Suriye Gezi Notları

Gaziantep’te, Suriye’de bizlere rehberlik daha doğrusu ‘pirlik’ edecek Büyükşahinlerle, Suriye Konsolosluğu yanında buluştuk. Ali Büyükşahin ve amcası Rıza Dede’yle birlikte yola gönül vermiş iki canımız Abuzer Acıpayam ve Ali Bilgiç ile beraber, beşimizi de alan bir taksiye binmemizle yola koyulmamız bir oldu. Gaziantep’ten Kilis’e uzanırken yol boyu buraların bu kadar yeşil ve ağaçlık olmasına şaşıyorum doğrusu.
Dümdüz yolları kısa zamanda kat ettikten sonra sınıra ulaşıyoruz. Suriye plakalı arabamızla sınırı geçmemiz kolay oluyor. Bu yörede eskiden beri duyup kimi zaman unutup göz ardı ettiğimiz bir gerçekle yüz yüze geliyoruz. Gerçekten de Türkiye ve Suriye arasında sınır bölgelerinde ilişkiler çok sıcak. Gidiş-gelişler, alış-verişler oldukça yoğun.
Kaptan zorlanmadan ‘Aziz-Azez’ beldesinden geçip Halep ve bölge yerleşim birimleri arasındaki bir kavşaktan arabamızı Afrin’e yöneltiyor. Yaklaşık yarım saat sonra Afrin’deyiz. Burası bir ilçe. İlçe’den yine yarım saatlik bir yolculuktan sonra Muhabbetli köyüne, daha doğrusu belediyesine ulaşıyoruz. Yollar oldukça iyi. Şaşırtıcı olan ise Gaziantep’ten itibaren tüm yol boyunca düz veya tepelik olsun, tümüyle ağaçlar içindeki arazilerden geçmemizdi. Her taraf zeytin, nar, ceviz, kayısı ağaçlarıyla dolu. Daha sonradan öğrendiğimize göreyse zaten Suriye bir zeytin cennetiymiş. Hele de Afrin, Muhabbetli Köyü’nün geçimi önemli ölçüde zeytinciliğe dayanıyormuş. Narenciye de oldukça bol. Yüksek bir yayla ve tepelik alan üzerine kurulu Muhabbetli Köyü’ne varmamızla, canımızdan, kanımızdan, kültürümüzden bir parçamıza kavuşmamız bir oluyor.
İlk önce ‘pirlerin’ aşığı, dedelerin geldiğinde mihman oldukları, yolu gerçek sahiplerinden Birim ailesine konuk oluyoruz. Muhabbet Birim, eşi, çocukları, damadı, komşuları ve diğer yola gönül vermişler, bizi sarıp sarmalıyorlar. Bir sevgi çağlayanın içine düşüyoruz. Dedelere gösterilen ilgi ve alaka, birçok yörede gördüğümden çok daha yoğun. ‘Pirimiz’ dedikçe ağızlarından bin kez daha pir ve dede sözcükleri çıkıyor. Kapıdan, eşikten içeri girenler niyazlarını yapıp pirlerin ellerine, eteklerine düşüyorlar. Çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı benzersiz bir sevgi ve özlemle dedelerine ve bu arada bizlere sarılıyorlar.
Duygulanmamak mümkün mü? Dede kıpardansa onlar da hareket ediyor. Gönüllerden gelen hürmet, saygı, sevgi… Sohbetler, sorular, gözü dolanlar…
Hayır dualarıyla açılan yer sofraları, çok bol kepçe lokmalar, Allah Allah dualarıyla kalkan yerine bol bol konulan meyvelerle yemekler…
Türkiye’deki gibi çay ikramları yanında kendilerinin topladıkları otlarla yaptıkları ‘zuhurat’ yani bitki çayları, kahveler, şekerler…
Saatler bu muhabbet bağında nasıl geçiyor anlayamıyoruz. Yanımıza gelenler, gidenler, sıra sıra, saf saf olmuş gencecik insanların saygısı ve niyazları, duvarda Hüseyin Doğan Dede’nin, Büyükşahin ailesinden dedelerin resimleri (Hüseyin Dede ve Hamo Dede’nin resimleri) bulunuyor…
Bir Türkiye sevgisi, bir nefes, düvaz aşkı… Sormayın gitsin. Bir sarhoşlukla o gece yatıyoruz. Bir dost diyarında olmanın, eksik bir parçamıza daha kavuşmanın verdiği hazla, bir başka dünyanın rüya alemine dalıyoruz. Sana bin şükür diyorum, Yarabbi, sana bin şükür, bu günüme de bin şükür, Kızılbaş olmama da bin şükür!..
Yine gizli bir hazinenin kapısını açtım bugün de, sana bin şükür!.

27 Mayıs 2009, Çarşamba

Sabah bahçeye çıkıyoruz, hava sıcak olsa da burası serin. Çatısız, taş duvar evlerin avluları hayatın akıp gittiği ana mekânlardan. Hemen hemen her avluda bir kuyu, kuyuda yağmur sularının biriktiği bir sarnıç… Ana su kanalları olsa da halk içme suyu olarak kuyularda biriken yağmur sularını kullanmayı tercih ediyorlar. Tadı oldukça güzel. Yine dualarla başlanılan, birçok çeşit peynirin, peksimetin, zeytin ve zeytinyağının, yoğurdun olduğu kahvaltı. Özellikle yoğurttan bahsetmeliyim, peynirden de… Bambaşka bir tattalar. Ne Rumeli’de ne de Anadolu’da, Avrupa’da böyle peynir ve yoğurt yememiştim. Havasından mı, suyundan mı, otundan mıdır bilemiyorum. Yemeğe doyum olmuyor. Yine sohbetler… Daha sonra hep birlikte kalkıp köydeki bir cenazeye katılıyoruz. Cenaze namazını köyün Alevi İmamı Şeyh Cömert Sitto kıldırıyor. Mezarlığa beraber gidiyoruz. Aile yakınlarına baş sağlığı diliyoruz. Köylüler dedelere büyük saygı gösteriyorlar. Birim ailesinin dükkânına uğruyoruz. Buradaki bakkallar, bizim köylerimizde, kasabalarımızda otuz kırk yıl önce olan bakkallara benziyorlar. Teraziler, açıktan satılan mallar…

Muhabbetli

Muhabbetli aslında bir köy olarak anılmakla birlikte çevrede birçok köyün bağlı olduğu belediyelik bir yerleşim birimi. Buranın yaklaşık dört bin nüfusu varmış. Hemen hemen tümü Alevi olan bu köy dili, kültürü, rengi Kürt olan canlarımızın köyü. Afrin İlçesi’nde 366 köy varmış. Bunlardan üç tanesi Yezidi köyüymüş. Sadece Muhabbetli Kürt Alevi köyüymüş (belediyesi, beldesiymiş). Köyün nüfusu kadar bir oran da başta Halep olmak üzere, Şam ve diğer illerde yaşıyormuş. Temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılığa dayanan bölgede zeytincilik geçimde çok önemli bir yer tutuyor. İnsanlar geçim sıkıntısı çekseler de, Suriye’de milli gelir çok düşük olsa da, bu topraklarda hayata bağlılığı, mutluluğu, sevinci görmek her daim mümkün. Aslında tepelik bir alan üzerinde olan Muhabbetli’nin bu konumu bir ölçüde avantaj da sağlıyor.
Tüm Suriye sıcaklardan kavrulurken, burası sabah akşam serin olabiliyor. Türkiye sınırına yakın olan Muhabbetli Köyü’nün insanları Türkiye’ye bir dost toprağı olarak bakıyorlar, Türkiye’yi çok seviyorlar. Hacı Bektaş-ı Veli törenleri başta olmak üzere etkinliklere katılanlar, gezme niyetiyle ülkemize gelenlerin sayısı da hayli fazla. Evler geniş salon ve odalardan oluşuyor. Genellikle tek katlı, bazen iki katlı evlerle çevrili Muhabbetli Köyü temizliğe de önem veriyor.
Köyde Hüseyin (Keko) Dede’nin ismini koyduğu Yağmur Dede ziyareti bulunmaktadır. Köylülerce sevgi ve saygıyla ziyaret edilmektedir.

Birim Ailesinin “Görgüsü”

Akşam bizler tekrar Muhabbet Birim’in evine gidiyoruz. Burada çok önemli bir anı yaşayacağız. Evine misafir olduğumuz Birim ailesinin ‘Tercümanları (Görgüleri)’ var akşama.
Aile bireyleri, musahip çiftler, konu komşu, akraba toplanmaya başlıyorlar.
Ali Büyükşahin Dede, Üryan Hızır Ocağı’nda şu anda Adıyaman, Çelikhan Bulam (Pınarbaşı Belediyesi) Köyü merkezli olarak bu ailenin şu andaki post dedesi, yani ‘piri’. En yetkili dedesi konumundaki kişi. Çünkü aynı aileden birçok ‘dede’ daha doğrusu ocakzade olsa da nihayetinde onlar sohbet, cem yapmış olsalar da, ‘görgü, dar, musahip vb…’ cemleri yapmaya en yetkili kişi ‘pir’ Ali Büyükşahin Dede’dir. Aile bireyleri böyle bir karar almışlar. Bu da şu anda uygulanmaktadır.
Muhabbetli Köyü de, Üryan Hızar Ocağı’na bağlı taliplerin ağırlıklı olarak yaşadıkları ve Büyükşahin ailesinden dedelerin birçok kuşaktan beri gelip dedelik yaptıkları, yola erkâna bağlı bir yerleşim birimi. Büyükşahin ailesinde asıl olarak ‘tarik’ olmakla birlikte, onun taşınamadığı durumlarda ‘pençe’ de cemlerde uygulanıyor.
Ali Büyükşahin Dede ve Rıza Dedeler, Abuzer Efendi oradaki canlarla sohbet ediyorlar, özlem gideriyorlar, soruları varsa cevaplıyorlar. Burada konuşulan dil Kürtçe. Türkçe bilen hemen hemen kimse yok. İbadette de Kürtçe kullanılıyor. Ali Büyükşahin Dede duaları bazen Türkçe veriyor, Kürtçe tekrarını veya özetini sunuyor.
Daha önce dualarla tercüman (görgü) kurbanı kesilmişti. Musahip çiftler duası verilen seccadenin üzerine gelip, dara duruyorlar. Dede onlara ve cemaate sorular sorarak, yolun ululuğunu, düşkünlüğün, şaşkınlığın bu yolda olmadığını, ana baba hakkı, konu komşu hakkını konu ediniyor. Komşuların, akrabaların bu canlardan razı olup olmadığını soruyor. Yol üzerine sorular, nasihatler, dualar devam ediliyor. Rehber bu canlardan sorumlu kişi olarak onları hem meydana getiriyor ve her zaman da onların yanında ayakta duruyor. Toplanan cemaatin huzurunda çerağların yanmasıyla, ibriklerden dökülen sularla abdest alınmasıyla, pirlere niyazlar, posta niyazla, darla, didarla, sırtlara vurulan ‘peçelerle’, bu dört can görgüden, sorgudan geçiriliyor.
Hazır olan tercüman kurbanından bir lokma dedenin huzuruna getiriliyor. Dede lokmaya dua verdikten sonra o lokma diğer lokmalara katılmak üzere dışarı götürülüyor. Hakk aşkına, Kırklar aşkına semahlar dönülüyor, Allah! Allah! nidalarıyla, göz yaşlarıyla meydanlar Hakk Muhammet Ali meydanı oluyor…
Rehberliği de çok güzel yerine getirin köyün imamı Cömert’in yolun kurallarını çok iyi bilen, bir inanç önderi olduğunu kısa sürede anlıyorum. Genç yaşına rağmen bu yol için, bu köydeki çok önemli bir kişi köyün imamı Şeyh Cömert’tir.
Daha sonra yine her şeyin çok bol ve çeşitli olduğu yer sofraları kuruluyor. Yine dualarla oturulan sofralardan dualarla kalkılıyor. Ali Büyükşahin Dede hem Türkçe dua veriyor, sonrasında ise aynen ve özetle duanın Kürtçe’sini de yapıyor.
Sohbetler yine uzuyor. Bıkıp usanmadan dedelerinin yanında kalmak, onlarla aynı havayı teneffüs etmek isteyen birçok insan bu arada gençlerin ilgisi çok önemli, onlar sürekli gelip gidiyor. Bir ara yine avluya çıkıyoruz. Bu sırada da pirlerin geldiğini duyan bir aile de Muhabbetli Köyü’nün bağlı olduğu ve gelirken içinden geçtiğimiz Afrin’den çıkıp geliyorlar. Meğerse burada da bir başka amaç varmış. Bir ‘dar cemi’ için buraya gelinmiş. Cem için hemen bir koç alınmış, onun duası verilip, kesiliyor. Yarınki gün içinse Afrin’e gideceğimiz anlaşılıyor.

28 Mayıs 2009, Perşembe

Bizler kahvaltımızı yaptıktan sonra Afrin’e hareket ediyoruz.
Afrin’de yine Muhabbetli Köyü’nden gidip oraya yerleşmiş birkaç aile varmış. Bunun dışında bu yörede bir Alevi varlığı yokmuş. Bu sefer dudaklarında her zaman mevcut olan tebessümüyle, haleli gözünün içinde gittikçe büyüyen bir duyguyla, başından beline inen ve Urfa’daki giyenlerden hatırladığımız ‘poşu’ şeklinde kumaşı, şalvarıyla yörenin tipik candan bir insanına Hacı Bilal’ın evine mihman oluyoruz. Sanki bu hanede daha başka bir hava var. Bunlar sanki Türkiye’ye daha yakınlar gibi bir his doğuyor bende. İnsanların özellikle bana ilgisinin nedenini biraz sonra daha iyi anlıyorum. Şu televizyon apayrı bir şey. Cem TV’de yaptığım programların etkilerini Avrupa’da, Balkanlar’da, hemen her yerde görmüştüm. Yani bizi ilgiyle izleyen canlarımın sayısının kabarık olduğunu biliyordum. Ama buralarda sevildiğimi, daha önce Halk Ozanı Ali Sağlam söylese de pek bilmiyordum. Meğerse buralarda ‘meşhur’ olmuşum! Bir film aktörü gibi herkes benimle fotoğraf çektirmek istiyor. Buna fazla alışık olmadığım için şaşırsam da açıkçası bu da çok hoşuma gidiyor. Abartısız otuz kadar çoluk çocuk çevremi sarıyor. Gençlerin ilgisi bir başka…
İçerde ise yine sohbetler, sorular, cevaplar, dede ve talip arasındaki tılsım… Bu büyü başka bir şeye benzemez. Artık orada sizler inanç önderlerinizin karşısındasınızdır. Ehlibeyt’ten olan, temiz, dürüst, yolu süren bu değerler hanenize gelmişlerdir. ‘Kerem kani’ laflarını onların ağzından duyarsınız. Sevgiyle niyaz etmek değil sadece, onların sözlerini ibadetmiş gibi saygıyla dinlersiniz. O anlar, o dakikalar bitmese dersiniz. Bir dakikası bin dakikaya bedeldir. Zaman durmuş, azalarınız bir başka coşmuştur. Ne sevdiceğinizin aşkına, ne yavrunuzun kokusuna benzer bu aşk ve koku. Muhammet Ali’nin kokusudur bu koku vallah ve billah! Sizin pirlerinizdirler, mürşitlerinizdirler, dedelerinizdirler onlar! Zaman dursa, bu sohbetler bin saat sürse derdiniz. Bir masal alemindesinizdir, bir rüyadasınızdır.
Allah gerçek dedeleri, babaları, ozanları, pirleri, mürşitleri başımızdan eksik etmesin, Allah, Allah!
Ve O pirler…
Onlar da çok uzun bir zamandan beri görmek isteyip de, kavuşamadıkları evlatlarına, akrabalarına kavuşmuşlardır artık. İçlerinden inceden inceye bir alev alazlanır. Tüm bedenlerini yakar. Saf, arı, duru bir varlık olurlar, sudan, oddan, yelden ve topraktan yoğrulmuş, insanı kâmil olma yolunda olmalarını öğütledikleri insanoğlu insan Ehlibeyt bendelerinin yanındadırlar, karşısındadırlar, aynı havayı soluyorlardır. İşte o pirler de, o dedeler de bir gerçeğe ulaşmanın mutluluğu içinde erir akarlar toprağa, ağarlar göğe. Onların da mutluluğuna diyecek yoktur. Aşık maşukuyla buluşmuştur. Talip olmazsa dede, dede olmazsa talip neye yarar? Boş bir kovana benzer. Eşek arısına benzer. Kurumuş bir ağaca benzer. Ruhsuz bir bedene benzer. Kuzusuz bir koyuna benzer. İşte bu aşklarla, bu duygularla insanlar bir araya geldiler. Orada naçizane bana da birkaç söz söyleme hakkı tanıdılar ama keşke söylediklerimi onlar anlayabilselerdi. Fakat gönülden gönüle bir yol vardır. Dokuz gün boyunca beni sarıp sarmalarından anladım ki, konuştuğumuz dil çok önemli bir iletişim aracı olsa da, birbirimizin düşüncelerini anlamak için bir araç olsa da, gönül dilimiz hepsinden yücedir. Beni de kendilerinden birisi olarak çoktan kabul edip benimsemişlerdi. Ne mutlu bana ki böyle ulu bir inancın mensubuyum. Dillerimiz ayrı, yaşadığımız yöreler ayrı ama inancımız bir, gönül dilimiz bir. Makedonya’ya gidince de aynı şey olmamış mıydı… Ben Arnavutça, Makedonca bilmesem de oradaki Bektaşilerle çok güzel anlaşmamış mıydım? Bizi birleştiren, buluşturan Hakk Muhammed Ali aşkıydı, pirlerin, erenlerin, ozanların, sazın coşkusuydu, cemin birliğiydi.

Sevgili Dostlar,
Evine misafir olduğumuz Hacı Bilal’in babası Kamber Ali uzun yıllar önce Kerbela’ya gitmiş ama dönmemiş, dönememiş, oralarda Hakk’a yürüyüp kalmış. Yine babasının musahibi Selman Musa da Hakk’a yürümüş. Hacı Bilal’in içine bir ateş düşmüş. Bu köz onu yakmış. İnancımızın temellerinden olan, Hakk’a yürümüş insanların ruhu için bir kurban, bir dua, bir darımız vardır. İşte inancına bağlı olan Hacı Bilal hep bugünün düşünü kurmuş kaç yıllardır. Benim pirlerim gelse de bir kurban kessem, atam için, musahip babam için, demiş. İşte o niyetin gerçekleşmesi bugüne kısmetmiş. Yine seccade serildi dualarla. Hacı Bilal meydana geldi rehber eşliğinde, konu komşu toplanmıştı, akrabalar toplanmıştı. Ölen canlar adına ‘razılık’ alındı. Herkes onlardan razıydı. Oradaki herkes haklarını helal ettiler. Alacak, verecek durumu yoktu. Herkes birbirlerinden de haklarını helal edip rızalaştılar. Secdeye indi başlar. Okunan dualarla yer gök inledi. Muhammed Mustafa’nın, Aliyel Mürteza’nın adı semalara yükseldi.
Aynı aileden bir genç saz çaldı, diğeri ise ona eşlik edip nefesler söylediler. Türkçe söylenen bu nefeslerle inanç köprüleri tekrar tekrar kuruldu. Semahlar dönüldü, lokmalar yenildi, sohbetler edildi. Saatler nasıl geçti bilemedik.

Cem Vakfı Kafilesi

Öğleden sonra ise CEM Vakfı’yla Suriye’ye İstanbul’dan hareket eden kafileyi karşılamak üzere, bir grup dostla sınır kapısına hareket ettik. Epey bekledikten sonra iki otobüslük kafilemize rehberlik yapıp onları Muhabbetli Köyü’ne getirdik. Yollarda oldukça yorulan, perişan olan canlarımızı nihayet sınırdan geçmişler, bir dostluk şehrine doğru yolculuğa başlamışlardır.
Geç vakitte olsa köye vardık. Bu sefer köyün imamı Şeyh Cömert’in evi lokma ve cem için hazırlanmıştı.
Köylülerin marifetleriyle doksan kişilik kafile lokmalarını yedikten sonra, Türkiye’den gelenler ve köyde bulunanlar ilk kez bir cemde bir araya geldiler. Posta Ali Büyükşahin Dede oturmuştu. Benim niyetim Afrin’de saz çalıp nefes söyleyen gençlere de yer vermekti. Bu kabul edildi. Aynı zamanda Garipdede Türbesi Cemevi’nde zakirlik yapan Hüseyin Çetin Aydoğdu (kendisi coşkun bir şekilde yola bağlı ve sazıyla, gönlüyle duygusal bu zakirimiz tüm gönlü deyişlerden oluşuyor) ve on iki hizmeti yapacak canların da katılımıyla kısa bir cem yapıldı. Önemli olan buradaki kaynaşmaydı. Hem köydekilerin, hem de İstanbul’dan gelenlerin ortamdan çok memnun kaldıkları her haliyle belli oluyordu. Kafile geceyi geçirmek üzere yaklaşık bir saat uzaklık Halep’e doğru yola koyuldu. Bizler de o geceyi Şeyh Cömert’in evinde geçirdik.
Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra Muhabbet Birim’in kardeşinin taksisiyle Halep’e doğru hareket ettik.

29 Mayıs 2009, Cuma

Ekiple Büyük Camii denilen ve Zekeriya Peygamber’in kabrinin bulunduğu camii avlusunda tekrar buluştuk. Birlikte Ehlibeyt aşkıyla yanıp tutuşan ve Hallacı Mansur’un, Fazlı’nın yolundan giden, büyük ozanımız, 1417 yılında Halep çarşısında zalimlerin verdiği karar sonrasında ‘Enel Hakk’ dediği için, görüş ve düşüncelerinden, Batini tasavvuf yolunun derinliklerine dalan, dara çekilip sonsuz bir ışık kaynağı olarak inancımızın temellerine giren, derisi yüzülerek öldürülen, Seyyid Nesimi’nin ‘Nesimi Sokağı’ndaki kabrini ziyaret ediyoruz. Büyük Cami’ye yakın, Büyük Halep Kalesi’nin karşısındaki bu ziyaret başında ben ve Ali Büyükşahin Dede birer kısa konuşmayla bu ölümsüz düşünürümüzü aynı zamanda dualarla, çalınan saz eşliğinde nefeslerle anıyoruz.
Sonrasında dünyada bir eşi ve benzeri olmayan devasa büyüklükte sadece kale olarak nitelendirilemeyecek oranda büyük, tarihi bir ören yerin olan Halep Kalesi’ni geziyoruz. Burası bir antik şehir görünümünde. Kale duvarları, surlar oldukça muntazam. Burçlar ve kale içindeki yapılar, zindanlar, Kalenin kapısı, türlü işlemeler olan bu yerdeki her taraf doya doya gezilmeyi hak ediyor.
Bizleri bir dakika yalnız bırakmayan Muhabbetli köylüler Muhammed Birim’in Halep’teki oğlu Ali Birim ve diğer can dostlar alıp bizi evlerine yemeğe götürüyorlar. Yine çok büyük bir saygı ve sevgi çağlayanıyla karşılaşıyoruz. Bu sefer de Halep’de dedelerin geldiğini duyan Muhabbetli Köyü’nden buraya gelip yerleşenler çevremizi sarıyorlar. Gidenin gelenin haddi hesabı yok. Niyazlar, karşılıklı sevgi gösterileri gerçekten söylemeye, dile getirmeye değer. Kafile Hz. Hüseyin Efendimizin zalimler tarafından kesilen mübarek başının bir süre konulduğu taşın bulunduğu makamı ziyaret ederken onlarla buluşuyoruz. Ben de otobüse binerek canlarla Şam’a hareket ediyorum. Dedeler bir sonraki gün sabah yakını kalkacak bir trene binerek bizlerle buluşacaklar. Onları gönlüm buruk Halep’te bırakıyorum. Otobüste canlarla sohbet edip, Suriye, buradaki yaşam, genelde de erenler, Ehlibeyt hakkında bazı bilgiler aktarıyorum. Bu arada yine bizleri Cem TV programlarından tanıyan canlarla birebir de sohbetlerle dört saatlik yol tez bitiyor. Yolda ise Hama ve Humus şehirlerine uğruyoruz.
Şam’da bir otelde kaldıktan sonra en yoğun günümüzü birlikte geçirmek için sabah erkenden hep birlikte canlarla hareket ediyoruz.

30 Mayıs 2009, Cumartesi

Şam’ın merkezinde ‘Kırklar Tepesi/Mağarası’ olarak bilinen ve dört yüz merdivenle çıkılan, bir tepenin eteğindeki makamı ziyaret ediyoruz. İnanışa göre Kırkların buluştuğu ve cem yaptığı bu kutsal makamda Ali Büyükşahin Dede Kırklar ve Kırklar Cemi hakkında bilgi aktarıyor. Bu arada Trakya’dan geziye katılan iki canımız burada coşa gelip semah dönüyorlar.
Selahattin Eyyübü Camii yakınlarındaki Hz. Hüseyin’in kızı Hz. Rukiye Ana’nın türbesini ziyaret ediyoruz. Sonrasında Hz. Hüseyin’in mübarek başlarının olduğuna inanılan, en azından mübarek başının bir süre kaldığı ve camii içinde kalmış makamı, Hz. Yahya Peygamber’in türbesini hep birlikte dualarla ziyaret ediyoruz. Ali Büyükşahin Dede her gidilen yerde insanlara bilgi veriyor. Yaşı oldukça ilerlemiş olmasına rağmen Üryan Hızır Dedelerinden Rıza Büyükşahin Dede de vakur duruşuyla kafilenin içinde, onlardan geri kalmadan ziyaretlerini yapıyor. Rıza Dede daha önce de buraları gezmiş bir isim. Sonrasında on altı Kerbela Şehidinin başlarının bulunduğu söylenen mekânın yakınlarındaki çok önemli türbeye ziyaretlerimizi yapıyoruz. Hz. Hüseyin Efendimizin Kızı Ümmü Gülsüm (Gülsün), Hz. Hüseyin’in kızı Sakine Ana (Bunlar yan yana yatıyorlar), bir büyük ‘eski mezarlık’ta, Hz. Hüseyin Efendimizin kızı Küçük Fatma türbelerini ziyaret ediyoruz. Bilal Habeşi türbesinin de bu mezarlıkta olduğunu öğreniyoruz. İnsanlar ise bir yerden geçerken “yuh sana, lanet sana, lanetullah” ünlemeleriyle yeri göğü inletiyorlar. Melun olarak nitelendirilen zalim Muaviye’nin mezarıymış meğer geçilen yer. Tüm camları kırılmış, insanların tükürdüğü mezar bakımsızlık içinde. Demek ki bazen aksi söylense de, zalim Muaviye’yi sevenlerin oranı pek az.
Daha sonra ise Hz. Ali Efendimizin Kızı Sıttı Zeynep Ana’nın türbesini ziyaret ediyoruz. Bu türbe tüm türbeler içinde en muazzam olanı. Binlerce insanın ziyaret ettiği türbe’nin kubbesi tonlarca altından yapılmış. İçi ise tümüyle kristal. Şii ziyaretçiler dua edip, namaz kılıyor.
Ayrıca Hz.Ali’nin ağabeyi Cafer TAYYAR’ın eşinin türbesini de ziyaret ettik.
Aynı akşam hep birlikte Halep’e hareket ediyoruz. Bizler Halep’te iniyoruz. İstanbul’dan Cem Vakfı’nin önderliğinde gelen Suriye’deki Kutsal Ehlibeyt Makamlarını ziyaret eden yolcularını uğurluyoruz.
Halep’de Ali Birim’in evinde kalıyoruz. Muhammed Birim’in çocukları yol için canını verecek cinsten insanlar. Ali Birim, Halil Birim, Hüseyin Birim, Hacı Bektaş, Sakine ve Fatma. Damatları Hüseyin (aynı zamanda Muhabbet Birim’in yeğeni, bizlerden hiç ayrılmayan can), akıl almaz bir aşkla yola bağlılar, hizmet ehli insanlar. Birim’in kardeşi Mehmet bizi taksisiyle her tarafa götüren güler yüzlü bir dost insan. Dokuz gün boyunca bizlerle en fazla ilgilenip, çevremizde pervane gibi dolanan bu insanlara can kurban.

31 Mayıs 2009, Pazar

Hz. Zeynel Abidin Makamı, Hama

Bugün ise uzun bir yola koyuluyoruz. Aslında kafilenin de ziyaret etmesi gereken önemli bir mekânı görmek için tekrar Şam yönüne doğru gidiyoruz. Hz. İmam Zeynel Abidin Makamı’nı ziyaret için Hama’ya gidiyoruz. Kesme taşlardan yapılmış usta ellerin hünerinden hasıl olmuş bir ‘Eski Halep’ var. Bir de dört bir yana doğru büyüyen ‘Yeni Halep’ var. Dünya yerinde duracak değil ya, her yerde bir yenilik, bir değişim olacak, bundan kaçış yok. Suriye de, Halep de böyle. Yeniyle eski iç içe. Modern binalarıyla da Suriye kentleri göz dolduruyor. Hama’ya üç kilometre uzaklıkta, bir yüksek tepelik alandaki Hz. Zeynel Abidin Makamı var. Anlatılana göre, zalimlerin katlettiği Ehlibeyt kervanı Kerbela’dan yola çıkarılıyor. Nusaybin’den geçip Halep üzerinden Şam’a götürülürken, çevreden Ehlibeyt dostları dünyada eşi olmayan yüzyıllardır gönülleri yakan bu olaydan sağ kurtulanları ziyaret etmek için toplanıyorlar. İşte kendisini görmek isteyenleri bu ‘Zeynel Abidin Dağı’nda karşılayan Hz. Zeynel Abidin onlara nasihatlerde bulunuyor, onların sakin olmalarını, bu zalimliklerin hesabının bir gün görüleceğini söylüyor. Bir süre bu tepede (dağ) dinlenen Ehlibeyt kervanı buradan tekrar Şam’a hareket ediyor. İşte kutsal bir ziyaret yerine dönüşen ve her yerden, yöreden insanın ziyaret ettiği bu kutsal alanda gelenlere dua okuyan, onların kurbanlarını kesen bir de imam var orada. Söylenceye göre İmam Zeynel Abidin kendilerine gösterilen ilgiden dolayı, çevrelerine toplanan insanlara “toprağınız verimli, suyunuz bol olsun” diye bir duada bulunuyor. Gerçekten de tepeden bakınca burasının dümdüz tarıma elverişli ve sulak bir yer olduğunu görüyoruz.
Bizler ziyaretlerimizi tamamladıktan sonra, Halep üzerinden tekrar Afrin Muhabbetli Köyü’ne gidiyoruz. Burada Şeyh Cömert’in evinde kalıyoruz.

1 Haziran 2009, Pazartesi

Bugün köyde durumu oldukça kötü olan bir hastayı ziyaret ediyoruz. Hasta dedelere bağlı bir canmış. Dedelerin geldiği söylenince, iki kişinin yardımıyla biraz doğrularak, onlara sevgisini göstermeye çalışıyor… Ama adamcağızın mecali kalmamış, hastadan ve bu durumdan etkilenen hane sahipleri ağlıyorlar.
Bugün de bir kurban var. Yolun sürdürümcülerinden ve Türkiye’ye de gelip giden, dedelerin aşkıyla yanan canlardan Abduh’un (Abdullah) kurbanı var. Abdullah Zeyno’nun musahibi ise Muhammed Hamocu. Burada yine tercüman (görgü) kurbanı var. Aynı şekilde konu komşu, akrabalar bir araya toplanıyorlar. İçerde bayıltıcı bir sıcak olsa da saatler süren sohbetler, soru ve cevaplar nihayetinde serilen postun üstünde, rehberin eşliğinde bir araya gelen musahip çiftler oradakilerden helallik alıyorlar, herkes birbirine razılık veriyor. Hizmetler yürüyor. Sazlar çalınıp semahlar dönülüyor.

2 Haziran 2009, Salı

Kahvaltılardan, sohbetlerden sonra Muhammet Birim’in evine tekrar gidiyoruz. Hayırlı bir iş var bu sefer. Muhammed Birim’in kızı Fatma aynı köyden, şu anda Halep’te oturan bir delikanlıyla evleniyor. Gelenler gidenler, sohbetler… Bir anda davul zurna çalmaya başlıyor. Derken gelin baba evinden çıkarılıyor. Bir neşe, bir şamata…
Akşam ise bizler de Halep merkezinde bir düğün salonunda yapılan düğüne katılıyoruz. Türkiye’den gelen bizlerin isimleri özellikle anons ediliyor. Misafir olarak bizlere özel bir ilgi gösteriliyor. İki ileri bir geri, şeklinde oldukça yavaş ritimli ve yaklaşık yüz kişinin katıldığı bir oyuna ısrarlar sonucu bizler de dahil oluyoruz. Bir büyük neşeyi bizler de paylaşıyoruz.
Biraz erken ayrılıp Şeyh Cömert’in babası Yusuf’un Halep’teki evine yatıya gidiyoruz.
Şeyh Cömert’in çocukları ayrı birer dünya özellikle Yusuf bizlerden ayrılmıyor, çok inançlı bir çocuk. Kardeş Ali ise afacan mı afacan… Derdi zoru bakkala gidip abur cubur bir şeyler almak, oyun oynamak, tüm çocuklar gibi.
Yusuf amcanın kardeşi Hüseyin ise Nuri Dersimi’ye Suriye’ye sığındıktan sonra yardım edenlerden birisi. Nuri Dersimi iki yıl Muhabbetli Köyü’nde kalmış.

Halep Kapalı Çarşı

Bugün ise Halep’in bir başka yüzünü görüyoruz. Büyük Halep Kapalı Çarşısı’nı ziyaret ediyoruz. Burası tümüyle taştan bir muazzam yapı. Tarihin içine, eski çağlara bir yolculuğa çıkıyoruz dersek abartı sanmayın. Tümüyle yerel, otantik kıyafetleriyle her kökenden Suriyeli zaman zaman turistlerin de eşlik ettikleri bir kalabalığın içinde upuzun kapalı sokaklarda bir seyahate çıkıyorlar, bizleri de kendilerine dahil ederek. Gözlerimizi kamaştıran rengârenk kumaşlar yüzlerce dükkânın kepenklerinden içinize giriyor. Bir başka sokakta yerel tekniklerle elde edilen sabunların kokusu diğer sokakta sizleri bayıltan esans kokularına, çiçek, tarçın kokularına karışıyor. Yine çarşısın içinde seyyar satıcılar… Zaman zaman tavandan vuran ışık loşlukları aydınlatırken, satıcılar bir şeyler almanız için yolunuzu kesiyorlar. Sizin pazarlık yapmanıza gerek yok, zaten kendileri fiyatları beşte bir oranına kadar indiriyorlar, yeter ki Türkiye’den gelen siz değerli misafirler bir şeyler alsınlar. İnsan burada biraz kalsa akşamın ne vakit gelip geçtiğini unutabilir… Bir anlık sessizliğe aldanmayın, bütün büyük çarşılar gibi bir şehrin yaşamı akar bu daracık sokaklarda, küçücük dükkânlarda. Saatlerce o insanlara baksanız, bıkıp usanmadan… Her bir dükkanda da bir şeyler alsanız ne iyi olurdu!
Bu arada bu kapalı çarşı bir de türbeyi bağrında saklıyormuş. İmam Cafer Sadık oğlu İsmail oğlu Cömert oğlu Maruf’un türbesi. Burayı da ziyaret edip, fotoğraf çekiliyoruz.
Aynı gün Afrin’den Muhabbetli Köyü’ne dönerken ‘Ziyareti Hanna’ya, Hanna Mezarlığı’na da uğruyoruz. Burada 1973’de ölen Nuri Dersimi ve eşinin mezarları var.
Bu mezarlıkta Cafer Tayyar’ın bir makamını da ziyaret ediyoruz. Hz. Ali’nin abisi olan ve Ehlibeyt taraftarı olarak çok sevilen, hatta Kırklar’dan birisi olarak sayılan Cafer Sadık’ın küçük bir türbe şeklinde yapılan yanında Türkiye’deki gibi bez bağlanmış, siyah tut ağacı bulunan bir yer.
Buralardan edindiğimiz birkaç bilgi; Halep içinde Türkmen Aleviler varmış. Akdeniz boyunca Arap Aleviler yaşıyormuş.
Humus’ta yaşayan Şeyh Dips’in Muhabbetli Köyü’nde müritleri varmış. Kendisi çok iyi, aydın bir insanmış, Arap Alevisiymiş.
‘Zalim’ Yavuz Sultan Selim Suriye’ye, Halep’e girdiği zaman buralar hep Aleviymiş, çoğunu döndürmüş.
Araştırmacı Yazar dostumuz Hamza Aksüt de gelip Muhabbetli’de kalmış, araştırmalar yapmış. Kendisiyle konuyla ilgili daha sonra telefonla konuştum. Günümüz Aleviliğin yaşayan değerlerini, köklerini, ocak, dede-talip ilişkilerini araştıran Hamza Aksüt’ün bu konuyla ilgili Yurt Yayınları’ndan çıkan da bir kitabı var.
Suriye’deki Alevi Ocaklarını araştıran Sevgili Dostumuz Doç. Dr. Ahmet Taşkın’ın da çalışmaları mutlaka burayla ilgili bilgilerimizin derinleşmesine yol verecektir.

3 Haziran 2009, Çarşamba

Muhabbetli Köyü’nde bir büyük bayrama da tanıklık etmek varmış kaderde. Bir bayram günü bugün, bir büyük inanç dayanağımız ‘musahiplik’ yürüyor. Musahip olan çiftler var.
Velat ve Valit ile sevgili eşleri musahip (gardaş) oluyorlar.Valit, rehber ocağına mensup olduğundan ötürü rehberlik için ikrar verdi.Yine kurban kesiliyor. Lokmalar hazırlanıyor. Bizler yine saatler boyunca gelen ‘taliplerin’ saygıları karşısında tatlı bir sarhoşluk halindeyiz. Yine akın akın insanlar geliyorlar. Bu sefer Ali Büyükşahin Dede’nin dedesini hatırlayan çok yaşlı canlar gözyaşları içinde o eski cemleri, sohbetleri hatırlayıp, bunu paylaşıyorlar.
Muhasip olacak canlar yine rehber Şeyh Cömert’in eşliğinde posta getiriliyorlar. Dede musahiplik hakkında Kürtçe bilgiler veriyor, Alevi yolunun ilkelerini, erkanlarını, inceliklerini, insani boyutunu oradaki canlara anlatıyor. Hizmetler yürüyüp, darda musahip olmak için yan yana gelenlere yine dualar ediyor, nasihatlerde bulunuyor. Herkesten rızalık alınıyor. Bu sefer çalan sazlar üçe çıkıyor. Abduh, Hüseyin ve Velit sazlara döşeniyorlar. Onlara çoğu Türkçe okunan nefeslerde İdris, Rumet, Lokman eşlik ediyorlar. Öyle bir olağanüstü bir atmosfer doğuyor ki bu kelimelerle anlatılmaz. İnancımız burada, bu topraklarda, musahiplik kavline giren canlarımızın hanesinde yaşıyor… Türkçe nefesler söyleniyor, Allah, Allah nidalarıyla bir birlik denizine dalıyoruz. Bu genç arkadaşlarımızın sazları da, niyazları da, nefesleri de, alçak gönüllükleri de, inançları da çok etkileyici.
Bu sabahtan akşama kadar aralıksız süren ibadetten etkilenmemek, bundan duygulanmamak mümkün mü?

Rumet Hamato (23): Halep’de yaşayan Muhabbetli Köyü’nden Rumet, Halep’te bir otelde çalışıyormuş. Halep’te Hıristiyanların, Müslümanlarla birlikte mutlu bir şekilde yaşadığını, burada Ermenilerin de var olduğunu söylüyor. Onun ifadesine göre Halep’te ‘Abdallar’ çokmuş. Bunlar Türkiye’ye çok gidip geliyorlarmış. Halep yakınlarındaki ‘Haydariye’ isimli bir köyde veya bir mahallede Abdallar yaşıyorlarmış. Bu Abdallar Şam’ı, Hama’yı, Humus’u geziyorlarmış. Şeyhleri ise ‘Şıh Salih’miş. Halep’teki Muhabbetli Köylülerle buradaki Abdallar iyi anlaşıyorlarmış. Abdalların Türkiye’den dedeleri geliyormuş.
Rumet Hamato türkü de söyleyen çok cana yakın bir genç. Onun ifadesine göre Suriye’de geçinmek çok zor. İnsanların aldıkları aylıklar yüz dolar civarında. Bunun üzerinde aylık alanların oranı gittikçe azalıyor. Bin dolar burada çok büyük bir para olarak görülüyor. Gençlerin en büyük sorunu işsizlik. Kendileri Türkiye’ye çok iyi bakıyorlar. Türkiye gelişmiş bir ülke. Gezmeye, yaşamaya, çalışmaya değer bir ülke.
Halep Kalesi’nin içinde aslında bir de Hz. Hıdır Makamı da varmış.

4 Haziran 2009, Perşembe

Bizi bırakmak istemeyen, Muhabbetli Beldesi’nin güzel insanlarından ayrılma zamanı malesef geldi çattı. Bir hüzün var hem onlarda, hem de bizde. Bizden ayrılmak istemiyorlar hatta öyle ki, Muhammet Birim’in damadı Hüseyin can bize taa sınıra kadar eşlik ediyor. Yüreklerimizde şimdiden bir özlemle, hasretle, bir buruklukla dostlarımızın yanından, Suriye’den ayrılıyoruz. Sınır kapıları insanları birbirlerine kavuşturduğu gibi, koparıyor da. Sonradan telefonlarla Kürtçe ve Arapça bilenler aracılığıyla konuştuğumuz gibi bu dostluk meclisinin gülleriyle irtibatlarımız hep sürüp gidecek. Sonsuz sabaha kadar; her kimle dostluk kurmuş, tanışmışsak, ara ara da görüşmüş olsak, birbirimizden yıllarca ayrı kalsak da bazen, günlümüz hep bir söyleşide, sohbette birlikte olacak.
Bizleri Gaziantep’e getirip otogara bırakan taksiden sonra şimdi de, her zaman bulmak olanaklı olan Adıyaman minibüslerine biniyoruz. Kısa sürede de Adıyaman’a ulaşıyoruz. Dokuz gün bir arada olduğumuz Abuzer Acıpayam ve Ali Bilgiç’ten ayrılıyoruz. Ali Büyükşahin Dede’nin evine üç günlük misafirlik için giriyorum. Ali Dede’nin sevgili eşi ve sevgili oğlu, kızı beni sevgiyle ve muhabbetle karşılıyorlar. Geziyle ilgili izlenimlerimizi, duygularımızı onlarla paylaşıyoruz. Ananın maharetli ellerinden hazırlanan lokmalarımızı yiyoruz.

Adıyaman’da…

5 Haziran 2009, Cuma

Bugünümüzü bir dostumuza, emektar bir başkanımıza ayırıyoruz. Adıyaman’a bağlı Gölbaşı’na hareket ediyoruz. Büyükşahin Dede’nin evinden ofisinin bulunduğu caddeye, oradan gara yürüyerek gidiyoruz. Her taraf yeşillik içinde tertemiz. İstanbul’un insan kalabalığından, arabalarının korna seslerinden, havadaki her daim sizi esir eden bulanıklıktan eser yok buralarda. Kısa zamanda Gölbaşı’na varıyoruz. Ailesiyle birlikte bizi büyük bir sevgi çemberiyle karşılayan CEM Vakfı Gölbaşı Şube Başkanı Niyazi Aslan’ın da emekleriyle yükselen Cem Kültür Evi ışıl ışıl. Zemin kattan sonra birinci katının da tamamlandığı Gölbaşı Cem Kültür evi bölgenin de birlik, barış ve kardeşlik yuvalarının başında yer alıyor. Niyazi Başkanla hasret giderip, sorunlar hakkında sohbet ediyoruz. Onların hayallerini süsleyen Cemevi’nin bir an önce tamamlanması, halka daha iyi hizmet vermeleri.

6 Haziran 2009, Cumartesi
Pınarbaşı (Bulam) Belediyesi

Yol arkadaşları olarak Ali Dede, Abuzer Acıpayam, Ali Bilgiç’le birlikte Büyükşahin Dedelerin köyü daha doğrusu bağlı oldukları yaşadıkları Beldeye, Çelikhan’a bağlı Pınarbaşı (Bulam) Belediyesine doğru yola koyuluyoruz Ali Bilgiç’in arabasıyla. Oldukça virajlı olan yol tepeleri aşırarak yeşillikler içinde kaybolan Pınarbaşı’na bizi ulaştırıyor. Belediye’nin bir mahallesi denilen ama bir mahalleden oldukça uzak bir küçük yerleşim birimine varıyoruz türlü çiçekler içinden. Rıza Büyükşahin Dede’nin çocuklarıyla birlikte yaşadığı eve girdiğimizde bizi büyük bir sevinçle karşılayan Rıza Dede’nin mutluluğuna diyecek yok. Suriye’ye birlikte giden beş kişi yine bir araya gelmiş oluyor. Oturduğu odanın duvarları dedelerin resimleriyle dolu. Sonra hep birlikte Belediye merkezine hareket ediyoruz. Burada Ali BÜYÜKŞAHİN’in hasta ve yaşlı olan Hasan Dede ve Hüseyin Dede isimli dayılarını ziyaret ediyoruz.

Dede evi (Cemevi)
Ama asıl üzerinde durulması gereken Büyükşahin Dedelerin ‘dede evi’ni ziyaret oluyor. Aynı zamanda belediyenin de din görevlisi olarak hizmet veren ve bu evde yaşayan Ali Büyükşahin Dede’nin kardeşi olan Ensari Dede’ye misafir oluyoruz. Kendisinin alçakgönüllülüğüne diyecek yok. Evin bir büyük salonu ‘cemevi’, bir başka bölümde ise ‘tarik’ var. Gerçekten tarihi bir bina, orijinal halini koruyan bu büyük evde sayısız cem yapılmış. Ahşap tavanlı bina geniş pencereleriyle bol güneş alıyor. Taş duvarlı evde iç avludan odalara kapılar açılıyor. Muharrem ayında yine cemlerin yapıldığı bu ev bölgede aynı zamanda mutlaka aşurenin kaynatılıp halka dağıtıldığı bir ana merkez konumunda. Ayrıca ‘Hızır A.S. Lokmasında’ iki gün cemlerin yapıldığı, tercüman cemlerinde on iki hizmetin yapıldığı bu inanç merkezi, Adıyaman Alevilerince ‘Üryan Hızır Kapısı’ olarak biliniyor. Cem yapılan salonda yine ahşap direklerin yanı sıra yine ahşaptan loca şeklinde bir bölüm de burayı ilginç kılıyor. Tahta basamaklarla çıkılan ve önü de tahtadan tırabzan şeklinde korkulukla engellenen camilerde gördüğümüz bu bölümün ceme gelen çocuklar için yapıldığını öğreniyoruz. Duvarlar İmam Ali’nin, İmam Hüseyin’in ve bu aileden göçmüş dedelerin resimleriyle dolu. Ensari Dede “bu ziyaret, ziyaret olmadı. Gelince burada kalmalısınız ki, öyle ziyaret kabul olsun” deyip bizi mutlaka tekrar buraya beklediğini söylüyor.

Zerban Ziyareti

Zerban, iki sözcükten oluşmuştur. ‘Zer’ sarı, altın; ‘Ban’ gök, sema anlamında olup sarı gök, altın gök olarak tanımlanabilir. Ayrıca ‘bol su, altın su’ anlamında da kullanılabilir.
İbrahim Bahadır’ın kadın Dervişler Kitabı’nda “Zebran” olarak geçer. O da sarı gök anlamındadır. Zebran’ın bir kadın Pir olduğu söylenmektedir. Türbenin üzerinde bulunduğu tepe ve su kaynağı onun adıyla anılmaktadır. Adıyaman ve Malatya yöresinde çok büyük bir ilgi görmektedir. Halk burayı ziyaret edip kurban kesmektedir. Zerban, Alevi Dede ocağı olarak biliniyor, ancak o köyde o ocağa mensup kimse bulunmamaktadır. Zerban’ın üzerinde her sene aralık ayı başında köylüler tarafından kurbanlar kesilir ve eşit bir şekilde tüm köylüye dağıtılır.
Daha önceleri köylüler, Zerban ziyareti önünde tanıklar huzurunda yemine çekilir korkusuyla suç işlememeye çalışırlarmış. Bu durum şimdi bile bazı kişilerce devam ettirilmektedir.
Zerban türbesi,daha önceleri doğal bir kaya üzerinde bulunmaktaymış. Sonra dört dönem Belediye Başkanı olan Büyükşahin ailesinden Ahmet BÜYÜKŞAHİN tarafından onarılarak üstüne kubbe yapılmıştır. Çevresi de park olarak düzenlenmiştir.

Belediye Başkanı

Daha sonra yeni dönemin belediye başkanı Mehmet Çalgan’ı ziyaret ediyoruz. Bizimle birlikte tekrar dede evine gelen Çalgan’la sohbet ediyoruz. Pınarbaşı’nın 3500 nüfusluk, 8 mahalleden (Kaya Mahallesi, Camii Mh., Hacılar, Kurudere, Balıkburnu, Aktaş, Çamlıyayla, Çalgan) oluştuğunu söyleyen Çalgan geçimin tarımcılıktan, başta da tütüncülükten sağlandığını, meyveciliğin olsa da az olduğunu söylüyor. Belediyecilik anlayışının halkın katılımına dayalı, güven ortamı sağlanarak kültürel yapıya önem veren bir yapıda oluştuğunu söyleyen Çalgan en önemli hedeflerinden birisinin de bölgede bir kültür cemevinin yapımının olduğunu belirtiyor. Yörede önemli oranda işsizlik olduğunu, tütünün şimdilik bir geçim aracı olsa da geleceğinin belirsiz olduğunu, arazilerinin engebeli, tarıma elverişsiz, hayvancılığın da yörede olmadığını başkandan öğreniyoruz. Bu görüşmelerden sonra hep birlikte Zebran Ziyareti’ne gidiyoruz. Aslında Zebran bir su ziyareti. Çıktığı ana kaynaktan hemen ikiye ayrılıp iki ayrı yöne, hiç birbirine karışmadan akan büyük su gözesi bir kayanın altından çıkıyor. Çevre düzenlemesi yapılıp piknik alanına çevrilen Zebran’da bir de makam yapılmış bir türbe şeklinde düzenlenmiş. Mehmet Çalgan sorunlara rağmen geleceğe umutla bakan, eğitimci, yöreyi seven, olumlu düşünen bir başkan. Umarız yararlı olur.

Üryan Hızır Ocağı’ndan Büyükşahinler Olarak Dedeler…

Yörenin inanç önderi olan Ali Büyükşahin Dede’yle daha önce de söyleşiler yapmıştım. Bu sefer de kendi ailesiyle, bu soydan dedelerle ilgili bilgiler derledim.
Üryan Hızır Ocağı’ndan, Ali Büyükşahin Dedenin ataları aslında Tunceli’den gelmişler. Geldikten sonra yüz elli yıl dolayında Adıyaman Kahta Berazi’de kalmışlar. 150 yıl kaldıktan sonra 1800’lü yılların başında Adıyaman tarafına göç etmişler. Sonrasında yaşamları bu yörede sürmüş. Aslında göç etmek zorunda kalmışlar. Çünkü yaşamlarını sürdürdükleri Kahta Berazi’de çok iyi bir konuma sahip oldukları için dönemin Osmanlı güvenlik güçleri ve yörenin ağaları tarafından rahatsız edilmişler. Bu durum karşısında pirlik görevini yapan Büyük Yusuf birkaç akrabası ile Adıyaman merkez Kutur köyüne gelip yerleşmiş.
Büyük Yusuf’un babası, Baba Kasım ve onun dedeleri Berazi’de hem dedelik yapmışlar hem de halkın toplumsal ve sosyal sorunlarıyla ilgilenip iyi bir ün kazanmışlar. Şimdi bile o yörenin halkı Sünni olduğu halde onlardan saygıyla bahsetmektedir.
Baba Kasım’ın türbesi Çelikhan’a bağlı Recep köyü’nde kendi adıyla anılan bir tepede bulunmaktadır. Halk tarafından ilgiyle ziyaret edilmektedir.
Büyük Yusuf Kutur Köyü’ne geldikten sonra çevre halkı tarafından iyi olarak tanınmış, sevgi ve saygıyla karşılanmış. Onun halk tarafından çok sevilmesi, sayılması Aço adında yakın bir akrabasını kıskandırmış.Dedenin bu güzel konumunu içine sindiremeyen Aço onu vurarak yaralamış ve oğlu Küçük Yusuf’u da tehdit etmiş.Dede aldığı yaraların etkisiyle kurtulamayarak hakka yürümüştür.Küçük Yusuf ise yaşı küçük olduğundan akrabaları tarafından koruma altına alınmış. Sonra Malatya Haçova (Atalar) Köyü’ne güvenlikte kalması için gönderilmiş. Küçük Yusuf, burada bir süre kalır, ortalık sakinleştikten sonra tekrar Adıyaman Kutur köyüne döner.
Büyük Yusuf ise, Adıyaman (Azikan) Yazıbaşı’nda defnedilir. Berazi’deki akrabaları onu sahiplenirler. Bir gece karanlığında onun cesedini mezarından çıkararak Kahta’nın Susyan (Ortanca) Köyü’nde bulunan Derviş Yusuf Ziyareti’ne götürerek defnederler. Burası aslında aynı kökten, altı dedenin de yattığı bir kutsal yer olarak kabul ediliyormuş.
Berazi’deki akrabaları Büyük Yusuf’un ölümüne neden olan adamı pir seçmek ve toplum önderi yapmak bahanesiyle kandırarak Berazi’ye götürürler ve orada bir kayadan aşağı atarak öldürürler. Sonra da Kutur’a gidip Küçük Yusuf’un Pir olmasını sağlarlar.

Küçük Yusuf dede

Küçük Yusuf dede Ali Büyükşahin’in dedesinin dedesinin babasıdır.Yani Hüseyin Ağa’nın babasıdır. Yaşamını Kutur Köyü’nde sürdürmüştür. Türbesi de o köydedir. Küçük Yusuf’tan sonra oğlu Hüseyin (Hüseyin Ağa) dede, pir olarak hizmet vermiş. Çelikhan’ın Bulam (Pınarbaşı) köyüne yerleşmiştir. Hem iyi bir dede hem de cesaretli bir toplum ve inanç önderi olarak ün yapmıştır. Türbesi Bulam’dadır.

Dedelerin Berazi’deki İzlenimleri

Berazi, Adıyaman Kahta’nın kuzeyinde, eski Kahta-Nemrut yolu üzerinde, Cendere Köprüsü yakınında ve Karakuş Heykelinin bulunduğu Tepenin doğusundadır. Karakuş heykeli taştan yapılmış silindir bir sütun üstüne monte edilmiştir. Heykel Kommagene Krallığı döneminde yapılmıştır. Berazi, bir zamanlar orada oturan ailelerin nüfuz sahibi olmalarından ötürü önemli bir yerleşim merkezi durumundaymış. Berazi ve çevre köyleri İnançsal olarak Alevi yol erkanına bağlılarmış. Ama Dedeler oradan göç ettikten sonra, oradaki Aleviler Sünnilik inancını benimseyerek yaşamlarını sürdürmüşler. Şimdiki Berazi halkı, Üryan Hızır Ocağı’ndan olan Baba Kasım (pir,dede) ve ailesinin orada geçen yaşamları hakkında bilgi sahibidirler. Dedelerin evlerinin bulunduğu yere (mekana) bir ağaç dikmişler ve etrafını taş kümeleriyle çevirmişler. Ağacın yanında Baba Kasım’ın ailesinden kalan kırık bir el değirmeni ve biraz ötede içinde buğday dövüp bulgur yaptıkları ‘çukur taş’, halk diliyle ‘soku’ bulunmaktadır. Köylüler, “biz onları dedelerden kaldığı için muhafaza ediyoruz” diyorlar. ‘Baba Kasım Mevkisi’ diye adlandırdıkları bu yeri koruma altına alıp büyük önem veriyorlar. Köylüler kutsal saydıkları ‘Baba Kasım Mevkisi’ni sık sık ziyaret ederek, burada lokma yapıp dağıtmayı gelenek haline getirmişlerdir.

Miro Dede

Ali Büyükşahin Dede’nin dedesinin babası Miro Dede (1857-1938), pir olarak hizmet vermiş. Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması olayında birkaç gün gözaltında tutulmuş. Alevi erkanının normal yürümesi için ödün vermeyen prensip sahibi bir dede olarak isim yapmıştır. Aleviliği yaşatmaya çalışan bir insan olmasının yanı sıra konuşma ve tavırlarıyla kendini benimsetmiş ve güzel cemler yürüterek ün kazanmıştır. Miro Dedenin Hüseyin, Mehmet (memo), Yusuf (uso) ve Emine isimlerinde çocukları varmış. Miro Dede’nin kardeşleri Suriye’ye gitmiş. Örneğin kardeşleri Hamo Dede ve Hasan dede (çok iyi okur yazarmış) Suriye’ye gidip hizmet yürütmüşler.

Hüseyin (Keko) Dede

Ali BÜYÜKŞAHİN’in Dedesi Hüseyin Dede, yani Miro Dedenin oğlu (1895-1968), beyaz gür sakallı, Cemler yürüten, çevresinde çok sevilen bilge bir insan olarak ünlenen diğer ismiyle Keko Hüseyin, 4-5 sefer Suriye’ye gitmiş. Dedenin ilk eşi amcası kızı Fatma vefat ettikten sonra akrabası olan Hanım’la evlenmiş.
Hüseyin Dedenin çocukları Mehmet (Hamo), Rıza, Hasan (aydın,bilgili ve düzenli cem yürüten bir dedeymiş), Miro, Ahmet ve Zeynep’miş. Hüseyin (Keko) Dede kardeşi Memet (Keki mem) ile birlikte cem yürütmüşler. Birbirlerini çok sever sayarlarmış.
Memet Dede bazen de tek başına cem yürütürmüş. Çok ağır başlı halk tarafından sevilen ve sayılan bir kişiliğe sahipmiş. Çok genç yaşta yaşamını yitirmesi Hüseyin Dede’yi çok üzmüştür. Hüseyin Dede, onun ölümünden sonra çocuklarına sahiplik etmiş ve koruması altına almıştır. Memet Dedenin (Keki mem) çocukları Ziney, Yusuf, Hasan, Sabri ve Hüseyin’miş.
Hüseyin (Keko) Dede, medrese tahsili görmüş, hem Arapça hem Türkçe okuma yazma bilen, Alevi kültürü ile donanmış,toplum sorunlarıyla ilgilenen bir dedeymiş. Keko dede kural sahibiydi. ‘Ailede tek bir Pir olabilir’ prensibini uygulamaya çalışmıştır. Çünkü ondan önceki dedeleri de ayrı guruplar olmasın, birlik beraberlik bozulmasın, talip kitlesi arasında huzursuzluk doğmasın diye ‘ailede tek Pir’ prensibini kabul etmişler ve ona göre yol erkan yürütmüşlerdir. Bu gelenek yıllarca devam ederek gelmiş ve devam etmektedir. Pir’in çocukları veya yeğenleri (yakınları) zorunlu bir durum olduğunda birlik cemleri yürütmek, görgü cemlerini (tercüman kurbanlarını) yapmak için mensup oldukları ocağın pir postuna oturan dededen izin alarak görev yapabilirler. Yapılan bu hizmet Pir’in adına yapılır. Büyükşahin dedeleri ikrar vermeden tercüman kurbanını yapmadan talip arasına çıkmazlar. Alevi-Bektaşi yol erkanına göre hizmet etmeyi hiçbir zaman aksatmazlar. Ayrıca Büyükşahin’ler ailesinde bir Pir seçilecek olursa tüm akrabalarının ve taliplerinin rızalığı alınır.
Hüseyin Keko Dede Hakka yürüdükten sonra büyük talip kitlesi tarafından hem onay ve hem de genel kabul açısından Mehmet (Hamo) Dede ‘Pir’ olarak seçiliyor. Bu ailenin en önemli özelliklerinin başında ‘Pirlik’ ve ‘dedelik’ düzeninin bozulmaması için tüm akrabaları görüş birliği içinde tek bir kişiyi ‘Pir’ olarak benimsemeleriymiş. Bunun manası şuymuş: Mehmet Dede’nin dışındaki diğer kardeşler ‘dede’ olarak anılsalar da tercüman kurbanlarının kestirme yetkileri yokmuş. Yukarıda söylendiği gibi herhangi bir zorunluluk olmadıkça tek Pir olduğu için bu yetki ondaymış.

Mehmet (Hamo) Dede

Halk arasında en çok sevilen dedelerden, pirlerden birisiymiş. Aydın bir insan olan Mehmet Dede (1923-1997) çevrede önder isim olarak bilinip anılıyor ve en az kırk yıl yol erkan yürütüp pirlik görevini yerine getirmiştir. Suriye’ye iki kez giden dede Kerbela’ya da gitmiş. Yörenin sayılan sevilen önder siması olan Mehmet Dede aynı zamanda Pınarbaşı’nın belediyelik olması için de çok mücadele yürütmüş. İki kez evlilik yapan dedenin toplam 13 çocuğu varmış. Ali Büyükşahin Dede’nin babası olan Mehmet Dede’nin Ziney Ana’dan Ali, Mithat, İsmail, Haşim, Ensari, Salman, Zeynep isimli; Hüsniye isimli eşinden ise Hüseyin, Zeynel, Fatma, Cemile, Doğan ve Mazlum isimli çocukları varmış.

Mehmet Dede’nin resimlerini Suriye ziyaretimde de evlerde gördüm.

Ali Büyükşahin Dede

1944 doğumlu dede, halen Adıyaman merkezde yaşamını sürdürmektedir. İnşaat Mühendisidir. Babası Hakk’a yürüdükten sonra dedelik görevini üstlenmiştir. Hanımı Hayriye Ana da dayısı aynı zamanda babasının amcasının oğlu olan Yusuf Dede’nin kızıymış. Yusuf Dede de çevresinde çok sevilen, çok güzel saz çalan, sesi güzel olan birisiymiş. Düzenli cem yürüten Alevi yol erkana gönülden bağlı olan bir dedeymiş. Çok iyi bir kişiliğe sahip dede 57 yaşında Hakk’a yürümüş. Ali Dede’nin Deniz (aynı zamanda çok güzel saz çalan), Ferhat, Dilek, Devrim, Derya isimli beş çocuğu var. Hamo Dede Hakk’a yürüdükten sonra tüm talipler bir araya gelerek Ali Büyükşahin Dede’yi ‘Pir Postuna Oturtmuşlar’.

Rıza Dede

Şu anda seksen yaşında olan Dede’nin hanımı Fadime’den Enver, Mahmut, Gülsüm, Gülşen, Türkan isimli beş çocuğu varmış. Oldukça yumuşak sesli, hoşgörülü, alçakgönüllü olan Rıza Dede aynı zamanda ilkelerinden ödün vermeyen bir inanç önderi havası veriyor. Onun en çok değer verdiği şeylerden birisi ise taliplerini ziyaret etmek. Her fırsatta insanların yanında bulunmayı bir görev sayan Rıza Dede hele de taziye ziyaretlerini yaz, kış hiç aksatmıyormuş. Nerede bir hasta varsa, nerede bir düşkün varsa halini soruna Rıza Dede Suriye’deyken aynı zamanda otoriter bir insan da olduğunu da göstermişti. Şu manada ki, toplumdan bir dakika ayrı kalmamaya özen gösteriyor, ilerlemiş yaşına rağmen tüm ziyaret yerlerine gidiyor, herkesle ayrı ayrı ilgileniyor, hiç kimseyi birbirinden ayırmadığı gibi kendisinin de önemsenmesini önemsiyor. Elinde bastonu, başında şapkasıyla, cepkenli yeleğiyle, kendisinden önceki dedelerin emaneti taşıyormuşçasına, bu emaneti sahiplerine vermek için bir aracıymış gibi dedeliğini çok önemseyen, kendisine gösterilen, ilgiden alakadan çok hoşnut olan Rıza Dede, aslında tevazu sahibi, kanaatkâr bir insan.
Benden ise çok hoşlanmışa benziyor. Çünkü ‘tahsil yapmış adam önemliymiş, ama daha da önemlisi hem tahsilli, hem de inançlı insan bulmakmış. Çünkü bu azmış.’
Rıza Dede’nin oğlu Mahmut Büyükşahin, Bulam’ı ziyaretimiz de bizi bırakmayarak, akşam yemeğine alıkoyuyor. Yakınlardan taptaze balıklar bulup getiriyorlar. Şu anda sadece tabii ki İstanbul değil, Adıyaman merkez dahil olmak üzere her yerde bunaltıcı bir sıcaklık varken, burası dağlardan gelen enfes rüzgarlarla serin mi serin. Mahmut Dede bizleri Cem Dergisi’ndeki yazılardan hatırlıyor. Yürekten bizleri ağırlıyor.

ALİ BÜYÜKŞAHİN’in (Üryan Hızır Ocağı’na Mansup) Dedelerinin Baba Kasım’dan bu yana soy şeceresini gösteren Şema:

Baba KASIM (Dede)
II
Büyük YUSUF(Dede)
II
Küçük YUSUF(Dede)
II
Hüseyin Aga(Dede)
II
Miro (Keko) Dede
II
Hüseyin (Keko) Dede
II
Mehmet (Hamo) Dede
II
Ali BÜYÜKŞAHİN (Dede)

ALİ BÜYÜKŞAHİN

(ÜRYAN HIZIR – ADIYAMAN)

Bugün çok değerli, sevgili dedemiz Ali Büyükşahin’le beraberiz. Kısaca sizi tanımak isteriz sayın Büyükşahin? Ben dede çocuğuyum, şu anda dedelik yapıyorum. Babamın (Mehmet Dede) vefatından sonra iki yıldır bu erkanı yürütüyorum.

Babanız çok sevilen ve tanınan bir dede idi. Onun sizin üzerinizde etkileri vardır tabi ki, siz ondan nasıl etkilendiniz, nasıl yetiştiniz? Babam halk tarafından çok sevilen bir insandı. Erkanlarını hiç aksatmadan yürütmeye çalışırdı. Onun Ehlibeyt’e olan düşkünlüğü, dürüstlüğü, halkla ilişkileri beni çok etkiledi.

Hangi ocağa bağlısınız? Üryan Hızır Ocağı’na bağlıyız. Adıyaman’da ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinde taliplerimiz vardır. Ocağın çok itibar gören bir geçmişi vardır.

Üryan Hızır’dan biraz bahseder misiniz? Üryan Hızır Horasan Erenlerindendir, aynı zamanda Muhammet Bakır’ın torunlarındandır. Üryan Hızır da diğer Anadolu erenleri gibi insanları aydınlatmaya çalışmıştır. Üryan Hızır Tunceli’de Pertek ve Hozat arasında bulunan Zeve (Dorutay) Köyünde yatmaktadır, ona mensup olan dedelerimiz Tunceli’den sonra Elazığ ve Malatya’ya gelip yerleşmişlerdir. Daha sonra Adıyaman tarafına göç etmişlerdir. Şu anda Adıyaman ve çevresinde pirlik görevini yapmaktayız.

Siz aynı zamanda okuyan, üreten ve erkan yürüten bir dedemizsiniz. Daha çok talipleriniz hangi yörede ve ne sıklıkla görmeye gidiyorsunuz taliplerinizi? Bizim taliplerimiz Malatya’da, Adıyaman’da ve Suriye’de bulunmaktadır, ayrıca Türkiye’nin çeşitli yerlerinde de bulunmaktadır.

Suriye’deki köyünüzün ismi nedir? Muhabbet köyü.

Nereye bağlı? Halep’e yakındır. En az altı yüz hanedir. Ayrıca Şam ve Halep’te yerleşik taliplerimiz bulunmaktadır.

Dedelik kurumu dediğimiz zaman neler söylersiniz. Dedeler kimlerdir, bu kurum Aleviliğe neler kazandırmıştır? Dede Ehlibeyt soyundan gelir. Dede eğiten, öğreten ve danışılan kişidir. Dedeliğin Alevilikte çok önemli bir yeri vardır. Alevilikte 12 hizmet vardır. 12 hizmet sahiplerini yönlendiren ve Alevilik yolunun kurallara uygun olarak yürütülmesini sağlayan dededir.
Dedelik kurumu, Aleviliğe toplumsal ve dinsel yönde birlik ve beraberliğin oluşmasında büyük katkılar sağlamıştır.

Okuyan bir dede olarak; günümüzde bir dedede aranması gereken vasıfları nasıl yorumluyorsunuz, Geçmişten farklı olarak dedeler günümüzde hangi özelliklere sahip olmalıdır? Çağdaş olmak gerekir. Yani bir dedenin okuması ve eğitim görmesi büyük bir eksikliği giderir ve çağın sorunlarına göre kendini yetiştirmesi yarar sağlar. Çünkü toplumumuz gün geçtikçe aydınlanmaktadır. Bir dedenin bu aydınlanan kitleye yanıt vermesi gerekir.

Talip köylerinize giderken onlardan mı talep geliyor, yoksa siz belirli zamanlarda mı oralara gidiyorsunuz? Ben bazen kendim gidiyorum, bazen de onlardan istek oluyor. Görgü cemi olduğu zamanlar beni çağırıyorlar, çoğu zaman da ben kendim gidip onları ziyaret ediyorum ve herhangi bir sorunları varsa onları çözmeye çalışıyorum.

Musahip çiftleriniz var mı? Elbetteki var. Çünkü Alevilikte musahipsizlik olmaz. Musahipsiz bu yolda ikrar verilmez ve görgü cemi yapılmaz. Çünkü Muhammet Ali yoluna ve Alevi erkanına musahiple birlikte girilir. Musahiplikte üzüntüyü sevgiyi mutluluğu paylaşma ve beraber olma durumu mevcuttur.

On iki hizmet sahiplerinin, 12 İmam’ı sembolize ettiği söylenir siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Doğrudur. 12 hizmet sahiplerinin her birinin Alevi görgü ceminde bir görevi vardır. Görgü cemi yapılmazdan önce hizmet sahipleri dedenin duasıyla görevlerine başlarlar. 12 hizmet Alevilikte bir semboldür.

Babanız sizi özellikle cemlere götürür müydü? Ben babama yardım etmek amacıyla giderdim. Cemlerin konum olarak çok faydalı şeyler verdiğini, cemlerin ve erkanların paylaşımcılığı, barışı, eşitliği, hoşgörüyü insanlara öğrettiğini gördüm.

Sizin bütün cemlerinizde On iki hizmet yürür mü? Yapılan görgü cemlerinde on iki hizmet yürür. Diğer cemlerde on iki hizmeti yürütmek zorunluluğu yoktur.

Musahiplik ve görgü cemlerinin dışında da yürür müydü? Eğer herhangi bir kurban lokması varsa ve istek olursa on iki hizmet yürütülebilir. Görgü cemi dışında diğer cemler vardır. Örneğin Abdal Musa Cemi, Koldan Kopma ve Lokma Cemi gibi çeşitli cemler vardır.

Alevi Sünni kaynaşması hakkında neler söylersiniz? Bu meseleye hoşgörü ile bakmak gerekir. Biz birbirimize ne kadar yakın olursak o kadar güzel bir ortam yaratılmış olur. Çünkü toplumun huzura ve mutluluğa ihtiyacı vardır.

Adıyaman’daki Alevi köyleri hangileridir? Yazıbaşı, Uzunköy, Ahmet Hoca, Çamyurdu, Karaağaç, Kızılcaköyük, Börgenek, Beseri, Kuşakkaya, Akçalı, Kırklı, Durukaynak, Kındırali, Çamgazi, Kayaönü, Çokpınar, Tekpınar, Dikilcik, Oluklu, Yedioluk, Karahöyük, İpekli, Terman, Payamlı, Kömür, Aydınoluk, Çatalağaç, Ortanca, Bağlar, Pınarbaşı (Bulam), Varlık, Köseuşağı, Recep, Şahverdi, Kozan, Kayacık, Bağlıca, Kaşköy, Çamlıca, Esence, Gökçay, Yenigüven, Koru, Gebeli, Ağaçkonak, Yaylakonak, Dandırmaz köyleriyle birlikte Besni ve Gölbaşı İlçelerinde de Alevi köyleri bulunmaktadır.

Son olarak neler söylemek istersiniz? Hoşgörü, insana saygı ve sevgi artsın, hiçbir din ve mezhep ayrımı yapılmasın. İnançlar hangi yönde olursa olsun insanların birlik ve beraberlik içinde olmaları en büyük amaç olmalıdır.

Söyleşi: 21.06.2000 – ADIYAMAN

GAZİ ÜNİVERSİTESİ, TÜRK KÜLTÜRÜ VE ARAŞTIRMA MERKEZİ, HACI BEKTAŞ VELİ ARAŞTIRMA DERGİSİ, GÜZ: 2001, SAYI: 19, SAYFA: 45/85

26 Mayıs 2008, Salı