Ali Koç Dede Yolundan, Hüseyin Marangoz Dede’yle Söyleşi

Ali Koç Dede Yolundan

Hüseyin Marangoz Dede’yle Söyleşi

 

Sevgili erenler bize yaşamınızdan bahseder misiniz?

 

Ben Hüseyin Marangoz olarak Alvanlar’da 1934 yılında doğdum. Ali Koç soyundan dünyaya gelmişim. Büyük dedemin adı Hüseyin, dedemin adı Ali, babamın adı Mustafa. Ben Ali Koç Dede’min on altıcı kuşaktan torunuyum. Ali Dedem Bulgaristan’da hayatın güçleştiğini görünce Türkiye’ye 1928’de göç etmiş. Göç ettikten sonra Lüleburgaz Umurca Köyü’ne yerleşmiş. Babam 1934 yılında yıl başı gecesi Türkiye’ye gelmiş ve ocak on veya on ikisinde dedem babamın tacını giydirmiş. Babam üç ay Türkiye’de kaldıktan sonra tekrar Bulgaristan’a dönüp dedelik yapmaya başlamış. Ben de bu zaman zarfında üç dört yaşlarında bir çocukmuşum. Tekkede doğmuş, tekkede büyümüş bir oğlan olarak 1978 yılına kadar Bulgaristan’da yaşadım. 1973 yılına kadar da babamla birlikte kaldım. Babam Hakk’a yürüdükten sonra, 78 yılında, Bulgaristan’da Türklerin isimlerinin değiştirilmesi ve Türklere Bulgar isimlerinin verilip kabul ettirilmek istenmesi nedeniyle göç ettim. Türkiye’ye ağabeymin yanına geldim. 1950 yılında Hamza Koçerdin, abim, Türkiye’ye göç etmişti ve babam da onun tacını giydirmişti. Umurca’da yaşayan Ali Dede’m 1940 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu. 1996 senesinde abim Hamza Koçerdi tarafından tacım giydirildi. O günden bugüne Murat’lı dedelik görevini yapmaktayım.

 

Ali Koç hakkında neler söylersiniz?

 

Ali Koç dedem ilk olarak orduda bir subay olarak çalışmış, Bursa’nın fethine katılmış, orduda görev almış, Bursa’nın fethinde zafer kazanılınca bir koç bulalım da keselim, demişler. Ali dedem, beni kesin, ben böyle bir kasaba için kurban olurum, demiş. O günün Bursa’yı fetheden hükümdar, hey koçum sen bana çok lazımsın, seni bir Bursa için kurban edemem, sen bana daha ne kaleler fethedeceksin, demiş. Bu günden sonra dedemin adı Ali Koç olarak kalmış. Ve Bursa’yı fethettikten sonra Lapseki’den, Eceabat’tan beri yakaya, yani Rumeli’ye geçmişler. Oradan Koru Yaylası’na (Koru Dağlarının Eteğinde, Çanakkale tarafında) çadır kurmuşlar. Çadırın üstünde erkan yürütmüşler. Oradan ilerleye ilerleye Dimetoka’ya gelmişler. Dimetoka kralına Müslümanlığı kabul ediyor musun, yoksa savaşalım mı seninle?, demişler. O da bana horoz ötüşünü kadar mühlet verin, düşünme fırsatı verin demiş. Niyeti kaleyi terk edip gitmekmiş. Dedem yatsı namazını kılınca ne durursunuz ya mübarek horozlar ötüşsenize demiş. Hemen horozlar o anda ötüşmeye başlamışlar. O günden bugüne kadar Dimetoka’nın horozları yatsı namazdan sonra millet namazdan çıkarken ötüşürlermiş. Dedem hemen kapısına dayanıp, horozlar öttü, ne düşünürsünüz, demiş. O da horozlar bugüne kadar hiç bu zamanda ötmedi, sizler gerçek kişilersiniz, Müslümanlığı kabul ediyom, demiş. Dimetoka’nın fethi bu kadar kolay olmuş.

Ali Koç Dede’nin büyük bir arazisi varmış. Niğbolu’da büyük bir vakıf arazisi varmış. Oraya gelen Osmanlı ordusunu ağarlarmış. Onların yemesi içmesi, hayvanlarının bakımı buradaki dergah tarafından karşılanırmış, Avrupa’ya giden ordu burada dinlenirmiş.

Zaten Osmanlı Arşivlerindeki belgeler, yazışmalar Ali Koç Dede’nin arazileri hakkında bilgi vermektedir.

Hacı Bektaş Veli Dergahı’nın kayıtları, kitapları yok edildiği için herkes bir şey uydurmuş. Hacı Bektaş Veli aslında evlidir. Onu mücerret olarak gösteriyorlar, biz buna inanmıyoruz.

Hacı Bektaş’ın üç oğlu var ama bir de Bektaş Dede var. O da dördüncüsü müdür tam bilemiyoruz. Bu konuda bir nefes de var;

 

Yine imam nesli zuhura geldi

Biri Elmalı’da, biri Bursa’da kaldı

En küçük kardeşim Urumu aldı

Gel sana methettiğim Kızıldelidir (Seyit Ali’dir)

 

Timurtaş, Hıdır Lale, Kızıldeli. Ali Koç Dede Kızıldeli (Seyyid Ali) Sultan’ın oğludur. Bizim bildiğimiz kayıtlar böyledir. Hacı Bektaş Veli’nin soyu Musa’yı Kazım’a çıkmaktadır.

Ali Koç Baba’nın müsahibi Alvanlar Köyü’nde Hasan Dede diye bir türbe var, onu biliyoruz. Kurak geçen senelerde de oraya gidip yağmur duası yapılınca mutlaka yağmurun yağdığını görürüz.

Ali Koç Dedemin türbesinin önünden batıya doğru bakılınca Niğbolu Kalesinin kale kapısı görülmektedir. Ben oraya çıkıp gezdim. Kalenin duvarları çok sağlam. Kalenin kapıları da meşe ağacından üstünde de parçalanmasın diye, iki el büyüklüğünde lama demirlerle kalenin dış yüzüne gelen kısmı kaplı. Kalenin duvarları dört beş metre vardır. Kale kapısını kırmasınlar diye arkasında dayanak olması için yirmi beşe yirmi beş büyüklüğünde duvar içinde boşluk var. Demek ki o boşluğa sürgüler geliyor, yani odun parçası konuluyormuş.

 

Onun birlikte kimler varmış?

 

Onun babası Seyyid Ali (Kızıldeli) Sultan ve diğer erenler varmış. Kızıldeli Sultan Çanakkale’yi geçerken eteğindeki toprağı denize atmış, orayı yürüyerek geçmiştir.

 

Erenlerden bir de Demir Baba varmış?

 

Akyazılı Sultan’ın bir dervişi varmış. İsmi Hacı Ali imiş. Mücerretmiş, hayatını Akyazılı Sultan Dergahı’nda hizmete adamış. Bir gün Akyazılı Sultan Ya Hacı Ali senin evlenmen lazım.  O da ben hayatımı sana adadım, ben hayatımı sana hizmetle, dergaha hizmetle geçireceğim, demiş. Tamam ama senin evlenmen lazım, Kara Demir’in gelmesi yakın oldu çok, demiş. Ama ben yaşlandım, deyince, olsun zararı yok demiş. Ondan sonra ona Kara Demir Köyü denen yerden bir hanım almış. O da Gerlova Alçağı’ndadır. Bir hanımla onu evlendiriyorlar. Evlendikten sonra Kara Demir dünyaya geliyor, ismini Hasan olarak koyuyorlar. Arkadan Hüseyin Baba (Voden köyünde) dünyaya geliyor. İsmini Hüseyin koyuyorlar. Arkadan da bir çocuk daha dünyaya geliyor onun da adını Yunus (Abdal, Yankovo Köyünde) koyuyorlar. Bunlar büyümekte olsun. Demir Baba Sultan çok büyük kerametler gösteriyor. Bir gün babasına gezmeye geliyor.  Baba, Yunus nerede diyor. O da kavun karpuz ekmeye gitti, diyor. Yunus gelince eve, Yunus ne yaptın bugün diyor. Karpuz kavun ektim, diyor. Ulan aptal diyor, insan kavun karpuz eker de birkaç tane koparmadan eve gelir mi, diyor. Yok abi, ben onları daha bugün ektim, onların olgunlanmasına daha kırk gün lazım diyor. Ondan sonra Demir Baba diyor ki, hadi gidip toplayalım birkaç tane diyor. Ondan sonra gidiyorlar tarlaya. Bir de ne görsünler; kavunlar, karpuzlar olmuş, yenecek hale gelmişler. Birkaç tane koparıp geliyorlar baba evlerine. Demir Baba bu mucizesini gösterince bir daha seçkin dervişlerden olduğu anlaşılıyor.

 

Daha sonra ne olmuş?

 

Oradan yavaş yavaş ilerleyip dedem Niğbolu Kalesi’ne yetişip İvan Şişman’ı muhasara altına alıyor. İvan Şişman bir gece gafil avlayıp onları kaleden kaçıp gidiyor. Bunlar sabahleyin İvan Şişman’ın gittiğini görünce onun peşine düşüp, İvan Şişman’ın izini sürüp, onun Rila Manastırı’na gittiğini öğrenip peşine düşmüşler, İskar Deresi boyunda bir yüksecik, Mısır Kuyuları adı verilen bir yerde yetişip İvan Şişman’ı hakkından gelmişler.

Dedem bir daha yaşlanınca sen çok kaleler fethettin, yoruldun deyip onu Rusçuk Valisi tayin etmişler. Uzun yıllar orada valilik yapmış. Ve Alvanlar denen yerde, daha önce akıncıların gittiği yer, burada Bulgar çetelerinin halka zulmettiğini öğreniyorlar. Oğlu Hüseyin Baba’yı bir çoban gibi bir koç sürüsüyle Alvanlar Köyü’ne gönderiyor. O koçları güderken Bulgarca’yı bildiğinden çetelerle dostluk kuruyor. Bulgarlar Hıdırellez’i çok büyük bir törenle kutlarlar, Yorgi’nin Günü adı altında onlar da Hıdırellez günü kutlarlar. Dedem onlara der ki, ben de Yorgi’nin Günü’nü kutlamanız için sizlere iki koç vereğim. İki koç verir. O gün için babasından iki tabur asker ister. Bu askerleri iki derenin alçağına, çökeğin içine yerleştirir. Kutlama yapılacak olan çetelerin bulunduğu yere Tozkale derler. Bu Tozkale’nin yanında büyük büyük taşlar vardır; tam uğruna menzil alıp siper olacakları zaman dedem kendi başına uzun bir kırmızı şapka yapar, Kızılbaşlığımız anılsın, diye. Ve çetelerin arasında seçilebilmisi için. Ben üç el ateş edeceğim, ondan sonra siz saldırıya geçeceğiniz, der. Beni de başımdaki kırmızı büyük şapkadan bileceksiniz, diyor. Ve çetelere şarap içkisini dağıtmak için sakiliğe başlar. Doldurup doldurup şarap kadehlerini çetelere dağıtır. Çetelerin iyice kafayı bulduğunu anladıktan sonra, çete başına der ki, efkare geldim, ver şu silahını üç el ateş edeyim. Çete başı da sen bize iki koç verdin, biz de sana silah verip üç el ateş etmene her daim karar veririz, der. Hemen alır, çete başının silahını. Havaya üç el ateş eder. Askerlere hücum anını bildirmiş olur. Ve kendi hemen kayaların arkasına, askerlerin olduğu yere atar. Askerler dört taraftan çetelerin üstüne  yağmur gibi ateş ederler. Çeteler o anda tek kişi kalmayıncaya kadar, imha olurlar. Böylece dedem Gerlova Alçağını Bulgar çetelerinden kurtarmış olur. Gerlova Alçağı denilen yerde otuz beş kırk tane Türk köyü var.

 

Dedem bir daha Alvanlar’da kalıp yolunu erkanını yürütmeye başlamış. Yalnızlıkla onun, Alvanlar Köyü’ne konmuş olan Topuz Baba, kalkıp derenin öbür tarafına Topuzlar denen yere gitmiş, şimdi burada da Topuzlar Köyü vardır ama onlar Aleviliğini kaybetmişlerdir, Topuz Baba’nın türbesi oradadır. Ayrıca; Tekkeler (İki Köy) şimdi Tekeler diyorlar; birine Büyük Tekke, diğerine Küçük Tekke deniyormuş, onlar da Alevi köyüymüş. Karaatlar (Karatlar) Köyü de Alevi köyüymüş. Şimdi onlar da Sünnileşmişler. Kademler ve de Mürvetler Alevi köyüymüş, onlar da kaybetmişler, Sünnileşmişler. Şimdi sadece Veletler, Küçükler, Alvanlar Alevi köyü olarak bilinmektedir, bugün de Alevilik burada devam etmektedir.

 

Siz de dedelik ve babalık kurum nasıl işliyor?

 

Bizde dedelik babadan oğla devam eder. Eğer soydan değilse, ihtiyaç olan yerlerde hizmet yürütenlere baba denir. Onlar her hizmeti göremezler. Müsahip yapamaz, aşure namazı kıldıramaz, tarikten geçiremez.

 

Aşure namazı nedir?

 

Biz Kerbela şehitleri için Muharrem ayının dokuzunu ona bağlayan gece on rekat şehitler namazı kılarız. Ve onuncu günü öğlen namazına müteakip, kırk rekat şehitler namazı kılarız, toplam elli rekat olur, buna aşure namazı deriz.

 

Bildiğimiz Sünni namazı gibi midir?

 

Namaz şekli aynıdır, ama okunan ayetleri başkadır.

 

Yol, erkan, müsahiplik hakkında neler söylersiniz?

 

Bizler yol ve erkanlarımızı halkın tarımla uğraşması, yaşam koşulları nedeniyle yazları yürütmeyiz. Kasımdan on beş gün geçtikten sonra ibadetler başlar. Baştan Tekkeye Çıkma diye, tekkeyi ziyaret bayramı yaparız. Yani Hüseyin Dede’nin türbesine çıkarız, Ali Koç Dedeýi anarız. Halk toplanıp “Barışık” yaparız. Bizim cemimizde küs insan olmaz. Küsler barışır. Ondan sonra bayramlar devam eder.

Arkadan Şükür Bayramı diye, bütün hasılatı topladık, Allah ağız tadıyla yemek nasip etsin, diye Şükür Bayramı yaparız. Yine tekkeye toplanır, ziyaret edilir.

Kış günü Ara Bayramı diye bir bayram yaparız.

Ve Nevruz Bayramı yaparız. İlk yazın ağaçlarımız çiçek açma döneminde bir bayram yaparız.

Canlar birbirini sevince müsahiplik olurdu. Müsahiplikte kurban kesilirdi. Bu kurban etinden müsahip olmayan yiyemezdi.

 

Dedelik hakkında biraz daha bilgi verir misiniz? Gerçek bir dedenin özellikleri nelerdir?

 

Gerçek bir dede dürüst olmak, yalan söylememek, Hacı Bektaş Veli’nin dediği gibi eline, diline, beline sahip olması gerekir. Halk arasında güven kazanmış olması gerekir. Bilgi donanımının olması da gerekir. Tekkede yetişmiş olup, araştırmalarını devam ettiren, bu erkanın inceliklerini tekkede yetişmiş olursa bilebilir.

 

Alvanlar Köyü hakkında neler söylersiniz?

 

Alvanlar Köyü Gözcü Ali Babalar, akıncılar zamanından kurulmuş bir köydür. İlk önce Baba Konağı denen bir yerde oturup yemek yiyorlar. Yemek yedikten sonra su ihtiyaçları oluyor, salıyorlar yanlarındaki hizmetçilerinden birisini bir alçağa, hendeğe doğru. Git su ara bul getir, diyorlar. Gidiyor alçakta bir yudum su bulamıyor. Tam onların yanına çıkarken, iyice (Ali Koç Dedemin Türbesi tepesi gibi) tepenin doruğuna çıktığı zaman sesleniyor, ne oldu, nerdesin su bulamadın mı diyorlar? Sizin yüz metre altınızda bir tepenin ordayım, diyor. Su bulamadım, diyor. Bize karşı yere diz çök Amin de, diyorlar. Buradan Gözcü Ali Baba Sultan bir dua ediyor. Hemen olduğun yerde eş ellerine doldur suyunu, diyorlar. Elleriyle eşip oracıktan suyu getiriyorlar. Bu Baba Pınarı’dır. Onlar Akyazılı Sultanlar’la beraber gidenlerdir. Baba Pınarı denen yerde sofra kurup yemek yemişler, bu pınarı bünyat etmişler, ordan oklarını atmışlar, herkes okunun düştüğü yere gidip yerleşmiş.

Alvanlar’da Gözcü Ali Baba’nın oku Gözcü Ali Baba tepesinin üstüne düştüğü için Gözcü Ali Baba’nın türbesi oradadır, diyorlar. Alvanlılar her sene temmuz ayı sonlarına doğru, kirazlar, dutlar olduğu müddetçe bu tepeye, Şehitlik (Bulgar çeteleri bir çok kişiyi şehit etmişler Şehitler Çeşmesi de vardır), Soğucak (Çok soğuk su, gani bir kaynak, elini soksan elin donar) onun başına Gözcü Ali Baba’yı anmak için senede bir gün toplanırlar. Biz onu bir gün analım, o bizi bütün yıl koruyup gözetlesin, denir. Ve de koruyup gözetlediğine de inanılır.

 

Çocukluk dönemizdeki yaşantınız nasıldı? Alvanlar’daki dönemden bahsedelim biraz da?

 

Benim küçüklüğümde İkinci Cihan Harbi koptu. Ama bu İkinci Cihan Harbi’nden bizim köyümüz zarar görmedi. Biz bunu Gözcü Ali Koç Baba’dan biliyoruz. Hayvancılığımız da vardı ama, tarımla da uğraşırdık, hayvancılık fazla olmazdı. Ormanın altındadır. Tütüncülük de vardı. Çok büyük yokluklar içinde geçirdik. Okula giderdik kalemimiz, defterimiz yoktu. Harp olduğu için hiç çalışır fabrika yoktu. Stokta malları olanlar rahat yaşardı, olmayanlar kıtlık içinde yaşardı. Ve de şu vardı ki, bu kıtlığın sebebi fabrikaların çalışmamasıydı. Komünizmden önce ekmek bile karneylen, kuponlaydı. Nüfusuna göre verirlerdi.

Eğitim amacıyla gençlere, çocuklara bayram yapılırdı.

 

Babanız sizi nasıl yetiştirdi?

 

Babamız bizi dürüst olarak yetiştirdi. Elinize belinize, dilinize sahip olun, diye yetiştirdik. Biz tekkede yetiştik, onları sesleyerek (dinleyerek) yetiştik.

 

Cemler dede evinde mi yapılıyordu?

 

Evet.

 

Ne sıklıkla yapılıyor?

 

Çok sık olmasa da perşembeyi cumaya bağlayan geceler cem yapılır. Türkiye’ye geldikten sonra da cemlerimiz devam etti. Abim 1950 yılında tacı giyip geldiği için o cemleri yürütüyordu. Biz de onunla birlikte devam ettik. Cemlerimiz devam ediyor.

 

Şu anda Ali Koç talipleri nerelerde yaşıyor?

 

Eskişehir’de Merkeze bağlı Büyükyayla Köyü  Seydi Koç

Tekirdağ Muratlı

Tekirdağ Muratlı Aydın Köy (Hoca Aydın, tümü Ali Koç talidir.)

Tekirdağ Muratlı Ballı Hoca Köyü (Birkaç kişi var.)

Tekirdağ Çorlu Merkez

Tekirdağ Çorlu Sağlık Mahallesi (En yoğun olunan yer.)

Tekirdağ Çorlu Türkgücü (Bir kısmı)

Kırklareli Merkez

Kırklareli Lüleburgaz (Merkez)

Kırklareli Lüleburgaz (Umurca karışık, bir kısmı.)

Kırklareli Lüleburgaz Evrensekiz (Çok az var.)

Kırklareli Lüleburgaz Hamza bey (Yarı yarıya.)

Kırklareli Lüleburgaz Küçük karıştıran (Karışık)

Kırklareli Kofçaz Merkez

Kırklareli Kofçaz Tastepe (Yarı yarıya (diğer kısmı Amuca Kabilesi’nden.)

Kırklareli Kofçaz Terzidere (Yarı yarıya (diğer kısmı Amuca Kabilesi’nden.)

Kırklareli Kofçaz Molkoçlar (Yarı yarıya.)

Kırklareli Kofçaz Devletliağaç (Yarı yarıya.)

Kırklareli Demirköy Merkez (Var.)

Kırklareli Demirköy Sivriler Köyü (Var.)

 

Yablonovo’yla bağlantınız nedir?

 

Uzun zamandır gidip gelmedim. 1989’da Mesut Yılmaz’ın dışişleri bakanlığı döneminde cifte vatandaşlık hakkı tanındı. Bundan çok kişi yararlandı. Bize bu hakkı tanımadılar, bizler 1978 göçmeniyiz. Ama köyden gelip giden çok oluyor. Onlardan haber alıyoruz.

 

Nasıl haberler alıyorsunuz?

 

Aldığımız haberler de pek iç açacı değil. Halk biraz itikatını kaybetmeye başlamış. Komünizm çok çalıştı dinsiz insan yetiştirmeye, itikat, inanç orda da azalmış.

 

Kevser Koçerdin

((45) Çorlu, Serbest Muhasebeci Mali Müşavir,

Hamza Koçerdin Dede’nin oğlu Yusuf Koçerdin Dede’nin kızı)

 

Çocukluğumuzda bayramların sırasını bilmiyorduk. Bizim evde yapılırdı bayramlar. Bizde çocukken onlarla birlikte olurduk, o dönemde Sağlık Mahallesi’nde oturuyorduk. Babamız çok genç yaşta bu görevi almış, Sağlık Mahallesi’nde hizmet vermiştir. O dönemde her şey çok gizli yapılırdı. Seksen öncesiydi. Oturtuğunuz yerde “yabancılar” dediğimiz Sünni kesim de mevcuttu. Evimize gelen babamın canları teker teker gelirlerdi, toplu olarak gelmezlerdi ki, toplu bir geliş olmasın, o görüntüyü vermek istemezlerdi. Çok sıkı gözcümüz vardı, gözcü babamızın görevi çoktu. Biz çocuklar da onun yanında bulunurduk. Cemlerimizde Hz. Ali Efendimizin resmi Atatürk’ün resmi, bayrağımız mutlaka bulunurdu, On İki İmamların resimleri bulunurdu. Daha sonra bizler büyümeye başladıkça babam bekar olan gençlere yönelik olarak eğitim amaçlı yaptığı cemlere; “Kız Bayramı, (yolumuzla ilgili kızları eğitmek için), delikanlılara da Çocuk Bayramı, derdi. Onlara da bayramlar yaparak bizleri eğitmeye çalışırlardı, biz şimdi bunları daha iyi anlıyoruz.

Giyimlerimiz; bayramlarda mutlaka şalvar giyerdik, üstümüz başımız düzenli, ayaklarımızda (abdest alınır Musa’nın Tur Dağı’na çıktığı gibi çıplak) bayram yapardık. Baş örtüsünü arkadan bağlanır, sarınmak, bürünmek hiçbir zaman olamamıştır. Semah dönmeyi öğrettiler, Niyazımızı öğrendik, bilgileri öğrettiler, onları öğrendik önce. Bu cemlerin dışında perşembeyi cumaya bağlayan gece evimize babamın taliplerinden toplanılırdı; babam kitap okurdu taliplere ve bizlere, Ehlibeyt’le ilgili bilgiler verirdi, halkını bilgilendirirdi. Babamız çok kitap okurdu, okuduklarını da talipleriyle paylaşırdı. O zaman yolumuzla ilgili, cemevlerinin açılması, bazı problemlerle ilgili Diyanet İşleri Başkanlığı’na yazılar yapılmıştı. Babamın önderliğinde taliplerin yardımıyla, kendi bahçesinde bir cemevi yaptı, bir mutfağı ve ibadetin yapılabileceği bir salon vardı. Yetmişli yıllarda birlikten kuvvet duyulacağını söyleyip mücadele verirdi. Sağlık Mahallesi’nde herkesin sorunuyla ilgilenirdi. Devlet erkanıyla ilişkileri iyi tutmuş ve cemlerin rahat bir şekilde yapılmasını sağlamış.

 

Alvanlar’a gitme şansınız oldu mu?

 

Köye gittim. Koçlu dedemin mezarını, aile mezarını ziyaret ettim. Çok duygulandım, çok farklı bir şey bunu kelimelerle anlatmak imkansız. Bir tarihimiz orada. Oradan da Niğbolu’ya geçtik. Orada Ali Koç Dede’yi ziyaret ettik. Plevne’de bize Bulgarlar kötü davrandılar. Niğbolu’da ise bir Türk bize yolu gösterdi. Fakat türbe kapalıydı. Ben çok üzüldüm. Bizi götüren arkadaş bize yardımcı oldu. Bir anahtarın yaşlı teyzede ve camii hocasında anahtarların olduğunu söyledi. Camii hocası bizi sorguya çekti. Nereden Ali Koç’un torunu oluyorsunuz, diye sordu. Ben de bilgilerimi anlattım. O da Ali Koç’a çok sahiplenmiş, bağlanmış, rüyalarında da görmüş zaten.  Sen ona benziyorsun, dedi, inandım, dedi. Niğbolu’da Türkler var, Bulgarlar var sayıları az, Çingeneler de var. Burada da Aleviler var.

Onlar çok yüce insanlar. Hem Bulgarların, hem de Sünnilerin onları seviyor olmaları onların yüceliğinden kaynaklıyor.

 

Gülfer Ümit (Koçerdin)

((42) Çorlu (Serbest Muhabeci , Mali Müşavir, 

Hamza Koçerdi Dede’nin oğlu Yusuf Koçerdin Dede’nin kızı)

 

Babamın dedelik yaptığı dönemde bizler de onları yaşadık. Babam çok genç yaşta vefat etti. Ben o zaman üniversite öğrencisiydim. Babam dini hizmetleri yanında bilime ve bilgiye çok önem verdi. Bizlerin okumasını çok isterdi, bunu başardı da. Soya çok önem verirdi. Soy soydandır, derdi. Bizler sorduğumuz zaman da Ali Koç Dede’nin eşinin Hüsniye nine yani babaannemiz Abdal Musa’nın kardeşi olup, onun bahçesinde yatmaktadır. Oraya neden geri döndüğünü bilemiyoruz.

 

Daha önce Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Araştırma Dergisi’nde yayınlansa da hatalar olan Hüsniye Ninem’in nefesini sizlere sunmak istiyorum. Ali Koç Dede seferde, savaştayken, Hüsniye Ninem’in Elmalı’yken onu özleyip söylediği nefes.

 

Seher yellerinden haberin geldi

Lutfeyle halimi Ali Koç Babam

Kimseler bilmez oldu halimden

Gözlerimin yaşını sil Koçlu Babam

 

Ben bir derde giriftar oldum çekerim

Gözlerimden kanlı yaşlar dökerim

Pirim gelir diye yollarına bakarım

Yetiş imdadıma gel Koçlu Babam

 

Gerçek ersin şek getirmem özüme

Darıldın mı ne bakmazsın yüzüme

Artık eksik kalma imdi özüme

Hayır himmet nazarını kıl Koçlu Babam

 

Mecnun’un serine kuşlar dünedi

Ah ettikçe didelerim kanadı

Nice erler geldi kılıç sunadı

Hamle sana kaldı çal Koçlu Babam

 

Dedemoğlu eydir bu dergaha gelenler

Hani bizden önce bu hana konanlar

Dünya benim deyip dava kılanlar

Sabrın selametine dur Koçlu Babam

 

Söyleşi; AYHAN AYDIN, 3 Temmuz 2010, İstanbul.