Ocakzâde Dedelerin Geleneksel ve Güncel Durumu

Gloria L. Clarke

 

1. Giriş

1990′dan beri, Türkiye’de Alevilikle ilgili pek çok kitap ve makale yayınlanmıştır. Bu literatürün çoğu neredeyse tamamen Alevi tarihi ve inanışı üzerine odaklanmıştır. On yıldan beri geniş kapsamlı genel bir literatür mevcut olduğu halde, sadece son 5-6 yıl içinde özel konular üstüne araştırmalara gidildiği görülmüştür. Bu esas konulardan biri dedeler ve dedeliktir. Alevi-Bektaşi cemaati kimliğini oluşturmaya çalışırken, geleneksel dede yapısının canlandırılması veya yeni bir liderlik tipi oluşturulması konuları literatürde ve toplantılarda hararetle tartışıldı. Laikleşme, demokratikleşme ve kente göç, dedelerin (seyyidlerin) yetkisini çökertti. Onların yüzyıllardır sahip oldukları baskın konuma yeniden geçebilecekleri de şüphelidir.

Dedeler ve dedelik ile ilgili daha detaylı bir resim sunma amacıyla doktora çalışmamda[1] özellikle dedeler üstünde yoğunlaştım. Vurgu, müzik kültürünün eğitiminde, aktarımında ve korunmasında ve geleneklerine sadık kalınmasında olduğu kadar, bunun getirdiği problemlerin üstesinden gelinmesinde temel vasıta görevi üstlenmiş olan dedenin rolü üzerindeydi. 1993 ile 1996 arasında alan çalışmasında 12 farklı ilde yaşayan 24 farklı ocaktan gelen hem kentsel hem de kırsal yerleşimlerdeki 43 dedeyle, kendilerinin oturduğu yerlerde, görüşüldü. Kent yerleşimleri büyük şehir merkezlerinden çok Anadolu ilçeleri ve şehirleriydi. Toplam olarak görüşülen dedelerin 24′ü köylerde 19′u kasaba/kentlerde yaşıyordu. Ancak anakentlerde (özellikle İstanbul ve Ankara) yaşayan dedelerin hepsi kırsal yörelerden geldiklerini söylemişlerdir. Hepsi kente göçte ilk kuşaktır. Bazıları dede sorumluluklarını köylerinde bırakırken, diğerleri inançlarını ve ibadetlerinin daha soyut kent yaşayışına uyarlamaya çalışmaktadır. Genel olarak köydeki Alevi yapısının hâlâ bozulmadığı söylenmektedir, fakat bugün alanda tam olarak ne olduğunu anlayabilmek için kentte yaşayan dedeleri de dahil etmek gerekiyordu.

Alan çalışmasında, dedeler arasında yürütülen veri toplama çabasına koşut olarak aynı türden verilerin dedelere bağlı inanç topluluğunun 55 bireyi (talipler) arasında toplanması yoluna gidilmiştir.

Bu çalışmada, hem kendi doktora araştırmamdan hem de Türkiye’nin en yaygın ve en etkili Alevi kurumu Cem Vakfı’nın tarafından düzenlendiği araştırmadan faydalanacağız. Cem Vakfı özellikle son 3-4 senedir Alevilik hakkında daha bilinçli bir şekilde bilgi toplamak ve değerlendirmek amacıyla iki büyük toplantı (1998 ve 2000)[2] düzenledi. Bu toplantılara yüzlerce “Alevi inanç önderleri (Alevi inancı, Türk aydınlanmacısı tasavvuf öncüleri; dedeler, babalar ve ozanlar)”[3] katıldı. Toplantıdan önce soru kitapcıkları[4], anket şeklinde, posta aracılığıyla dedelere, babalara, ozanlara gönderildi. 119 dede 2000′de gönderilen kitapcıktaki soruları cevapladı. Metodlarında bazı eksiklik görünmesine karşın, bu geniş çalışmasından çok bilgi alındı ve bazı genel sonuçlarına varabiliriz.

 

 

2. “Dede”nin Genel Tanımı

Günlük konuşmasında, dede kelimesi “yaşlı adam” ya da “büyük baba” anlamına gelmektedir. Ancak bazıları için mistik, tasavvufi, manevi bir önder veya derviş diye akla gelebilir. Örneğin Korkmaz, Alevi-Bektaşi dedeyi şöyle tanımlar: Yarı kutsal olarak algılanan dedeler, dini önderliklerinin yanı sıra, toplumsal yaşamda da önemli roller üstlenmiş durumdadır: Taliplerini, Alevi-Bektaşi töresine göre terbiye eder, onları eğitir ve aydınlatır. (Korkmaz 1993: 90)

Dünyada bazı tarikatlarda ve inanç sistemlerinde cemaat önderlerine “dede” veya “baba” unvanları kullanılmaktadır. Alevi-Bektaşilik literatüründe bile “dede” terimi birkaç şekilde dile getirilmektedir. Bazı yazarlar “dede” teriminin sadece köy Alevilerinin dini liderleri için kullanıldığını belirtiyorlarsa da (Yaman 1996: 42; Eröz 1990: 106), Korkmaz’a (1993) göre dedeler, çıkış kaynaklarına göre, üç grupta toplanır:

1) Çelebiler—Hacı Bektaş Veli’nin soyundan gelenler (bel evlatları)

2) ocakzâdeler—soyları Oniki İmamlara çıkan ocaklardan gelenler, ve

3) babalar—Hacı Bektaş Veli’nin yolunu izleyenlerden gelenler (yol evlatları).

Yaman’ın (1996) üçüncü grubu ise dikme dedeler/babalardır. Bu çalışma ikinci kategoriyle, — ocakzâde dedelerle — ilgilenmektedir.

Ocakzâde dedeler, bir ocak hanedanlığından gelir. “Ocak” tanımını özetlersek, görüşmeler yaptığım 43 dedeye göre, bir ocak şöyle tanımlanabilir:

· Ali’ye (yani Muhammed’e de) dek uzanan karizmatik bir soy;

· Alevileri temsil etmek ve çeşitli manevi görevleri yerine getirmek sorumluluğunu (yol göstermek, inancı yaymak, inanışları ve gelenekleri öğretmek gibi), taşıyan bir aile;

· üstün anlama yeteğine, maneviyata, bilgi ve yumuşak tarzda hizmet edebilme yeteneğine sahip olan bir grup.

Bu nedenle ocakzâde dedenin en temel tanımı, İmamlara dayanan bir karizmatik soyu olan manevi bir liderdir.

3. Bir Dedenin Özellikleri

Literatürde, bir dedenin kişisel özellikleri hakkında pek birşey söylenmez. Tamamen dedenin işlevine ve kalıtımsal rolüne değinilmesi, von Furer-Haimendorf’un (1993: 83) rahibin rolünün, “bireyden çok mevki ile, özdeşleştirildiği ve bireyin sosyal, psikolojik ve ahlaki özelliklerinin az önem taşıdığı” önergesi ile uyuşabilir.

Kaynaklarda bazı yazarlar dedelerin özellikleri hakkında kendi fikirlerini açıklamaktadırlar. Yaman, bir dedenin sahip olması gereken özellikleri özetliyor ancak, bu şartlara her zaman uyulmadığını ekliyor. Ona göre (1998: 101), bir ocakzâde dedenin, eğitici, terbiye edici, bilgili, örnek insan olması gereklidir. Aynı zamanda Buyruklara ve Alevilik esaslarına da uymalıdır. Hayri Dede (1995, 2/25: 15) de bir dedenin birinci olarak, “Peygamber soyundan olmak” şartını yerini getirmek zorunda olduğunu, ikinci olarak, “Eline beline diline sahip olmak” kuralına uyması gerektiğini belirtiyor. Bu ikinci söylem, çok yaygın bir deyim olarak kolayca azletilebilir, ancak Hayrı Dede deyimi açarak, bir manevi liderin sahip olması gereken davranış özelliklerinin çerçevesini kesin olarak çiziyor. Bu konuya değinirsek: Eliyle koymadığını rızasız almamak, kimseyi incitmemek, aldığını tekrar geri vermek, her türlü yardımı herkese yapmak; diliyle yalan, dedikodu, kötü söz söylememek, konuşurken etrafını aydınlatan kişi olmak; beline sahip olmasıyla kötülükten arınmak, zina etmemek, gayrımeşru ilişkilerden uzak durmak. Bu tavsiyeler davranış gereklilikleri üzerinde yoğunlaşırken, başka bir makale de kişilik özellikleri ve gereken bilgi seviyesi üzerinde duruyor: “nesli saada olmak… ilim irfan sahibi olmak… nefs-i emmareden arınma.” (Hayri Dede 1995, 2/23: 13)

Bu konuda dedelerden kendi fikirlerini almak üzere Cem Vakfı’nın anketinde “Dede olmak için günümüzde, geçmişten farklı olarak hangi özelliklere sahip olmak gerekiyor?” diye soruldu. 119 yanıtlayandan sadece 28 dede cevapladı. Dedeler en çok (22/28) bilgi veya eğitim üzerinde durdular. 7′si dedenin eğitimli olmalarını söylediklerinde, 3′ü üniversite veya yüksek okulundan mezun olmaları gerektiğini belirttiler. Dedelerin cevaplarına göre, kendileri de diğer dini inanışları, gençlere istediği bilgi, yolu ve erkânı, cem, seceresi ve tarih, edebiyat, psikoloji, felsefe, dört kapıyı, zahir ve batın ilmini, Alevilik ile ilgili konularda bilgili olmalıdırlar. Dedelerin bilgiyi önemsedikleri halde, sadece 5′i dedenin ahlaklı olması gerektiğini söyledi. Bu 5 dededen birinin “eline diline beline sahip” yanıtı dahildir. Bunun dışında, dedelerin örnek kişiler, hizmet seven, kültürlü, aydın, toplumun becerisini kazanan, faziletli kişiler, örnek kişiler, ilim irfan sahibi, çağdaş, araştırmacı olması ile Hurufi düşüncelerden uzak durmaları gerektiğini belirttiler.

1996 yıllında 10 Alevi derneği ve vakfının başkanlarına, “Sizce, geleneksel ocak yapısının çağdaş hayata uyması için ne yapmak gerekir?” diye sorduğumda, ifadelerin bir kısmı dedenin özellikleri ile ilgiliydi. Onlar dedenin ayırımcı olmayan bir davranış biçimi, hoşgörü, çağdaş görünüm, bilgi ve davranışı ile örnek olma nitelikleri üzerinde duruyorlardı. Diğer ifadeler daha çok ocağın yapısı ve organizasyonu ile ilgiliydi ve ibadet biçiminde bir değişiklik arayışını dile getiriyordu; dedelerin seçiminde daha çok dikkat, dedenin eğitimine ve onun inanışları ve gelenekleri aktarma yeteneğine daha çok önem verme gibi; ayrıca Aleviliğin yaygınlaştırılması ve organizasyonlar kurulması, konferanslar düzenlenmesi taleplerini dile getiriyordu.

Dedeler ve başkanlar kendi düşüncelerine göre cevap verdikleri için, birkaç cevap çıktı. Ancak, dedeler ve başkanlar, bir dedenin kişisel özellikleri hakkında pek birşey söylemediler. Dedenin işlevine değinilmesi, von Furer-Haimendorf’un (1993) rahibin rolünün, “bireyden çok mevki ile, özdeşleştirildiği ve bireyin sosyal, psikolojik ve ahlaki özelliklerinin az önem taşıdığı” önergesi ile uyuşmaktadır.

Literatürde bazı yazarlar dede ve dedelik arasında ayırım yapmaya çalışıyorlar ve bir ocak ailesinin bütün erkek üyelerine dede denildiğini, ancak her ocak ailesine mensup erkeğin bir cem yönetemeyeceğini belirtiyor. Bunlara göre, bir cem yönetebilme yeteneği ile dedelik rolünü yerine getirebilme özelliği eşleştirilmiş oluyor. Dede denilenler ile dede-rahip rolünü üstlenmişler arasında ayırım yapmaktayken, dede ailesine mensup birinin bu rolü üstlenmesi için sahip olması gereken özellikler hakkında net kriterler olmadığı ortaya çıkıyor.

Bu ankette, dedenin özelliklerini daha iyi anlayabilmek için, dedelere “Dede nasıl seçilmiş?” diye soruldu. Dedelerin % 88.6′sı seçimin kan bağına ve sadece % 11.4′ünün kan bağı ve yetenek bileşimine bağlı olduğunu söylemiştir. Çoğunluk seçimin sadece kan bağına dayandığını belirtse de, çeşitli yorumlar dedelerden bazılarının cevaplarında, belirli koşullar koyma ihtiyacı hissettikleri görülüyor. Bütün yorumlarda adayın bilgi seviyesine ve görevlerini yerine getirme becerisine değiniliyor. Sadece bir dede, bireyinin ilgi alanının önemini dile getirdi. “Kimin havası varsa” cevabı, kişisel karizma kavramının da, kalıtımsal özellik kadar, en azından bazıları için, önemli olduğunu gösteriyor.

Başka bir soruya, “Siz kaç yaşındayken dedeliğe başladınız?” anketine katılan dedelerin % 67.4′ü (29/43), “dedelik” yapmaya başladıkları yaş hakkında net cevap verebiliyorlardı. Buna göre, ne kadar formüle edilmemiş olsa da “dede” olmanın ne anlama geldiği konusunda kafalarında bir kavram olduğunu gösteriyor. Bu kişilerin hepsinin “dede” olduğu iddia edilse de, pratikte, “dede” unvanını taşımak için kan bağının yeterli olmasına karşın, “dedelik” rolünü üstlenmek için bundan daha fazlasının gerektiği gözlemleniyor. Bu, neden böylesine çok sayıda dedenin, seçimin sadece kalıtımsal olduğunu belirtmesini açıklıyor. “Dede” olarak hitap edilmek için doğum hakkı yeterli olabilir, ancak “dedelik” görevlerini yerine getirmek, bazı yetiler ister.

Dedeler arasındaki büyük yaş farklılıkları, “dede” kavramının ne kadar farklı anlaşılabildiğini gösteriyor. Bazı ocaklarda, her erkek dede kabul ediliyor. Diğerlerinde, seçilme, mevkiye hazır olma, görevin faal olan dedenin ölümünden sonra bir akrabasına devredilmesi gibi faktörler rol oynuyor. Ortamala yaş 24 ise de dedelerin % 69′u bu pozisyona 15-25 arası geçiyorlar. Olgunluklarının başlamasıyla çoğunun, görevlerine geçmesine rağmen, iki uçtaki örnekler daha çok, babaların ölüm tarihi ile bağlantılı olarak işleve geçmiş görünüyor.

4. Dedenin Talipleriyle İlişkileri

Talip kelime anlamı olarak “talep eden” anlamına gelir. Kullanılan terim tam olarak talib-ul-’ilm veya “bilgi isteyen”dir (Brown 1968 {1868}: 9). Bektaşi tarikatında talip kendisini mürşidine ve toplumuna teslim ettiği resmi bir kabul edilme törenine katılır. Bunun tersine, Alevilerde talip-dede ilişkisi önceden belirlenmiştir: Tarikatta, isteyen, istediği şeyhe intisap eder; Alevilikte, Alevinin babası, ataları, hangi ocağın talibiyse, (hangi ocağa bağlıysa) oğul da o ocağın talibidir; başka ocağa intisab edemez. (Gölpınarlı 1993: 131)

Dede-talip bağının gücü, bireysel dedenin karizmasına ve otoritesine, her toplumun kendi iç yapısına göre değişebilir, fakat bu ilişki — göksel olarak belirlenmiş seçkinler (dedeler) ve onlara tabi kitleler (talipler) — Alevi sosyal yapısının çekirdeğini oluşturur. Brown, bir yüzyıl önceki çalışmasında, manevi liderin öğrencileri üzerindeki geleneksel gücüne bir bakış atmamızı sağlar: “Manevi liderin” (şeyh veya mürşidin) ahlaki gücü, dervişlerin sisteminde ve müridlerinin, öğrencilerinin ve çıraklarının teslimiyetçi sürgünlerinde öylesine rahatça gözlemlenebilir ki, insanın istemi kuvvetli ve üstün ruhu, kendisinden daha aşağı ve zayıf ruh üzerindeki gücü konusunda, bu sistemde önemli bir öğe olan, teorilere inanası gelir. (Brown 1968: 15)

Hayri Dede (1995, 2/25:15) dede-talip ilişkisinin öğretmen-öğrenci yönü üzerinde durur ve dedelerin verdiği eğitimin üç taraflı olduğunu belirtir: Yolu öğretmek, talibe seçmiş olduğu çalışma alanında yetkinlik kazandırmak ve inanışlara ve geleneklere saygı ve itaat de dahil olmak üzere, sosyal davranışı öğretmek.

Dierl’e göre, Aleviler arasında, kutsal kitap otoritesinden çok, manevi öğretmenlerin otoritesi geçerlidir: Alevilikte… manevi öğretmen yazılmış bütün kitaplardan daha değerlidir. Kim gerçek bilgiyi, derin dinsel sezgileri öğrenmek istiyorsa, yaşayan manevi öğretmene yönelmelidir… Büyük öğretmen olamadan, arayış içindeki insanın ruhsal olarak gelişmesi mümkün değildir. (Dierl 1991: 82)

Brown ve Dierl, dede veya manevi liderlerin ellerinde geleneksel ve teoritik güç ve otorite olduğunu savunuyorlar. Ancak günümüzde bu iddianın doğruluğu tartışılmaktadır.

Cem Vakfı’nın anketinde “Sizlere yöneltilen veya duyduğunuz eleştiriler, istekler, beklentiler nelerdir” diye sorulduğunda, birkaç cevap bu dede-talip ilişkisiyle ilgilidir. 2 dede “zaman ayıramadığımızdan şikâyetçi olurlar” ve 1′i de “dede talip arasındaki mücadeleler” şeklinde cevapladılar. Dedelere göre, talipler de dedelerden cem yürütmek, oniki hizmeti yerine getirmek, yol-erkân ve küskünlerin barıştırılmak, sömürücü olmak, evlilikler konusunda ve Tanrı ile ilgili bilgi vermek, tarihin icratını yapmak vs. gibi beklentiler içindedir.

Daha önce de görüldüğü gibi, dedelere göre, günümüzde dedenin en önemli özelliği bilgili olmaktır. Dedeler de kendilerinin bu konuda yetersiz olduklarının farkındadırlar. Bilgide yetersiz oldukları için, bazıları kendi kendilerini dedelik rolünden çektiklerini, bazıları taliplerin onlardan ayrıldıklarını belirttiler. Dedelerin rolünün değişmesi hakkında fikir sorduğumda, bir dede bu problemi açıkça anlattı: “Eski dedeler gibi bilgili olmadığı için, talipler alamaz. Kendi kendini geliştirebilirse, bu ona yeter.” Çağdaş taliplerin ve dedelerin çoğu, geleneksel ve kalıtımsal güç ve otorite yeterli olmadığını düşünmektedir. Karizmatik bir soydan gelmek yetmez, başka şeyler de beklenmektedir.

Bir liderin peşinden gelenler üzerindeki gücü, ilişkilere ve durumlara bağlıdır. Bektaşi tarikatında ve bazı Alevi topluluklarında, talip kendisini resmi olarak belli bir manevi rehbere bağlar (şeyh, mürşid, baba veya dede), oysa başka Alevi topluluklarında ilişki daha tesadüfidir.

Gücün derecesi ilişkilere ve duruma bağlı olduğu için, dedenin toplumdaki etki oranında da değişikler olacaktır. Dedeye otomatikman otorite veren mevkii kalıtımsal olduğu için, uygulayabildiği otorite miktarı dedenin kişiliğine bağlı olduğu kadar, taliplerin kendisine göstermeye hazır oldukları bağlılığa da dayanır. Kimileri daha resmi bir biçimde talip olurken, kimleri de zaman zaman yapılan ziyaretlere dayanan daha tesadüfi bir ilişkiyi tercih ederler.

Dedeler geleneksel olarak cemiyetteki en bilgili ve taliplerini manevi, sosyal ve mümkün olduğu kadar mesleki olarak eğitmekle sorumlu kişi olsa da modern zamanlardaki korkunç bilgi birikimi karşısında, dedeler son zamanlarda bilgi seviyelerini canlı ve yeterli tutmayı başaramamışlardır. Dedeler sık sık taliplerinin beklentilerini karşılayamadıkları için, talipler manevi liderlerinin çekim alanının dışına çıkmışlar ve inançları zayıflamıştır. Dedeler sadece ahlaki öğreti sağlayabiliyorlardı ve bu bile onların eğitim seviyesine bağlıydı. 1990′lardan beri, yeni kimlik arayışı süreci içinde, liderlerin eğitimine de daha fazla ağırlık verildiğini ve bu durumun yavaş yavaş düzeltildiğini gözlemlemişlerdir.

5. Bir Dedenin İşlevi ve Rolü

Antropologlar, bütün kültürlerde dini uzmanlara rastlanmasına rağmen, bazı kültürlerin bu uzmanlara daha fazla ağırlık verdiğini farketmişlerdir. Dini uzmanların toplumlarının ekonomik, politik ve eğitimsel alanlarında ne derece önemli bir rol oynadıklarını göstermişlerdir (Lehmann & Myers 1993: 69).

Genel olarak, bütün kültürlerde bulunan dini uzmanlar üç kategoriye ayrılabilir: Şaman, rahip, peygamber. Kaynaklara göre, rahiplerin, ayinlerinin icra edilmesi konusunda uzman olduklarını ve bir toplumun entellektüel mirasını oluşturan mitlerini ve dini kavramlarını koruduklarını belirtilir (Turner 1993; Von Furer-Haimendorf 1993). Bunun tersine peygamber, kendisine “kişisel bir çağrı” yapılmış kişidir ve otoresi vahiyler ve kişisel karizma üzerine kuruludur (Weber 1993 {1922}). Bir çözülme döneminde, peygamber, kültürel sistemin dışında kalabilir ve yeni doktrinler, ahlak sistemleri ve hatta ekonomik değerler önerebilir. Şaman ise, tanrılar veya ruhlarla bire bir iletişim kurarak seanslarda transa geçip fantezileri ve vizyonları görür (Turner 1993).

Bu tanımlamalara göre, ayinleri yöneten ve kültürü koruyup aktaran dedelerin niteliğine en uygun terim, rahipliktir. Ocak dedeleri genellikle rahip rolüne uyuyor gibi görünseler de bazıları daha çok “Şaman” rolüne, bazıları da “peygamber” rolüne uyar. Bazen ise kendisine “derviş” denir ve özel doğa üstü güçlere sahip olduğuna inanılır — telepati, rüyaya yatmak ve yorumlamak, iyileştirmek vb. Bektaşi tarikatında “derviş” terimi, muhipten bir üst dereceye ulaşmış kişiyi betimler. Ancak Aleviler arasında aynı anlamla yüklü değildir. Araştırmamda karşılaşılan dervişler, doğa üstü güçleri olduğuna inanılan kimselerdi.

Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesine bağlı Akdemir köyünün civarında bulunan Elif Ana’nın ziyaret yerinde iki derviş ile konuşmuştum. Araştırmacıya söylendiğine göre, hem Elif Ana’nın oğlu, hem de hizmetini görmüş olan yaşlı adam dervişti. Onlara niçin derviş denildiği sorulduğunda, bunun nedeninin, onların telepatik güçleri olması ve dünyanın her yerindeki insanlara mesajlar gönderip, mesaj alma yetenekleri olduğu, olacak şeyleri önceden bildikleri, birinin ziyaretini önceden hissettikleri vb. söylendi.

Sivas Divriği’de dede olan başka bir adam da bu güçlere sahip olduğunu iddia etti ve bunların getirdiği sosyal sürgüne değindi. Söylediğine göre, başka bir boyuta çıktıktan sonra, insanlarla ilişki kurmak zorlaşıyordu. Ayrıca insanlar, düşüncelerini okuyabilen birinin etraflarında olmasından hoşlanmadıkları için, arkadaşlıklarını sürdürmekte zorlanıyordu. Bu adam ayrıca, bir türbeyi ziyaret ettikten sonra, özel bir müzik kabiliyeti kazandığını öne sürüyordu. Ziyaretten sonra eline bir bağlama almış ve bundan önce çalamadığı halde, çalmaya başlamıştı. Hem bu Divriğili derviş dedenin hem de Elif Ana’nın derviş oğlunun çok güçlü bir müzik üzerinden kendini ifade edebilme kabiliyeti vardı. Karşılaşılan diğer bir derviş de Divriği bölgesindendi. Bu dedeye göre, onlar tüm ocağı, belirli bir cins hastalığı iyileştirebilme gücüne sahiptiler. Bunlar daha çok Şaman tipi dedelerdir. Günümüz Alevileri arasında peygamber tipi bir lidere örnek olarak, Aleviliği canlandırma çabalarından dolayı genel saygı gören, Prof. Dr. İzzet Doğan gösterilebilir.

Dedelerin esas rolü rahip olduğu halde, Şaman ve peygamber olan dedelerin etkisinin hem tarihsel hem de çağdaş dönemde çok önemli olduğu nettir. Tarihsel olarak Alevi dedelerinin Orta Asya Şamanlarının modern bir versiyonu kabul edildiğini görmüş olsak da Alevi-Bektaşiliğin gelişimi üzerinde peygamber figürlerinin büyük etkisi olmuştur ve dedenin günümüzdeki en yaygın işlevi, rahiplik rolünü üstlenmektir. Dede, bir rahip olarak, Alevi erkânını (cem) oluşturan değişik biçimlere temel olan Alevi ayinlerini yönetir.

Eröz kısaca bir Alevi köy dedesinin rolünü ve işlevini özetliyor: Dede, … cemaatin dini lideridir … mürşidlik eder, irşad eder, terbiye edicidir; mürebbidir, üstaddır, “pîr”dir… her yıl … kendilerine bağlı olan köyleri gezer, dini hayatı canlandırır, yolu şenlendirir, anlaşmazlıkları giderir ve dayanışmayı artırırlar. (Eröz 1990: 106-107)

Yaman’ın (1998: 101-102) işlevler listesi, sosyal ve dini sorumluluklar üzerinde yoğunlaşıyor:

· Sosyal ve dinsel bakımdan, cemaate önderlik etme, cemaati irşad (aydınlatma) ve bilgilendirme,

· Dinsel ayinleri yönetme,

· Suçluları düşkün etme, dargınları barıştırma,

· Bayram, cenaze, evlenme, sünnet gibi törenlerdeki görevleri.

Kültürü koruyan, aktaran ve ayinleri yöneten grup olarak Alevi dedeleri, en çok Turner’in rahip tanımına yakın görünüyor. Ayinin simgesel dilinin bir kısmı “tüm kültürel sistemin önemli değerlerini, normlarını ve prensiplerini birkaç algılanabilir temsili öğede yoğunlaştırmaya meyillidir” (Turner 1993: 73), yani bu müzik ve onunla özdeşleştirilen simgeler olabilir. Turner’a göre bu simgelerin kutsallaştırılması, tüm kültürün korunmasını sağlar.

Doğan, Alevi kültürünün aktarılmasında önemli olan üç öğeye değinir: 1) saz 2) cem 3) önemli kurumlar ise dedeler, pîrler, mürşitler, rehberlerdir. Doğan, özellikle bu birinci öğeyi önemsiyor:

“Aleviliğin, yeryüzündeki İslam inancını kabul eden tüm farklı düşünce gruplarından en büyük biçimsel farkı, Alevilikle birlikte, sazın yani müziğin İslama girmiş olması, saz ile Kur’an ayetlerini söylemesidir” (Doğan 1993: 196-197).

Dedenin, Orta Asya’daki kam-ozanlarla bağlantıya sokarsak, dini liderin Alevi kültürünün — müzik aracılığıyla — korunması ve aktarılmasında sürekli rolü vardır. Cremers de aynı düşüncededir. Ona (1972: 6221) göre, bağlama, cura ve çövür gibi yaylı çalgıların kullanımı, Şamanlardan devralınmıştır. Bazı gelenekler bağlama ile bağlantılıdır ve buna gösterilen saygı, Şaman uygulamalarından kaynaklanır.

Gördüğümüz gibi, dede, kültürün aktarımının ve korunmasının temel aracısıdır. Bu rahip-müzisyen rolü, müzik Aleviler tarafından kültürel aktarımın temel gereçlerinden biri olarak görüldüğü için, tarihi bir roldür. Bu kültürel enformasyon esas olarak dedenin ailesi tarafından aktarılmaktaydı.

Dierl, dedelerin çok tartışılan cahilliğinden ana merkezlerin kapatılmasından sonra kültürel enformasyon aktarımının dede aileleri tarafından yapılmasını sorumlu tutarken, neden belki de enformasyonun aile içinde aktarımından çok, cemiyetlerin giderek birbirinden kopması ve daha sonra kapatılmasıdır. Celasun (1993: 189) sadece bir ocak dede ailesinden olmanın yetmediğini, dedeliğin bir sanat olduğunu belirtir (“Dedelik sanatı oldu.”). Celasun’a göre, bu “sanat” müzik eğitimini de içeren, bir eğitim süreci içinde edinilmelidir.

Günümüz dedelerinin eğitim seviyesinin yükseltilmesi konusundaki sürekli tartışmalar, Alevi toplumunun, dedelerin kültürün korunması ve aktarılmasındaki rolünün önemini farkettiğini gösterir. Kültürel enformasyonun yitirildiğine dair eleştiriler, genellikle dedelere ve geleneksel ocak-dedelik sistemine yöneltilmektedir. Ocak sistemini bir çeşit geleneksel okul olarak koruyup, aile içi eğitimin seviyesini yükseltmeye uğraşmaktansa (Hindistan’daki birkaç geleneksel seyyid-müzisyen ailesinde olduğu gibi), tartışmalar ve çabalar alternatif bir çözüm bulmak üzerine — özellikle temeli okul olan bir eğitim gibi — yoğunlaşmaktadır.

Müzik, cem ve dede kültürel korunmanın ve aktarımın aracı, bağlamı ve taşıyıcısı olarak birbirine bağlanabilir. Dedelerin müziğin simgesel dilini ve müzik tutumu cem ayini sırasındaki kullanımı önemlidir. Müzik ve müzik tutumu “tüm kültürel sistemin önemli değerlerinin, normlarının ve prensiplerinin” (Turner 1993) duyularla algılanabilecek temsillerdir. Bu nedenle, bir rahip olarak dedenin araştırılması ayinlerin ve simgesel tutumun araştırılmasından ayrılamaz. Cem, kültürel enformasyonun büyük kısmını taşıyan ayinlerin dede tarafından yönetildiği bağlamdır. Böylece, kitlelere kültürün aktarımındaki rolü büyüktür. Aile bağlamı da fazlasıyla önem taşır. Geleceğin dedelerinin eğitiminin büyük kısmı, ocak ailesinin yapısı içinde tamamlanır. Bu nedenle de dedeyi cemde ve toplumda sahip olacağı yere hazırlama konusunda ailenin rolünü incelemek faydalıdır.

Cem Vakfı’nın anketini (Aydın 2000) cevaplayanların % 20.2′si “Oğlunuz dede mi?” diye sorulduğunda “evet” dediler. Bu sonuç kendi bulgularımı paraleliyor.[5] Dede adayının dedeyle ilişkisi sorulduğunda % 18,6′sı “oğul” diye tanımlamış olsa da, % 20.9′u akrabalarından birinin kendisinden sonra geleneği devam ettireceğine emindi. Cem Vakfı’nın anketinin bulgularına göre % 15.7′si oğlunu yetiştirmekte olduğunu söylemiş.

Kendi anketimde “Dede kimin tarafından seçilmiş?” diye sorulduğunda pek çok dede, “Oğlumu yetiştiriyorum fakat … tam öğrenemedi.” veya oğullarını yetiştirmeye çalıştıklarını ancak oğullarında gerekli ilgi veya kapasiteyi göremediklerini bildirdiler. Cevaplardan anlaşılacağı gibi, seçimin yapılması ve kimin son sözü söyleyeceği konularında değişik şıklar mevcut. Cevap verenlerin 38′inden 14′ünün (% 36.8) dede seçiminin seçkinlerin veya liderlerin görevi, 2′nin (% 5.2) liderlerin ve cemiyeti ortak kararı, 20′sinin (% 52.6) cemiyetin kararı, 2′sinin (% 5.2) kişinin kendi kararı olarak değerlendirdiğini görüyoruz.

Dedelerin belirlenmesi ocaktan ocağa ve bölgeden bölgeye değişiyor. Örneğin, bazı ocak aileleri aralarından birini dede olarak seçerken, başka aileler, ailenin tüm erkek bireylerini dede olarak kabul ediyorlar. Bu cevaplardaki farklılıkları açıklayabilir. Yüzdelerden belki, hangi grubun seçimde en fazla söz hakkında sahip olduğu anlaşılabilir, ancak gerçekte, bu seçimde bütün grupların bir payı vardır. Lider kast adayı belirlenirken, dede olacak kişinin insanlarla uyumlu bir şekilde iletişime girme kabiliyeti olması gerektiğinden, cemiyet de seçilen kişiyi kabul etme ve onaylama yetkisine sahiptir. Demokratikleşme süreci içinde, cemiyetin seçimdeki payının artığı söylenebilir, ancak bu önergeyi destekleyecek veriler elimizde yoktur.

Geleneksel olarak, evliliğin topluluk içiyle sınırlı olması toplulukta bağların kurulması ve güçlendirilmesi, üyeler üzerinde kontrolün sağlanması ve dış dünyayla ilişkilerin sınırlı tutulması için kullanılan yollardan birisiydi. Karizmatik soy, erkekler yoluyla aktarılsa da elit statüsünün korunması hemen hemen her zaman için aynı statüde birisiyle evlenmek de demektir. Görüşme yapılanlardan bazıları, bir dede eğer ocak dışından birisiyle, özellikle Alevi olmayan birisiyle evlenirse, statüsünü kaybedeceğini belirtmiştir. Böyle bir dedenin rolünü gerçekleştirmesine izin verilmezdi ve hatta topluluğu terketmeye zorlanırdı.

Anketimde dedelere “Annenizin ocağı nedir?” diye soruldu. Verilere göre, dedelerin ailelerinin evlilik biçimleri, yarıdan çoğunun aynı ocaktan evlendiğini göstermektedir. 38 dededen % 63.2′si aynı ocaktan kimselerle evlenirken, % 21.1′sı diğer ocaktan kimselerle evlenmiştir. Toplam olarak dedelerin % 84.3′ü ocak ailelerinden kadınlarla evlenirken, % 10.5′i ocaktan olmayan Alevilerle, % 5.3′ü Sünnilerle evlenmiştir. Bu yapı kadının ailesinin önemiyle birlikte kalıtımın korunmasını ve elit statüsünün sürdürülmesinin göstermektedir.

Dedenin babası kiminle evlendi?
 
 

Cem Vakfı’nın 2000′de yaptığı ankette “Eşiniz Alevi mi, Sünni mi? Eşiniz Alevi ise dede kızı mı, talip kızı mı?” diye soruldu. 101 dede anketini doldurduğu halde, sadece 84′ü bu soruya yanıt vermiştir. Verdikleri yanıtlara göre, % 27.4′ü aynı ocaktan kimselerle evlenirken, % 28.6′sı dede kızıyla evlenmiştir. Toplam olarak dedelerin % 56′sı ocak ailelerinden kadınlarla evlenirken, % 42.8′i ocaktan olmayan Alevilerle, % 1.2′si Sünnilerle evlenmiştir.

İki ankette sorular tam aynı olmadığı için ve kullandığı araştırma yöntemleri her zaman sağlam olmadığı için, bu verilerden sadece genel sonuçlarına varabiliriz. Bunlara rağmen, ilginç eğilimler görebiliriz. Bir nesilde dedelerin ocak ailelerinden kadınlarla evliliğini % 83.8′inden % 56′ya düşürdü. Aynı zamanda ocaktan olmayan Alevilerle evliliğini % 10.6′dan % 42.8′e çıkardı. Dedelerin kültür taşıyıcıları olduğunu biliyoruz. Ailelerin uygun bir ortamda sadece statülerini korumaya çalışmadığı, aynı kökenden gelen akrabalarla, aynı ocaktan veya en azından dede kızlarıyla evlenerek kültürü de kontrol altında tutmaya çalıştıklarını söylemek mümkündür. Alevi kültürünün mirası bu şekilde korunup aktarılmaktaydı.

Yazarların ve konuşanların çoğu, Alevi toplumsal yapının ve dede kurumunun çökmesine sebep olan: Kentlileşme, teknoloji, eğitim sistemi ve medya gibi etkileri suçlamaktadır. Ancak dedelerin evliliği de büyük bir faktör olabilir. Geleneksel olarak inanç, edep, davranış, hak, erkân, nefes, hoşgörü, Ehlibeyt sevgisi, vs. ocak ailelerinin içinde anne-babadan oğul-kıza aktarıldı. Ocak ailelerinin yapısı değişmektedir. Erzincanlı Fettah Bozkurt (bir talip) köyündeki durumunu anlatırken, dedelerin ocaktan gelmeyenlerle evlendiği için dedelerin işlerinden zorla alındıklarını söylüyor: “Dede ile talip ve musahipler birbirleriyle evlenemezler … Ama çok dede yanlış yaptı. Taliple evlendi, evli kadın kaçırdı, bundan sonra inanç itikat iyice zayıfladı …. Ben dedeleri çok severdim. Bunlar bizi soğuttu.” (Yaman 2000, 33/97: 37)

Anketlerimde dedelerin günümüzde hangi görevlerini yerine getirdiklerini ve Alevi toplumunun beklentilerini belirlemek için, 43 dedeye ve 55 Alevi bireye aynı 20 rol belirtildi ve yanıtlayan her role “evet,” “hayır” veya “emin değilim” diye cevap verildi.

Dedelere ve bireylere göre, dedelerin rolleri
 
 

Tablolarda belirtilen roller, cevapların daha iyi karşılaştırılabilmesi için, bu verildiği değere göre ve sonradan olduğu gibi sıralandı:

· Anlaşmazlıkları yargılamak, tarafları barıştırmak, cezalandırmak adalet sağlamak.

· Güzel davranışlarıyla esin kaynağı olmak.

· Güzel sesi ve müzik yeteneğiyle topluluğun duygusallığına hitap etmek

· Genç çiftlerin aile kurmasına yardımcı olmak.

· Çocukların bakımı, eğitimi, manevi ve toplumsal kimlik kazanmaları konusunda öncülük etmek.

· Siyasi tercih anlarında görüş belirtmek.

· Topluluğun maddi kaynaklar oluşturması ve dergâh ile çevresindeki sosyal tesisleri kurmasını sağlamak.

· Bir mutfak oluşturulması ve bununla görevli hizmetçilerin atanmasını sağlamak.

· Çeşitli durumlarda kurban kesimini ve bununla birlikte görevli hizmetçilerin atanmasını yapmak.

· Anabacı ile düzenli bir aile yaşamı sürerek güvenli manevi ve sosyal güç yaratmak.

· Erkânı yürütmek.

· İnancı muhafaza etmek.

· İnanca ilişkin bilgileri ve gelenekleri muhafaza etmek.

· Topluluğu bilgilendirmek.

· 12 hizmeti görecek canları görevlendirmek.

· Çevreye davranışlarıyla örnek olmak.

· Ocağın geleceğini planlamak.

· Ocağın gelecek kuşaktaki liderlerini seçmek ve yetiştirmek.

· Güvenilir bir kişi olarak bireylere sırdaş olmak, sorularını tahlil etmek, danışmanlık ve rehberlik yapmak.

· Canlar arasında sosyal iktisadi manevi dayanışma sağlamak.

Dedeler tarafından, bu soru, araştırmamdaki en idealize edilmiş cevapları almış olabilir. Bazı dedelerin kendinin rolü olması gerektiğini düşündüklerini yanıt olarak verdikleri ya da geçmişteki rollerini tasvir ettikleri belli oluyordu. En az iki cemaatte, dede ve köy yaşlıları sürekli cem yapıldığını söylerlerken, rastgele kendilerine soru yöneltilen genç kadınlar, hayatları boyunca kendi köylerinde cem görmemiş olduklarını belirttiler. Herşeye rağmen, sorunun nasıl yorumlandığını tam olarak belirlemek imkânsız olduğu için, cevaplar olduğu gibi kabul edildi. Bu nedenle tablodaki oranlar, gerçek durumdan çok, dedelerin kendileri ve rolleri hakkındaki şahsi fikirlerini yansıtmaktadır.

En çok değinilen iki görev sadece doğum itibariyle dede olarak birini, dedelik görevini üstlenecek birinden ayırt etmek ve erkânı yürütmek ile hizmeti görecek 12 canı görevlendirmekti. Bu iki görev dedenin özellikle rahip olarak üstlendiği role uygundur. Dedelerin yüksek oranı sosyal, kültürel, öğretme ve model oluşturma yönlerine ağırlık verdiğini bildirdi. Sadece % 63′ünün cem yönettiğini ve % 65′inin cemde hizmet görecek 12 canı belirlediğini söyledi. Bu oranlar bizi, “dede nedir?” sorusuna dönmeye zorlar. Buna ve diğer sorulara verilen cevaplar, pek çok dede için, geleneksel rahip rolünün, kendi dedelik kavramlarına uymadığını gösterdi. Bu tablo, dedelerin % 37′sinin cem yönetmemelerine rağmen, sadece karizmatik soylarından dolayı, kendilerini dede olarak yeterli bulmadıklarını, ama günün birinde cem yönetmeyi umduklarını söyledi. Diğerleri eskiden cem yönettiklerini, ama ilerleyen yaşlarından dolayı veya cemaatte bir zakir olmadığı için, veya köyleri kente göçten dolayı boşaldığı için, artık cemaatte cem yapılamadığını belirtti.

Dedenin müzikal rolü, Orta Asya’daki kam-ozanlardan bir kalıntıdır. Dedeler, müzik aracılığıyla Alevi kültürünün korunmasının ve aktarımının temel aracısıydı. Tarihsel bir roldü. Ancak, günümüzdeki dedeler bu rollerini yerine getirmeye hazılar mı? Bunu öğrenmek için, dedelere iyi bir sese ve müzikal yetiye sahip olma özelliğinin önemi soruluyordu (tabloda 3. rol). Dedelerin sadece % 54′ü böylesi bir müzikal yetiye sahip olduklarını ve bunu önemli bulduklarını bildirdiler. Bu da bağlama çalabilen dede oranına (% 56) hemen hemen eşit düşüyor. Müziksel yeti bazı dedeleri belirleyen önemli bir özellik olarak görülse de bütün dedeler tarafından temel bir dedelik özelliği olarak kabul edilmemektedir.

Örneklememde dede sayısı az olduğu için, bu konuda bir sonuca varmadan önce, Cem Vakfı’nın anketine bakmak faydalı olabilir. Dedelere “Bağlama gibi çalgı kullanabiliyor musunuz?” diye sorulduğunda, % 39.9′u evet, % 32.8′i hayır cevabını verdi. % 27.7′si yanıt vermedi. Bu verilerde çok eksik cevaplar vardır. Gözlemim şu ki, dedeler sık sık “hayır” cevabı vermek istemedikleri için, yanıt vermiyorlar. Bu yüzden, eksik cevapları çıkartmak yanlış olabilir. Cem Vakfı’nın örneklemesi en çok kentlileşmiş dedelerinden alındığı için, bağlama çalan dedelerin sayısı daha az olabilir. İki örneklemeye bakarsak, birincisinde dedelerin % 56′sı ve ikisinde % 39.5′i (en azından) bağlama çalıyor. Bu oran daha düşerse, gelecekte dedeler bu geleneksel müzikal rol aracılığıyla Alevi kültürel enformasyonu koruyup, aktarabilecekler mi? Bu tarihsel rol de değişme sürecindedir.

Yukarıdaki görevlerin hemen hemen yarısında, dedelerin kendilerine yakıştırdıkları konum ile Alevi toplumunun beklentileri örtüşüyor. Görevlerin ikisinde, cemi yönetme ve cem boyunca gereken rolleri dağıtma konularında, beklentiler (% 91 ve % 91) ve dedelerin uygulamaları (% 63 ve % 65) arasında büyük bir farklılık göze çarpıyor. Dedeler de toplumun talep ettiğinden daha fazla olarak, ailelere danışmanlık vermek istiyorlar. Örneğin, dedelerin % 91′i, genç çiftlere, hayatı kurma sürecinde yardım etmek isityorlar, ancak toplumun sadece % 66′sı bu yardımı bekliyor. Belki de geleneksel toplumun gücü, yüksek oranda kişinin büyüklerinin öğütlerini istemesinde kendini gösteriyor. Dedelerin % 84′ü ve toplumun % 73′ü ocağın geleceği için planlar yapmayı dedenin görevi kabul ediyor; fakat dedelerin sadece % 72′si ve toplumun % 65′i yeni liderler seçmeyi ve yetiştirmeyi dedelere bırakmaya taraftar.

Bu cevaplar toplumdaki değişimi yansıtıyor. Geleneksel olarak dedeler yeni kuşağın eğitiminden ve yetiştirilmesinden sorumlu tutulurken, bu yüzyılda meydana gelen toplumdaki değişimler sonucu, ocakzâde dedelerinin karizmatik otoritesi tartışma konusu haline geldi ve daha demokratik, toplum tarafından kişilere yüklenecek bir görev tanımına doğru kayıldı. Bu soruya cevap verirken, dedelerin % 72′si görevlerinin gelecek kuşak liderlerini hem seçmek, hem de yetiştirmek olduğunu düşünürken, onlara”Dede kimin tarafından seçilmiş” diye sorulduğunda, (görüldüğü gibi) sadece % 5,7′sinin bir sonraki dedeyi seçmenin kendi görevleri olduğunu ifade etti. Cevaplardan alınan veri farklılığı sorulardaki problemleri de göstermektedir. Başka cevaplara ve görüşmelere göre, dedeler “yetiştirmek” ve “seçmek” konusunda ayrılıyorlar. Dedelerin çoğu gelecek kuşağı yetiştirmeye çalışıyorlarsa da genellikle dedenin kim olacağını seçmezler.

Dedelerin rolleri hakkında daha öğrenmek için, dedelere “Son yıllarda rolünüz değişti mi?” diye soruldu. Doğrudan sorulduğu zaman, dedelerin pek çoğu (28/42) son yıllarda görevlerinin değişmediği konusunda ısrar etse de, anket boyunca yapılan diğer açıklamalar, pek çok değişikliğin yaşandığını gösteriyor. Bazı durumlarda, birşeyin değişmediği iddiası, var olan gerçekten çok, kişinin sunmak istediği ideali gösteriyor. Diğerleri için, bu iddia güncel konumlarından çok geleneksel inançların ve uygulamaların sürekliliğine duydukları güveni yansıtıyor. Bazı yorumlar, dedelerin bütün bu görevleri yerine getirmedeki yetersizliğini ortaya çıkarırken, kafalarındaki standardın değişmediğini de vurguluyorlar. Bazı dede değişiklerini açıkladılar:

· “Rolleri dede değil, topluluk yürütür.”

· “Alevi kültürü ve felsefesi dejenere oldu.”

· “Aşiretlerde kapalı yaşam vardı, eskiden. Şimdi inanç geri kaldı. Ekonomik problemlerinden dolayı okumak, çalışmak lazım. Eskiden, köylerde herkes birbirini tanıdığı için, cem yürütülebilirdi. Şimdi büyük şehirde, ilişkimiz eskisi gibi değil … görgü cemi yürütülemez.”

· “Yasaklanması … maddi imkânsızlık … hızlı göç.”

· “Halkın inancı azaldı.”

· “Vakıflar ve derneklerde görev alarak Alevi kültürünü ve Hacı Bektaş Veli kültürünü yayma (doğru biçimde) uğraş veriyorum.”

Bir dede de ilginç bir yorum yaptı. Kendisinin büyük şehirde oturduğunu ve dedeliği bıraktığını söyledi. Ancak memleketine döndüğünde, kendi dede oğlu olduğu için, millet ona “araç” olarak bakmaya başlıyor. O halde, cem dışında kalan öbür dede rollerini ister istemez tekrar benimsemek zorunda kalıyor. Daha önce söylendiği gibi, dedelerin yüksek oranı sosyal, kültürel, öğretme yönlerine ağırlık verdiği bildirildi. Bazı dedelerin de inanç konusunda kendilerini yetersiz hissettikleri halde, “millet, kaybolan koyunlar gibi, kendilerine çoban aramaktadırlar.” görüşünü taşıdığı belirlendi.

Toplum temsilcilerinin yarısından biraz fazlası (% 52,7) dedenin görevlerinin günümüzde hâlâ önemli olduğunu belirtti. Eğer bu daha geniş Alevi toplumu için temsili olarak görülebilirse, geleneksel liderlik yapısının devam ettirilmesini destekleyen hatırı sayılır bir güç olduğu söylenebilir. Ancak, toplumun % 36′sı dedelik görevini toplum için yaşamsal olarak görmüyorlar. Bu dedenin liderlik konumunun tehlikede olduğunu ve dede-toplum ilişkisinin manalı bir şekilde devam ettirilebilmesi için günümüz toplumunun ihtiyaçlarına ve beklentilerine uyacak şekilde yeniden düzenlenmesi gerektiğini gösteriyor. Görünüşe göre, dedenin Alevi sosyal yapısı içindeki yeri bir dönüm noktasındadır. Hâlâ büyük miktarda destekleyici bulunmasına rağmen, toplum ile ilişkilerini ve imajını geliştirecek bazı girişimlerde bulunulması dengeyi yeniden yerine getirebilir.

Toplum temsilcilerinin % 52.7′si dedenin görevlerinin günümüzde hâlâ önemli olduğunu belirttiler ise de başka soruya bakarsak, görebiliriz ki daha teoritik olarak veya daha sınırlı bir şekilde dedenin görevlerini kabul ediyorlar. Ancak, başka bir soruya bakarsak, onların dedenin geleneksel esas rolünü günümüzde pratik olarak kabul etmedikleri görülür. Bu verilere göre, dede-talip ilişkisinin zayıfladığı anlaşılabilir. Sadece % 25.5 (13/55) kişi dedeyi manevi lideri olarak görüyor. Bunlardan 2 kişi dedeyi manevi lider kabul ediyor, ancak cevaplarını tarikat çerçevesi ile sınırlayarak ayrıştırıyorlar. % 10.9′u aile üyelerini manevi lider olarak görüyorlar. “Ailesi” grubunun içinde “babası” “annesi-babası” “kendisi ve beyi” cevapları dahil bulunmaktadır. % 49.1 kişinin manevi liderleri olmadığını belirtmeleri, toplumun laikleşme sürecinin etkisini ve geleneksel liderlerin gücünün azaldığını gösteriyor. Ayrıca bu, dedelerin kendi etki güçlerini algılamaları ile toplumun onlara bakışı arasında büyük farklılık olduğunu da kanıtlıyor.

Topluluğun manevi yöneticileri
 

“Dedenin rolü hayata uygun mu?” sorusunda, toplum anketine katılanların % 36′sının, dedenin görevlerinin artık önemli olmadığını düşündüklerini görmüştük, ancak dededen beklentileri konusunda yorum yapanların sadece % 4′ü (2/50), hiç bir beklentileri olmadığını söylediler. Bu da gösteriyor ki, etki oranı değişse de dede hâlâ toplumun hemen hemen tüm üyeleri için önemlidir. Pek çok kişi, dedenin çağdaş olmasını ve günümüz toplumuna ayak uydurmayı başarmasını istediklerini, cemiyet üyelerinin % 22′si (11/50) dedelerin çağdaş olması gerektiğini söylediler. Bu “çağdaş kavramı” Alevi toplumunda tarih boyunca verilen önemini vurguluyor. % 22′si (11/50) de dedenin bilgili olması gerektiğini söylerken, artı % 30 (15/50) kişi de inançları ve uygulamaları öğretme yetisine sahip olmasını beklediklerini söylediler ki, bu da net bir bilgi beklentisini kanıtlar, sadece bir kişi resmi okul eğitimi seviyesi konusundaki beklentisini belirtti ve bir kişi de manevi bilgiye yönelik ihtiyaç olduğunu gördü. Çeşitli karakter özellikleri beklentileri dile getirildi — doğru, dürüst, kültürlü, adaleti, açık, demokratik ve layik, aydın, sevgili, şefkatli, barışçıl, hoşgörülü, objektif vb. Dedenin karakteri önem taşıyor, çünkü ondan, sadece gelenekleri, inanışları ve kültürü öğretmesi değil, ayrıca topluma örnek olması bekleniyor.

Bazı cemiyet üyeleri dedenin din öğretmesi gerektiğini vurgularken, diğerleri bu eğitimin, politika hariç olmak üzere, pek çok alanı kaplaması gerektiğini düşündüler. Yine de aşağıdaki liste, genel beklentiye göre vurgunun iman ve kültür öğretimi üzerinde olması gerektiğini gösteriyor: Bilmediklerimiz, Alevi kültürü ve inancı, Alevi felsefesi, doğru yol, insanlık, barış, sevgi, kardeşlik, gelenek, görenek, eski yol, töre, geleceğe yönelik bilgiler.

İnanışların öğretilmesine ek olarak, dedenin gelenekleri ve ayinleri devam ettirerek, teoriyi pratiğe dönüştürmesi isteniyor: Cem yürütmek, bayramları kutlamak, görgü cemi, güzel görgüler, kurbanlar, tarikatın eski yollarını göstermek. Bir kaç kişi de dedenin toplumun yönlendirilmesi, geliştirilmesi ve liderlik görevlerini üstlenmesi gerektiğini savundular. Dedenin rolünün her ne kadar önemli olduğu tartışılırsa, burada sıralanan yorumlar, dedenin yeri ve rolü şimdiki kuşak için de sahip olmaya devam ettiği değeri yansıtıyor.

Soru “Sizce, yeni kuşak niçin dedeliğe daha az değer veriyor?” idi. Onlara bazı soru seçenekleri sunuldu. Aşağıdaki birden fazla seçeneğe cevap verdiler:

a) Çocuklar okula gidiyor demek ki gelenekleri öğrenmek için az zaman kalıyor.

b) Medya bu kuşağı çok etkiliyor.

c) Bugün kişiler genellikle büyük gruplar halinde toplanıyorlar. Bu yüzden, birçok kimselere, nefesler ve semahlar ibadet gibi değil, icra/performans gibi gözüküyor.

d) Çağdaş dinleyiciler karışık tarzlar isterler, yöresel ve geleneksel tarza daha az değer veriyorlar.

e) Köyde az kalan var, çoğu şehirlere göç etmektedir. Toplum bozuluyor.

f) Başka.

Topluluğun dedeliğe az değer verilişinin nedenleri
 
 

Verileri toplarken bu sorunun eksikliği fark edildi: “Sizce yeni kuşak dedeliğe daha mı az değer veriyor?” Bu yönlendirmeden dolayı, cemiyet üyelerinin kaçta kaçının dedeliğe verilen önemin azalıp azalmadığını düşündüğünü bilemiyoruz. Sorunun soruluş biçimi, dedenin cemiyetteki etkisinin azaldığını ön şart olarak ortaya koyuyordu ve sadece bu sürece neden olan faktörlere yönelikti. Literatürde geleneksel yapının çöküşüne neden olarak pek çok unsur gösterilse de bu soru teorilerin geçerliliğini sınamak için iyi bir veri kaynağı oluşturabilirdi. Ankete katılanlara göre, gücün azalmasında en önemli rolü, köyden kente göç sonucu köylerin boşalması oynadı (% 60). Şaşırtıcı kısmı, zorunlu eğitimi neden olarak saydı. Oysa hemen hemen her köy evinin tepesinde bir çanak anten var ve televizyonun Türk toplumunda giderek artan rolü gözden kaçmıyor. Televizyon seyretmek ve okula gitmek genç kuşağın zamanının büyük bir kısmını kaplarken, cevapların büyük kısmı, bu faktörlerin dedeye yönelik davranışı etkilemediğini düşündüğünü gösteriyor. Dile getirilen diğer faktörler sosyal dokunun çöküşü ekonomik şartlar, cemlerin yapılmaması, bilgi ve inancın yok olması, baskı, duyarak öğrenmekten okuyarak öğrenmeye geçiş ve dedelerin öğretilerini yetersiz hatta bazen yanlış kullandıkları gözlemleniyor.

Cemaat üyelerine, “Sizce, dede geleceğe bakar mı?” diye sorulduğunda, % 67.3′ü dedelerin geleceği gören bir gözle uyarlama öğretim yaptığını düşünürken, % 18.2′si böyle olamadığını düşünür. Bir grup, kültürün gelenekselleşmeye başlaması ve kültürel değişime ayak uyduramamasının neden olduğu bozulmayla potansiyel olarak yitirilen kişileri temsil etmektedir. Diğer % 9.1′inin, emin olmadıkları için, eşikte kalmaktadırlar. Bu sonuçlardan topluluk üyelerinin dedeleri ve onların Alevi yaşam tarzını kültür çekirdeğini aktaralabilmesi açısından başarılı bir şekilde uyarlayabilmelerini nasıl gördüklerini göstermektedir[6].

Dede yapısının işlevi ve etkisi, Cumhuriyet’in kurulmasının getirdiği değişimlere 1950′lerden beri süregelen göçe bağlı olarak zayıflamıştır. Dede sisteminin çöküşü genellikle köy kültürünün çöküşü ile ilişkilendiriliyor. Dedenin rolü köy hayatının yakın ilişkilerine ve sosyal yapısına öylesine yerleşmişti ki, anketlerin alındığı yanıtlarda görüldüğü gibi, son yılın getirdiği sosyo-ekonomik değişimlere ve göç sonrası duruma ayak uydurmakta zorlanmaya başlamışlardır.

6. Sonuç

Alevi-Bektaşi sosyo-dini grubun sürekli güç nedenlerinden biri, yüzyıllardır “darbeleri atlatma” ve uyum sağlama yeteneğidir. Yerini sürekli olarak değiştirmeyi ve zamanında geçerli olan düşünce ve uygulamalarını sadece kendi saflarına katmakla kalmayıp, kendi yararına kullanmayı bile başarmıştır. Critchfield’in “kültürün başarılı çekirdeği”olarak nitelendirdiği açıklamalar: Geleneksel antropolojik bakışa göre, kültür insanlara hazır bir problemlere çözüm kümesi sunduğu için, gelen her yeni kuşağın sil baştan başlaması gerekmez ve insanlara hayat için bir tasarım sunar. Bu kültürün başarılı çekirdeğinin uyum sağlama sürecinde nasıl kullanıldığını gösterir. Çok gelenekçi kültürler, fazla hızlı değişimler karşısında çökerler. (Critchfield 1989: xiii)

Pek çok kişinin dile getirdiği, Alevi-Bektaşi kültürünün, köylerin aşırı geleneksel doğası ve toplumun hızlı değişimi karşısında çökme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu korkusu, aynı şekilde sıkça dile getirilen onun çağdaş doğasına yönelik gururla cevaplanabilir. Bu önemli özellik, Alevi-Bektaşiliğin her dönemdeki sosyal, dini ve politik hareketlere ayak uydurmasını sağlamış ve onun ayakta kalmasını garantileyen uyum sağlama yeteneğini oluşturmuştur.

Alevi toplumu da son on yılda büyük değişimler yaşadı. Dedelerin ve Alevi toplumun son zamanlardaki, geçen yüzyılda yaşayan sarsıcı değişimler ile geleneksel yaşam biçimleri arasındaki kopukluğu azaltacak köprüleri oluşturma çabasındadırlar. Merriam’ın dediğine göre (1964: 162), “…devrimsel değişikliklere insanların tarihinde seyrek rastlanır… ve insanlar genellikle kültürlendirmeden doğan küçük ve yavaş değişiklikler yaşarlar.”

Görünüşe göre, Türkiye, bu seyrek rastlanan “devrimsel değişim” dönemlerinden birini yaşıyor. Ocakları ve dede kurumunu canlandırma çabaları seçkin bir sosyo-dini kültürünü yeniden yaratmak için nostaljik çabalar mı, yoksa bu eski ve yeni arasında bir köprü oluşturma uğraşları mı? Bu, Critchfield’in (1989) süreklilik ve değişim arasındaki doğru dengeyi kurmak için gerekli olan ve “kültürün çekirdeği” olarak nitelendirdiği öğeyi mi temsil etmektedir? Kentli Alevilerin dernek/vakıf /kültür merkezi modeli bu eski ve yeni, seçkin ve kitlesel yaklaşım arasındaki uçurumu kapamaya yönelik çabalarla aynı amaca mı hizmet etmektedir?

Gördüğümüz gibi, toplumda gerçekleşen hızlı değişikliklerle, pek çok geleneksel yapı bozuluyor. Ocak yapısının geleceği ve Aleviliğin kendi geleceği, çoğu güncel tartışmanın ortasındadır. Dede sisteminin devam edebilmesi, geçmişin geleneklerini unutmamaya, şimdiki ve gelecek kuşaklara aktarılarak günümüzü planlamasına bağlıdır. Geleneklerin topluluğa önderlik etmesi, kuşaklar boyunca süregelen geleneklerin yaşatılmasına ve kaçınılmaz değişiklikler doğrultusunda takipçilerinin onları taşıyarak aktarmasına göre olacaktır. Aleviliği her dönemin sosyal, dini ve politik hareketlerine uyarlayan Aleviliğin çağdaş doğasıdır. Critchfield’ın (1989) işaret ettiği gibi, kültürün başarılı çekirdeği onun uyarlanabilen işlevidir. Kültür, gelenekselleşme ve değişiklikler çok hızlı olmaya başladığında, bozulmaya başlar.

Ocakların ve dedelerin en temel işlevleri ile ilgili olarak öne sürülen bir teori, toplumu birarada tuttuklarını ve böylece etraflarındaki daha geniş topluma karşı böyle bir bağımsızlık sağladıklarını iddia eder. Sosyal yapılar, bir toplumu birarada tutmak için geliştirilir ve değişik yapılar, her toplumun kendine has ihtiyaçlarına göre oluşturulur. Kutsal bir ailenin etrafında oluşan bir sosyal yapı yaratılarak, “Alevi topluluğun birarada tutulması da güvence altına alınıyordu.” (Türkdoğan 1995: 482). Dede-talip ve musahip ilişkileri gibi uygulamalar, evliliğin sadece topluma ait kişilerle mümkün olması, anlaşmazlıkların dede tarafından çözüme ulaştırılması vb. toplum içindeki bağların oluşturulmasına ve güçlendirilmesine hizmet eder, üyeler üstündeki kontrolü sağlar ve dış dünyayla alış-verişi kısıtlar.

Gördüğümüz gibi, dede-talip ilişkisi Alevi sosyal yapısının çekirdeğini oluşturur. Hem dedelere hem de taliplere göre, bu bağ şimdi zayıftır. Bazı verilere göre, dedelerin sosyal, kültürel, öğretme ve model oluşturma yönlerine ağırlık verdiği bildirilmiştir. Dedelerin çoğu, kendilerini bilgi konusunda yetersiz hissettikleri için, kentleşme ve laikleşme etkilerinden, dede-talip ilişkileri daha zayıf olduğu için, yaşladıkları için, vb. manevi rahip rollerini yerine getirmiyorlar. Ocak ailelerin yapısı değişmekte olduğu için, Alevi topluluğun eskisi gibi “birarada tutulması da güvence altına” alınmaz. Evliliğin daha çok ocak dışındaki kişilerle olmaya başlaması nedeniyle, gelenekleri ve inancı koruyup aktarmak daha zordur. Toplum örneklemesinde yanıtlayanların yarısı manevi liderlerinin olmadığını belirttiler. Dedenin gücünün azaldığını gördük. Aynı zamanda, dedelerden beklentiler vardır. Gördüğümüz gibi, sadece % 4′ü (2/50) hiç bir beklentilerinin olmadığını söylediler.

Daha önce de gördüğümüz gibi, Alevilerin kültürleri ile farklı dönemlerdeki toplumların değerleri arasında çeşitli oranlarda yaşanan gerginliğe uyum sağlamak için büyük çaba gösterdikleri anlaşılmaktadır. Alevilik ve dedelik günümüzdeki gibi gerginlik ve sarsıntıları daha önce de yaşamıştı. Ancak, bu “devrimsel değişim”de esas sosyal yapıları değiştirilmektedir. Alevilerin ve dedelerin bu dönemin gerginliğinde kimliklerini, bütünlüklerini ve etkilerini nasıl ve ne kadar koruyabileceğini gelecek kuşaklar eleştirecek.

Kaynakça

• Aydın, Ayhan: Anket Verileri 12-15 Mayıs 2000, İstanbul’daki Cem Vakfı’nda düzenlendiği “Anadolu İnanç Önderleri İkinci Toplantısı”ndaki “Soru Kitapcığı”na verilen cevaplardan alınmıştır.
• Brown, John P.: The Darvishes or Oriental Spiritualism. (eds. H. A. Rose) London 1968 {1868}.
• Celasun, A. H.: “Post’tan Dost’a,” Alevilik Budur. (Haz. Ö. Uluçay) Adana 1993.
• Clarke, Gloria L.: Bir Dede’nin Kimliğinde Müziğin Yeri Ne Kadardır? (Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müzikoloji Anabilim Dalı Doktora Tezi) İstanbul 1998.
• Cremers, Wolfgang: “Anadolu Folklorundaki Şamanizm Kalıntıları” (Çev. S. Hınçer) Türk Folklor Araştırmaları 271 (1971): 6221-2
• Critchfield, Richard: Shahhat: An Egyptian. Kahire 1989.
• Dierl, Anton Jozef: Anadolu Aleviliği. (Çev. Fahrettin Yiğit) İstanbul 1991.
• Doğan, İ.: “Başka Anlatımlarda Alevilik” Ö. Uluçay: Alevilik Budur. Adana 1993: 196-7.
• Eröz, M.: Türkiye’de Alevilik ve Bektaşilik. Ankara 1990.
• Gölpınarlı, A.: “Kızılbaş” Ö. Uluçay: Alevilik Budur. Adana 1993: 145-152.
• Hayri Dede: “Alevilikte Dedelik Kurumu” Nefes (1995) 25: 14-15.
• Hayri Dede: “Tozlu Rafların İçindeki Alevilik ve Günümüz Dedeler” Nefes (1995) 23:12-13.
• Korkmaz, Esat: Ansiklopedik Alevilik Bektaşilik Terimleri Sözlüğü. İstanbul 1993.
• Lehmann, Arthur C. & James E. Myers (eds.): Magic, Witchcraft, and Religion: An Anthropological Study of the Supernatural. California 1993.
• Merriam, Alan P.: The Anthropology of Music. Northwestern Üniversitesi 1964.
• Turner, Victor W.: “Religious Specialists” Arthur C. Lehmann & James E. Myers, Mountain View (eds.): Magic, Witchcraft, and Religion: An Anthropological Study of the Supernatural. California, 1993: 71-78.
• von Furer-Haimendorf, C.: “Priests” Arthur C. Lehmann & James E. Myers, Mountain View (eds.): Magic, Witchcraft, and Religion: An Anthropological Study of the Supernatural. California 1993: 79-83.
• Weber, Max: The Sociology of Religion. (Çev. Ephraim Fischoff) Boston 1993 (1922).
• Yaman, Ali: “Ziyaretler, ocaklar” Cem 33 (2000) 97: 36-7
• Yaman, Ali: Alevilikte Dedeler Ocaklar. İstanbul 1998.
• Yaman, Ali: Alevilikte Dedelik Kurumu ve İşlevleri. (İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyasal Tarih Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi) İstanbul 1996.

Notlar

[1] Mimar Sinan Üniversitesi Etnomüzikoloji ve Folklor Programına, Prof. Dr. Ahmet Yürür’ün danışmanlığında, “Bir Dede’nin Kimliğinde Müziğin Yeri Ne Kadardır?” adlı doktora çalışması 1998′de sunulmuştur.
[2] 2002′de bir 3. toplantı düzenlemeyi planlamaktadır.
[3] Cem Vakfı’nın “Anadolu İnanç Önderleri İkinci Toplantısı” 12-15 Mayıs 2000/İstanbul’da düzenlendiği soru kitapçığının kapağından alındı.
[4] Sorular, toplantı koordinatörü Ayhan Aydın’ın, birkaç araştırmacı ve bilim adamının fikirlerini aldıktan sonra, hazırlanmıştır.
[5] Not: Her iki ankette de dedelerin % 50′si civarındakiler bu soruya yanıt vermemişti. Bu durum (“yanıt yok”) yüzdeler istatistiklerin içindedir.
[6] Bu örnekleme çok geniş bir coğrafi alanda, fakat en çok köyde ve kasabada yaşayanlarından alındı. Bu yüzden, veriler ve sonuçlar kentleşmiş Alevi toplumunun düşüncelerini temsil etmeyebilir.

* Dr., Halkbilimci ve Etnomüzikolog
** Türkçesi Kızılca Yürür ve Ayten Sonağ yardımlarıyla yazıldı.

Bkz. Folklor / Edebiyat [Alevilik Özel Sayısı - II] 30 (2002) 2: 127 – 144