda Deliorman ve Dobruca’da bir sıra köyün, Osmanlı zamanından kalma adlarından, Alevi köyü olduğu anlaşılıyor. Maalesef, bir yandan sünnileştirme eylemleri, bir yandan veba, /biz bu hastalığa insanları kırdığı için Kıran diyoruz/, yöremizde Alevilerin sayısını hızla azaltmış. Örneğin mahallemiz 150-200 yıl önce kurulmuştur. Yerli iki aile, şimdi sülale olmak üzere, diğerleri birer aile veya tek kişi olarak, komşu köylerden gelerek yol ehilleri olarak, bir köy kurmuş. Aleviliği yaşatmışlar. Böyle bir durumda, ne ocak sözü edilir, ne de herhangi bir ulunun, evliyanın soyunun devam söz konusu olabilir. Sadece başkalarının yazdıkları kitaplarda Rumeli Alevilerinin Çelebi ocağından oldukları, bu kadar.

 

Demir Baba ile Otman Baba, siz bu ululara ne diyorsunuz?

Kutbi.

 

Kutbi olan bu zatlar kimlerdir?

Kutbi olan zatlar mucize göstermişlerdir, hepsinin mucizeleri konuşuluyor.

 

Kerametleri var. Bunlar yol aşmışlar. Mesela dervişlerini yetiştirmişler diye anlatılıyor. Kutbi denen insanların ne yaptığına inanılıyor, dergah mı kurmuşlar, insanlara örnek mi olmuşlar, derviş mi yetiştirmişler, bunların ünü neden yayılmış?

Sıradan insanlara örnek olmuşlar. Bazı akıllı olmalarıyla, bazı güçlü olmalarıyla zor durumlardan kurtulmuşlar, başkalarını da zor durumlardan kurtarmışlar. Örneğin, Demir Baba’nın fiziksel ve akıl bakımından güçlü bir kutbi olduğuna tüm yöre insanları inanır. Onun ruhuna kurbanlar kesilir, adaklar gerçekleştirilir.

 

Mesela Hakkı Saygı Baba bu inançda değil, Hakkı Baba’yı burada benimsemediler. Sadece Allah’a kurban kesilir, aman bu adak ne imiş falan gibi kendi fikirlerini burada yaymaya çalıştı.

Tekkelerimize adak yapan canlarımızın düşünceleri de Allah’tan uzak değil. Doğa üstü gücüyle Demir Baba Allah’a daha yakın kişi olarak nitelenir ve inanılır. Ancak Allah’tan başka kimseye kurban adanmaz, sözü gayet kesin, diye düşünüyorum. Bizim inançlarımız, iki artı iki eşittir dört, usulü tam kalıba giremez. Hakkı Saygı’nın bu düşüncesiyle, evliyalar, enbiyalar silsilenin üstünden geçerek, Allah’a varmak isteyen bir kul olmaktan daha öteye gidemez.

 

Ahmet Hezarfen’i o yönden takdir ediyorum çünkü Hakkı Saygı’nın bazı yönlerini o da eleştiriyor ve o görüyor. Bir de Demir Baba ve Otman Baba Velayetnameleri orijinal değil, Hakkı Saygı’nın her tarafa dağıttığı o kitapları da uydurma. Allah yardımcısı olsun?

Demir Baba Vilayetnamesi orijinal değil. Hakkı Saygı’nın anlattığı o Babai müritler, Demir Baba tekkesini zaptettikleri dönemde orada birçok şeyi değiştirdiler. Demir Baba ile Hüseyin Baba çobanları arasında çıkan çelişki tamamen bir uydurma ürünü. Bu konuda daha geniş, uzun uzadıya yazacaklarım var, lütfen bu konuda beni daha fazla konuşturmayın.

 

Buradaki sizin gördüğünüz büyük zatlar, erenlere, evliyalara buradaki insanların bağlılığı çok büyük yani kurbanı kesiyorsa oradaki zata kesiyor.

Oradaki zata kesmesi de, Allah’a yakın olduğu için ona kesiyor

 

Yine de ona kesiyor direk olarak Allah’a kesmiyor. Hekim Ali Baba, Demir Baba, Hüseyin Baba, Musa Baba ve diğerleri de var, fakat siz diyorsunuz ki; dedeler veya babalar Çarşambalı ve Pazarteliler diyorsunuz?

Çarşamba Cuma; Pazartesi Cuma günleri cem yapılıyor.

 

Cuma derken, Cuma akşamı mı, Perşembe akşamı mı?

Biz de Perşembe akşamı yapılır ama Cuma derler.

 

Pazarteliler ile Çarşambalılar arasında gördüğüm kadar derin fark yok ve illa benim soyum şuradan geldi diye bir inanç yok galiba, var mı?

Pazartelilerle Çarşambalılar arasında kız alma verme vardır. İç güveysi alma verme vardır. Bu bakımdan, soyuna bağlı olma iddasında bulunmak, olanaksızdır. Ve daha derin çapta da, soyun bağlı olma olanakları yoktur. Bunun nedenlerini daha önce anlatmıştım.

 

Türkiye’deki dedeler ile babalar arasındaki en büyük fark; Oradaki dedeler mutlaka derler ki ben şuraya bağlıyım diyor, ben Abdal Musa’dan geldim, ben Ağuçan’dan Hıdır Abdal’dan geldim, ben Baba Mansur’dan geldim, kendini bir yere bağlama eğilimi var. Ve o soydan geldim diye, söylüyorlar. Burada öyle bir şey yok?

 

Bu bir gelenek meselesi. Bizim Alevilerimizde nerden geldin sorunu yoktur. Nereye bağlı sorunu vardır. Mesim Mahalle’li, Murtaza Baba’nın anlattığına göre, Pazarteliler Otman Baba’ya bağlı, Çarşambalılar ise, Kazcılar’lı Aliş Baba’nın dediğine göre Seyid Ali Sultan’a bağlıdır.

 

Bir özellik daha var dikkatimi çekti, belli sülaleden olanlar belli bir babaya bağlı genellikle o sülale o babaya bağlanır.

Bir babanın 25 çift talibi toplandı, baba Hakk’a yürüdükten sonra bir babanın 3 oğlu var diyelim veya iki kardeş ikisinin de 4 oğlu var, hepsi de evli bunların hepsi de talip, düşünüyorlar diyorlar ki, cem çok kalabalık oldu, biz kaç kişiyiz sen 3 çift, sen 4 çift, 7 çift oldu, babalar da 2 oldu mu 9 çift, bunlar aralarında bir baba seçerler, derler ki biz ayrılıyoruz. Bu kendiliğinden soy ayrılığıdır.

 

Bir babadan sonra, baba seçiminde onun oğulları öncülüğe mi sahip?

Evet, öncülüğe sahip. Hatır için de olsa seçerler.

 

Bu bölgede mi geçerli?

Bu köy için geçerli.

 

Yani bir baba Hakk’a yürüdüğü zaman onun çocukları seçilmeye daha yakın?

İsterse, öncelik var.

 

Geçen sene saptadıklarımı ölçüyorum sizinle, doğru mu yanlış mı yazmışım. İki genç evlendi musahiplik kavline girdi, aynı sülaleden olan babaya başvurdu ve oraya girdi böylelikle çoğaldı, baba öldüğü zaman onun oğluna öneriliyor kabul ederse oluyor, etmezse ne oluyor?

Genellikle kabul etmiyor.

 

Neden kabul etmiyor?

Çünkü babası 25 yıl babalık yapmıştır, onun hizmetinde bulunmuştur, bunun hizmeti ağırdır. Babalar genellikle cem ayinlerini büyük odalarda yaparlar, bu yıllardır devam etmiştir yorulmuştur, onun oğlu babalığı kabul etmesi için önce bacısına sorar, nasıl dayanabilir miyiz? der. Fakat bacı Hakk’a yürüyen babanın gelini olduğu için yorulmuştur, der ki; bir başkası olsun.

 

12 hizmet mutlaka olacak, talip çok olmasa bile hizmetler yürüyecek. 12 hizmet sahibi olan insanlar genellikle aynı insanlar mı oluyor?

Prensip olarak bir kişiye iki hizmet yüklenmez. Fakat cem sırasında mumcu çerağı uyarır, sakkacı su testisini gezdirir, gözcü de sakka işi yapabilir. Sofra hizmetini hadımlar yapar. Fakat hadım yaşlı ise onun bacısı da yaşlıdır, o zaman genç olanlar kalkar hadımın hizmetini yaparlar.

 

12 hizmetin önem sırası var mı? Sanki çerağcı, zakir ve gözcü daha bir önem arz ediyor?

Önem sırasında bunların öncelikleri vardır. Gözcü ile baba arasında bir diyalog vardır, çerağcı gelir duasını okur, sonra çerağı dinlendirir, sakka testisini gezdirir.

 

Bir baba Hakk’a yürüdüğü zaman onun yerine geçecek kişinin belli özellikleri olması gerekiyor bu şartlar nelerdir?

Böyle şartlar aranmaz oldu, çünkü baba zor bulunuyor. Aklı başında olması gerek.

 

Yeni bir kişinin, baba olabilmesi için zakirlik ve çerağ hizmetini yapması gerekiyor mu?

Musahip olan her talibe hizmet verilmesi şarttır. Bu bakımdan, Baba olacak kişiye başka şart koşulmaz. Aklıbaşında olsun dedik. Okuma yazma bilmeden, Baba’nın görevinde olan tüm gülbankları hiç yanlışsız bilen, okuyan Babalar vardı, şimdi de bulunuyor. Diyelim ki 30 çift var o zaman ne olacak?

O zaman birden fazla hizmet alacaklar. İki hadım olabilir, üç hadım olur.

 

Hadım nedir?

Sofra kuranlar, yemek hazırlayanlar, aş evinde aşları pişirenler.

 

Zakirlik yapanlardan baba olur genelde diye bir kural var mı?

Öyle bir kural yok.

 

Daha fazla şansı var mı?

Kendi isteğine bağlı.

 

Belli yörede böyle imiş. Salmanlar’dan Süleyman Dede’den öğrendik ki analar da esas hizmetleri yürütmüşler?

Hadım olan kişinin bacısı yemek yapıyor.

 

Lokma dağıtılma olayı belli zamanlarda mı oluyor?

Belli bayramlarda oluyor. Bizim en büyük bayramımız Nevruz, ama biz ona Nevruz demiyoruz, bizim ihtiyarlar Nevruz sözünü bilmiyorlar, Sünnilerden gizlemek için Nevruz diyorlar.

 

Ne idi ismi?

Kırklar.

 

Deliorman’da mı böyle yoksa belli yörelerde mi?

Burada böyle, belki Adaköy’de de böyledir, biz Kırklar diyoruz.

 

On İki İmam Kurbanı ne zaman kesiliyor?

Cemiyetlerde kesiliyor, cemlerde dört ayaklı kesilmez, Kurban Bayramında kesilir.

 

Cemiyet dediğiniz?

Hakk’a yürüyen kişinin, ölümünün 7, 40 günü ve altıncı ayının ve yılının cemiyetlerinde, yeni ev yaptıran canlar ev kurbanı cemiyeti yaparlar, kırsal işlerinin huzurlu tamamlamasından memnun olanlar, harman bittisi cemiyeti yaparlar, yeni doğan çocuklara ad koyma cemiyeti ve başka cemiyetlerde dört ayaklı kurban kesilir. Bu On İki İmamlar kurbanı olduğu için, Baba okuduğu gülbankın uygun bir yerinde, burada bilinen duvezdehi okur.

 

Cemiyet ölen kişinin evinde mi yapılır?

Evet, o evde yapılır.

 

Talip dediğimiz kişiler, musahipliler yani cemiyet içerisinde herkes bir babaya bağlı olduğu için oraya giren herkes doğal bir baba adayı. Musahipli olan, cem cemaatin içine giren her insan bir baba adayı oluyor. Türkiye’de talip hiçbir zaman dede olamaz. Türkiye’de ki Alevilik ile Balkanlar’da ki en büyük fark budur. Babalık, ocak, dedebaba ve talip ile dede arasındaki büyük ilişki, çok derin bir fark Anadolu ile burası arasında. Anadolu’da talip taliptir, talipten ileri gidemez, dede otorite, dede her şeydir.

26 tane baba var bütün açıkta kalan canlar o babalara bağlı mı?

Açıkta kalan var.

 

Niye böyle oluyor bu işler?

Baba bulamıyorlar.

 

Bir babaya bağlı olmayınca bağımsız kalıyorlar?

Bağımsız kalıyor ve yıllarca burada da devam ediyor.

 

O cemin içine girmemiş oluyor?

Babalar arasında bir de başka inanç var; eğer bir talip babasız kalırsa diğeri kendi cemine almazsa günahı boynuna girecek diyorlar, bir de o cemin dağılmasına çok büyük sebep oluyor yani cemi dağıtmak günah.

 

Ne olacak?

Bizim önceden bir babamız vardı, Salih Baba, onun evli kızı geldi Türkiye’den dedi ki biz sizin ceminize girmek istiyoruz, bu benim babamın cemidir, biz ceme girelim de burada musahip olacağız dediler, bizim ceme almadılar. Onları daha sonra Aliş Baba aldı cemine.

 

Karalar, Dulova, Akkadınlar, Eskişehir Sücaattin Veli, Hakkı Baba, Abdullah Baba Babai Babası olarak kendilerini anlatıyorlar, nedir Babai Babası?

Balkanlar’da Bektaşilik’ten başka hiçbir tarikat yok, bunlar Sultan Mahmut zamanında başlayarak Aleviliğin bir kısmı Sünnileştirilmiş, bir kısmı Nakşileştirilmeye çalıştırılmış fakat Sultan Mahmut’un fermanı uzun sürmemiş yarıda kalmış, Ceferler’de ki Mesim Mahallesi bunların kalıntıları. Aslında onların geçmişi hep Bektaşi, bunlarla ilgili hikayeler çok.

 

Torlaklar, Vatora köyleri var, bunlar ne?

Bunlar Sünni köyleri.

 

Böyle bir günün akşamında yoğun yağmur altında tüm Tutrakan yağmur içindeyken yolda sohbet ederek geldik Veysel ile beraber. Yani Hekim Ali Baba, Yeniceköy ve Tutrakan. Bugün Sabri Baba’nın Türbesi’ni gördük, meydan evini gördük onun soyundan geldiğini söyleyen Sabriye Hanım ve onun çocukları Tezgül ve onun eşi Yablonovo’dan Seyrani Çavuş ile tanışma olanağına sahip olduk. Siz de hem bu inancın içinde, hem cemin ve cemaatin içinde olan hem de okuyan, araştıran bir insan olarak bize yardımcı olacaksınız ve oluyorsunuz, birtakım bilgileri rahatlıkla elde edebiliyoruz.

Dün benim için büyük bir mutluluktu bir Alevi Bektaşi insanı olarak o mutluluğu içimde hissettim ve bir ayrıcalığını da gördüm insanlar birbirinden ayrılmaz ama işte biz öyleyiz. Kimliğimizden dolayı her zaman dışlanacak değiliz ya bazen de mutlu oluyoruz, Alevi olmamın da yardımıyla burada ilk defa bu köyde bir ceme dahil olma onuruna eriştim onun için çok sevindim, duygulandım. Baştan sona bunları birkaç kere izleyeceğim, kavrayacağım çünkü her birinin bir manası vardır tabii Anadolu’da da cemlere sürekli giren bir insan olarak ilk defa giren yada bir Sünni kökenli olan yada olaya yeni başlayan bir insan gibi algılamadım elbette. Her babanın cemine giriş özellikle Deliorman’da daha önce bilinmeyen, tanınmayan bir yerde bulunmak benim için bir zevk. Her şeyden önce siz de ceme dahil olanlardan birisiniz, ceme dahil olmanın daha doğrusu Bektaşi inancını yaşayabilmenin koşulu ceme dahil olmak herhalde?

Ceme dahil olmak için ilk önce bacısı olacak, sonra Alevilik niteliği anadan, babadan gelmiş olmalı. Baba oğlunu evlendirdikten sonra mutlaka onu ceme getirmek ister, hatta düğün yapıldıktan sonra fazla ara vermeden ceme alırlar. Baba onlara bir mürşit seçer, her talibin bir mürşidi vardır bizim anlayışımıza göre.

 

Rehber, tabii ben burada kullanılan dili kullanacağım siz burada mürşide, rehber diyorsunuz.

Cem ayini başlamadan önce bu çift kapının dışında bekler, içeride baba ve ileri gelen talipler konuşurlar, bu yeni gelen talibi kime verelim, bu yeni talibe mürşit kimi yapalım anlamında belirlerler sonra erkek yalnız, bacısı katılmaz çıkar dışarı, onları biraz tarif eder. Aslında ana babalar onları evde hazırlamışlardır. Ama mürşit olacak kişi onları bir defa daha uyarır. İçeri girdikten sonra, diğer talipler gibi hal sorarlar kalkarlar bir yerlere otururlar, sonra onları ceme kabul ederler.

 

Daha önceden ceme dahil olan insanlar tecrübeli daha doğrusu hizmet sahibi çünkü cem hizmetle yürür ve hizmeti de ceme dahil olan canlar yapar ve istisnasız bütün canlar hizmet alır. Bir kişinin ceme girmesi için bu şartlardan sonra hizmet alabilmesi için de ceme girdikten sonra musahip olması gerekli mi?

Bir talibin hizmet alabilmesi için musahip olması şarttır. Musahip olan talibe, arası uzamadan hizmet verilmesi de şarttır. Musahip olan canların her biri hizmet sahibidir.

 

15 veya 20 çift talibi var bir babanın, her musahipli talip de görev alacağına göre bir hizmeti birden çok can yapabilir mi?

Yeni talip sıranın sonuna oturur. Erkek, erkeklerin sırasına, eşi bacıların sırasına ve cem ayinine toplanıp el ele verince, ikisi yan yana gelir. Musahip olana kadar, genç canların hakları sınırlıdır. Canlar, kırkı günde bir, günahlardan temizlemek üzere tariklenirken, musahip olanlara beş değnek çekilir, olmayanlara üç değnek. Tariklenme ayininin sonunda lokma yenir, burada lokmaya tercüman denir. Musahip olmayan canların lokma yemeye hakkı yoktur. Diğerleri tercüman yerken, onlar dışarıya çıkar. Musahipsiz aile bu durmunu fazla uzatırsa, ondan sonra ceme gelen bir başkası musahip olur ve ondan önce hizmet alabilir. Musahip olmayınca, talibin hizmet almaya da hakkı yoktur. Bir dönem gelir, tüm taliplerin hizmetlerini birer derece yükseltirler. Buna, kater oynatmak denir. Bu, büyük cemlerde uygulanır. Hizmetler ateşçilikten başlar. Gözcü, çareğcı, sakka, mumcu, hadim, tarikçi, zakir ve Baba olmak üzere, Babadan gayri, tüm hizmetler talipler tarafından görülür. Yeni talipler yavaş yavaş hizmetinde ilerler, yaşlılar hakkın rahmetine kavuştukça, yerleri daha genç talipler tarafından alınır. Böylece cemler bir arı kovanı gibi tazelenir, yaşar, gider.

 

Hizmetleri erkekler mi alıyordu?

Bu hizmetleri erkekler alıyor, fakat bacıya da erkeğin hizmetine göre hizmet veriliyor. Örneğin, hadımların, ateşçilerin hizmetine biraz kadınlar karışabilir. Kadınlar da genellikle erkeklerin sırasına göre oturulurlar. Bunlardan yalnızca hadım bacıları yemek hazırlamakta iş görürler.

 

Her hizmet sahibi kendi gülbankını biliyor. Baba bütün hizmet sahiplerinin dualarını ve hizmet yapılarını biliyor. Buradan şu sonuç çıkıyor, baba olacak kişinin seçiminde herhalde bütün görevleri yerine getirebilmenin ağırlığı mı aranıyor yani bilgi, tecrübe mi aranıyor? Bir babanın daha şanslı olabilmesinin faktörleri nelerdir?

Baba olmayı kim isterse o alabilir.

 

Ama yapamayacak bir insana da vermezler herhalde?

Evet, öyledir. Vermezler. Babanın tüm gülbankları ve cem ayininde gerçekleştirilen yapıyı bilmesi şöyle: Bir sıra vardır. Her hizmetin gülbankı ve her gülbankın cem ayini sırasında yeri vardır. Baba bunları bilmesi de, en iyi durumlarda haftada iki kez veya üç kez veya yaz günleri ayda bir kez tekrarlayınca, bilmemesi, bellememesi olanaksız. Onun için ben, Baba olacak kişi aklıbaşında olsun, diye tekrarlayıp duruyorum.

 

Bu insanlar cem içerisinde bulunduklarına göre, hizmet aldıklarına göre artık cemlerde buluna buluna diğer hizmet sahiplerinin hizmetlerini yapabilecek duruma geliyorlar zaten kademe atlama gibi hizmetlerde de aktarma yapılıyor.

Evet.

 

Akşam kılma dediğiniz, bütün canlar akşam toplanıyor babanın duasıyla birlikte yapılıyor.

Gözcü ile diyalog devam ederken gönlünde görgüsü olan kardeş varsa söylesin diyor, herkes oraya gönlünü temizleyerek geliyor, eğer bir problem varsa orada söylemeli. Eğer iki kişi kavga ettiyse önce aralarında anlaşsın ondan sonra baba akşam namazını kıldırıyor. Sonunda baba diyor ki, kim bunu söylemezse vebali boynunda olsun ve ondan sonra akşam kılınıyor. Akşam gülbankı bittikten sonra biz içkiye başlarız ama her akşam böyle değil biz sizin için bir bayram temsili diye böyle yaptık. Cem ayini bittikten sonra öyle bir diyalog tekrar vardır dikkat ettiyseniz. Çırağı dinlendirmeden önce bu diyalogla kapanıyor, Çarşamba ve Cuma geceleri yapılan bu ayinlerde dem yoktur.

 

Dolunun yeri nedir bayramın dışında?

Bayram dışında, dolunun yeri yoktur, bayram olmalı ki dem olmalı, üçler geldikten sonra üç sıra dem içildikten sonra üçlere girilir, üçüncü sıraya geldikten sonra zakir, Kul Himmet’ten üçler nefesini okur, kadınlar başka nefesler söyler, herhangi bir nefesin yorumu yapılır.

 

Dün akşam, bayram temsili dediğimiz belli günlerde yapılan ayinin dışında Çarşamba ve Cuma akşamları yapılan bu cemde temel olarak taliplerin cemevine girişi, babayı ve postu selamlamaları, yerlerini almalarını, akşam kılma, burada zakir çok önemlidir, ana yapılarıyla böyle midir?

Taliplerin Çarşamba ve Cuma geceleri toplanmaları Allah’a bir niyaz ve ibadet, bütün uluları bu gülbanklarda anıyoruz. Saki Kevser, Ali-ül Murteza’nın aşkına Allah diyelim Allah, Hatice’yi, Fatmayı sevenler adına Allah diyelim. Allah, On Dört Masum Pak, şah talibanın aşkına Allah diyelim; Allah, baba Allah diyelim, Allah derken bütün talipler de Allah Allah diye tekrarlar.

 

Anadolu’daki Alevilik ile Balkanlar’daki Alevilik arasında farklar var. Ben bunu görebiliyorum, ama burada Alevilik yitirilmemiş. Burada hangi cemlerde, ne zaman, niçin dem alınır?

Bütün cemlerde aynı biçimde dem alınır hiçbir değişiklik yoktur. Taliplere 3 sıra dem verildikten sonra zakir dile gelir, üçler nefesini okur. Sonra diğer kadınlarda dile gelir ve mecburi olarak bütün canlara doluya gidilir, doluya gidilmeyen hiçbir erkek bırakılmaz, önce babanın bacısı zakir’e doluya gider, zakir’in bacısı babaya doluya gider işte böyle devam eder ama kimse kendi kocasına doluya gitmez, üçlerde mutlaka erkeklere doluya gidilmeli. Dolunun duasını okuyayım; Bismişah Allah Allah hü, dolun dolum olsun, kalbin nur olsun, Fatma Ana’nın şifayeti olsun, Allah isteğini muradını versin, gerçek erlerin demine, pirimiz Murtaza Ali’nin keremine ya Ali hü. Beşler geldi, yediler geldi diyelim, birbirinin ayrıca gülbankları vardır, okunur.

 

O duaları biliyor musunuz?

Onları sonra söyleyeceğim. Kız kardeşler ağabeylerine doluya giderler, musahipler birbirlerinin kocalarına doluya giderler. Bu beşlere kadar, yedilere kadar böylece devam eder. Pirimiz Murtaza Ali’nin keremine çekilir. Yediler geldikten sonra yine aynı, dolun dolum olsun, kalbim nur olsun, Fatma Ana’nın şifayeti olsun, isteyenin muradını versin, gerçek erlerin demine, Seyit Ali Sultan’ın keremine ya Ali hü. Bu on ikilere kadar böylece devam eder. Bizim dedelere sordum neden yedilerde Seyit Ali Sultan’ın keremine çekiliyor, bizim Demir Baba Sultanımız var, Ali Baba Sultanımız var? dedim. Balkanlar’da ilk kutbi Seyit Ali Sultan olduğu için onun keremine çekiliyor, dediler. Sıra itibarı ile içki devam ediyor On ikilere geldikten sonra On İki İmamlar’ın keremine ya Ali hü, denir. Bittikten sonra muhabbet başlar. Burada çocuk doğduğu zaman ad koyma cemiyeti de yaparlar, matem cemiyetleri var… Ama diğer yandan sevinç cemiyetleri de yaparlar.

 

Çarşamba ve Cuma akşamlarına denk geliyor bu muhabbetler, ona mı denk getiriyorlar?

Genellikle cem yapıldığı gecelere rastlatılır. Bir talip, cemiyet yaptığı zaman, mensup olduğu cemin tüm canlarını çağırır. Bu bir şarttır. Diğer cemlerden akrabalarını da davet eder. Baba cemiyet gecesi orada bulunduğuna göre, cem ayini orada yapılır ve sonra cemiyet muhabbeti tutulur. Ancak cemiyetin sadece cem ayini yapıldığı geceler çağrılması, şart değildir. Cumartesi ve salı gecenin dışında, her gece cemiyet yapılabilir. Her cemiyette, cem ayini düzenlenir, aslında ane sahibinin isteği budur. Her cemiyetin nedenine göre nefesler okunur.

 

Nefesler de farklı dedik öyle mi?

Nefesler de farklıdır. Hüzünlü cemiyetlerde okunan nefeslerde, hüzünlü konulu nefesler okunur. Ad koyma cemiyetlerinde, söylenebilecek çocuk nefeslerimiz var. Ev çıkması, ev kurbanı, harman bittisi gibi cemiyetlerde konu tamamen değişir. Nefesin dörtlüklerinde gül, gülistan, bülbül sözleri tekrarlanıyorsa, muhabbette bulunanlar, hemen aralarında birbirlerinle niyaz ederler. Bu ölü cemiyetlerinde asla olmaz.

 

Bu bilgileri ilk kaynağından alıyoruz. Cem ve cemiyet birbirinden farklı onu anladım. Yüzyılların getirdiği birikimler her şeyi birbirinden ayırmış sevinçli, hüzünlü veya günün anlamına göre yapılacak işler, hizmetler değişiyor. Analar dediğimiz, bacılar dediğimiz cemin ayrılmaz parçaları da cem içerisinde nefesler söylüyorlar bu bir güzellik.

Bildiğimiz üzere Alevilikte kadınla erkeğin hep beraber ibadet etmesi durumu, Ahmet Yesevi zamanından başlangıç veriyor. Anadolu’da neden ayrıdır, ne derece ayrıdır, yine de bilmem.

 

Anadolu’daki sistemin tersini görüyorum burada, Anadolu’da dedelik var burada ise babalık var ve bir de babalık babadan oğula geçmiyor gördüğüm kadarıyla. Sizde bir baba torunu olarak göreceksiniz, söyleyeceksiniz. Babanın köy içerisinde, cemin dışında sosyal bir rolü var mı?

Hem var diyebiliriz hem de yok diyebiliriz. Bu biraz babanın kendisine bağlı.

 

15, 30, 40 çift talibi olan bir insan, daha çok belli bir sülaleden olanlar bir babanın ceminde kümelenmeye gidiyorlar. Buradaki Alevilerin soy kütüğü birbirini devam ettirerek mi gidiyor?

Bizim Pireler sülalesi vardır, çok büyük bir sülale. Komşu köyden bir dul kadın oğlu ile beraber buraya kocaya gelmiş, oğlu büyümüş, aile yetiştirmiş bütün Pireler ondan türemiş. Serçeler sülalesi gelme, onlar da çok kalabalıktır. Bir zamanlar burada veba diye bir hastalık gelmiş, bir un çuvalı dokuz hane değiştirmiş. Bütün aile efradı ölmüş, komşu gitmiş un çuvalını almış eve getirmiş ondan ekmek yapmaya başlamış ve o aile de ölmüş. Bir un çuvalı dokuz tane hane değiştirmiş ve böyle hallerde genellikle insanlar köylerini değiştiriyorlar, bizim Alevi mahallesi yeni bir mahalle insanlar da yeni. 1826 yıllarında Sultan Mahmut zamanında burada insanlar varmış ama daha ötesini bilen yok.

 

Mezarlıklara bakılıyor mu?

Mezarlıklar da yeni.

 

Bu köyde kaç tane sülale var?

Celiller, Himmetler, Pireler, Serçeler, Keleşler…

 

Buradaki babalar daha ziyade sülalelerin kendi içinden çıkıyor ama istisnalar da oluyor mu?

İstisnalar oluyor.

 

Buradaki Çarşambalı erkanları ile diğer civar köylerdeki Çarşambalı erkanlar arasında fark oluyor mu?

Gülbanklar değişmiyor, muhabbetler değişmiyor, üçler, beşler, yediler, on ikilere kadar değişmiyor, dem içme, doluya gitme bunlar değişmiyor. Yalnız çırağ uyarırken yerden götürüyor, mumcu yerden çırağı götürdükten sonra çırak artık çıraktır bütün herkes oraya döner ama bazı yerlerde çıraktan yere görüşüyorlar. Cem ayini senaryosu ayrı, gülbanklarında adlarını andıkları evliyalar ayrı.

 

Buradaki babalar bir başka üst makama bağlılar mı?

Daha önceki yıllarda bir bölük Alevi babalarının üstazı var, üstaz üstat demektir. Başka bir yerde, başka bir Bektaşi grubunun ayrı üstazı var diyelim, Adaköy, Bisertsi, Sevar, bu köylerin üstazı Sevar’da. Üstazın görevi nedir? Onu anlatayım; herhangi bir baba Hakk’ın rahmetine kavuştuğu zaman o cemde bir baba seçerler fakat üstaz gereken ayini yapmayınca o baba sayılmaz, baba dikmek derler. Sadece üstazın yeni baba dikmeye hakkı vardır. Üstaz kendi mürşidini yanına alarak ceme gider üstazı diker sonra baba düğünü yapılır, talipler tekrar bu babaya talip olurlar her biri bir şişe dem ile bir kurban keser yani yeni babaya talip olabilmek için. Sonra yemesi, içmesi ile bir baba düğünü yapılır, üstazın birinci görevi budur. Üstazın ikinci görevi ise, her yıl bacısı ile, kendisine tabi olan cemleri ziyaret eder, niyaz parası toplar.

Her aile gidip ona peşinen bir para veriyor, biz buna niyaz diyoruz. Bu paralar toplandıktan sonra biz hangi tekkeye bağlıysak oraya gitmeli, Yunanistan’a Kızıldeli’ye birkaç kez niyaz götürmüşler, İstanbul’a götürülmüş, Hacı Bektaş tekkesine gönderilmiş ama o paralar oraya varamadığı için sonra sınır koydular daha sonraları niyaz toplamayı kaldırdılar.

 

Burada ne anlatırlar, halk daha çok Demir Baba’yı ne diye sever?

Gülbanklarımızda var onlar hakkında, hepsinden medet umuyorlar onun için adaklar yaparlar.

 

Buradaki insanlar babalar da dahil olmak üzere önemli bir kesim, Deliorman’da bir zafere karşı bir adak, bir dilek kurbanı kesmeyi çok iyi karşılıyorlar ve kurban bayramından kesilen kurbanın dışında insanlar da gidip oralarda kesiyorlar kurbanı, o ulu zatların yüzü suyu hürmetine oralara giden de oluyor. Günlük konuşmalara yansıyor mu bu, örneğin; Demir Baba yardımcımız ola gibi?

Dahası var. Demir Baba’nın efsanesiyle ilgili bazı olayların halk deyimlerine geçmesi gibi. Örneğin, Rus ordusunun Demir Baba dergahına bir inmesi vardır. Ordu oraya konuklandığı zaman, komutanları Demir Baba’dan atlarını doyurmak için arpa ister, askerlerini doyurmak için yemek ister. Demir Baba da bir çuval arpa getirir, küçük bir kazan da yahni. – Baba, der Rus komutanı, bir çuval arpa ile bu kadar at, bir küçük kazan yahni ile bir ordu doyurulur mu? Demir Baba, kendini bozuntuya vermeden, bir deneyin, der. Eğer doymazsanız, bana şikayet edersiniz. Ruslar bütün atları doyurmuşlar, çuvalda arpa bitmemiş. Tüm askerleri doyurmuşlar, yahni bitmemiş. Sözüme geleyim, bir sofrada yemeklerden bir bitmediği zaman, bu Demir Baba’nın yahnisine döndü, derler ve bu bir deyim durumuna gelmiştir. Alevi kesimlerde bu deyim sık sık kullanılır. Efendim, bir söyleşide anlatacaklarım bu kadar. Ben bu insanların arasında yaşadığıma göre, daha bir sıra ayrıntılar göreceğim, hayat tecrübemize, bilgimize, mantığımıza göre algılayıp, bundan böyle diğer yazılarımda kaleme alacağım.

 

Gazeteci,

17. 06. 2001 ve 20. 6. 2001’de Bulgaristan, Razgrat, Kazcılar’da, kendi evinde yapılan söyleşiler.