OCAK

OCAK

 

Yrd. Doç. Dr. Haşim Şahin

 

Ocak, Türkçe’de ısınmak,  yemek pişirmek ve benzeri maksatlarla ateş yakmak için düzenlenmiş yer manasında kullanılmaktadır. Yine, eskiden evlerde, duvar dibinde, içinde ateşin yanacağı içerlek bir düzlüğü ve üzerinde dumanı çekecek bir bacası bulunan yere de aynı isim verilmektedir. Kelime, mecazi anlamda, soy, boy, kök, dirlik, düzenlik manasına gelmektedir.

Ocağa, pek çok toplum tarafından saygı duyulmakta, bazen kurbanlar sunulmaktadır. Bunun temelinde, insanoğlunun temel ihtiyaçlarından birisi olan ateşe duyduğu saygı ve hürmet yatmaktadır. Ateşin, ısınma, pişirme, aydınlanma, vahşi hayvanlardan korunma gibi çok çeşitli faydalarının yanı sıra, kötülükleri giderici, iyileştirici veya önleyici, temizleyici olduğu, canlılara şifa, sağlık, güç kuvvet, bereket ve uğur kazandırdığına inanılması, ona olan saygının nedenleri arasında sayılabilir. [bk. ATEŞ]

İnsanoğlu, kendisi için bu derece kıymeti haiz olan ateşin sönmemesi ve kontrollü biçimde yakılabilmesi için ilk ocakları meydana getirmiştir. (A. Uhri, s. 27) Bu zamandan itibaren ocak, daima barınakla, evle, mekanla özdeşleştirilmiş ve evin vazgeçilemez koşulu haline gelmiştir. Bu noktada, ocak ile ev bir kabul edilmiş; ocağın yanması, bir anlamda evin yani soyun devam etmesi şeklinde algılanmıştır. Zira, ocak, evdeki yaşantıyı, hareketliliği, ruhun varlığını, hayatın devamını, toplumun birlikteliğini ve dayanışmasını simgelemektedir. Aile ocağının kutsiyetine inanış en eski uygarlıklardan bu yana var olan bir olgudur. Eski Yunan’da, aile ocağına son derece kıymet verildiği, sakinliğin ve dinginliğin simgesi olarak betimlenen Hestia’nın huzur, sükun ve mutluluğun kaynağı olarak telakki edilen ocağın tanrıçası olarak kabul edilmesinden anlaşılmaktadır (Tanyu, 287-288; Uhri, 32-33). Benzer şekilde, Hititlerde, eski Çin’de, İskitler’de ve Amazon yerlilerinde ve özellikle Hindistan ve İran’da da ocağa saygı duyulup, tazim edildiği bilinmektedir.

Ateş ve Ocak inancı İslam öncesi Türk topluluklarında da önemli bir yer tutmaktadır. Ateş, Başkırtlar, Kırgız-Kazaklar, Yakutlar ve Altay Türkleri başta olmak üzere hemen hemen bütün Türk toplulukları arasında saygı duyulan bir konuma sahiptir. Ocak, Türklerde de ateşle ilgili bir kavram olarak saygı duyulan bir unsur, aynı zamanda ailenin devamıdır. Eski Türklerdeki Atalar Kültü ile bağlantılı olması kuvvetle muhtemel olan “aile ocağı” terimi, ocağın yanmasının soyun devamı olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır. Eski Türk inancına göre, aile ocağı, ataların mukaddes yadigarıdır. Büyük atanın ve büyük ananın ruhları aile ocağında daima hazır bulunurlar. Bu nedenle bunları takdis etmek ve bunların hürmetine ocağı söndürmemek gerekir. (Yörükan, Şamanizm, s. 68-69) Kırgız-Kazaklar’da aile ocağını temsil eden çadıra saygı (Günay-Güngör, s. 77) ve göçebelerde evin şeyleri canlandıran ve anlamlandıran ocak ile özdeşleştirilmesi (Polat, s. 218) yine ocağın soy ile ve aile ile eşdeğer kabul edilmesinin sonucudur.

Türkler arasında bu derece önemli bir yer tutan ocak ile ilgili olarak gerek İslam öncesi dönemde ve gerekse İslamiyet’in kabulünden sonra birtakım inanış ve uygulamalar ortaya çıkmıştır. Şamanların atalar tarafından yakıldığına inanılan ocağın ruhuna dua etmeleri (İnan, s. 44 ), Yakutlar’ın ocağa karşı yemin etmeleri, Kırgız-Kazaklar’da gelinin ocağın etrafında üç defa dolaştırılması, ocaktaki ateşe yağ atıp secde etmesi (Tanyu, s. 292; Selçuk, s. 271), günümüz Anadolu’sunun pek çok bölgesinde, özellikle Tahtacılar’da yeni evlenen çiftlerin ocak kazma töreni yapmaları, ocağa su dökülmemesi, tükürülmemesi, hava karardıktan sonra kimseye ocaktan ateş verilmemesi, yeni yapılan eve dostluk simgesi olarak ocak taşı verilmesi, ocağa and içilmesi vs. gibi inançlar bu saygı ve kutsiyetin göstergeleridir.

Ocak terimi, bu anlamının dışında, halk hekimliğinde de kullanılmakta olup, herhangi bir hastalığı okumaya izinli olduğuna inanılan ve bunu babadan oğula geçirmek suretiyle devam ettiren kişiler için de kullanılır. Bu kişilere ocaklı da denilmektedir (Cebecioğlu, s. 492) Ocaklıların hastalığı sağaltma yöntemleri çoğu defa büyü yoluyla, bazen de bir şeyleri yedirip içirme, vücudun ağrıyan yerine şu veya bu maddeyi sürme, bağlama şeklindedir (Boratav, s. 137) Ocaklılar, kadın veya erkek olabilmektedir. Genellikle kırsal kesimde yaygın olan bu ocaklar, temre ocağı, alazlama ocağı, uçuk ocağı, sarılık ocağı, sıtma ocağı, nazar ocağı, baş ocağı, dolama ocağı vs. şeklinde çoğaltılabilir (Kalafat, s. 111-112).

Ocak terimi birtakım dinî-tasavvufî anlamlara da sahiptir. Mevlevilerde, ocak, Mevlana’nın yakın arkadaşlarından olup 35 sene ateşbâzlık hizmetinde bulunan Ateşbâz-ı Velî’nin makamı olarak kabul edildiği için saygı görmektedir. Bu nedenle ocağa niyaz etmeden ayine başlanmaz. Ocağa niyaz, ocak temizse öpülerek, öpülemeyecek bir haldeyse baş kesilip el değdirilerek ve elin şahadet parmağı öpülerek yapılır (Gölpınarlı, s. 37). Büyük tekkelerin Aşhane’lerinde Ateşbâz-ı Velî ocağı bulunmaktadır. Belirli günlerde, bu ocağa, ayrı bir yerde saklanan ve gümüş renginde olup adına Ateşbâz-ı Velî kazganı denilen bir kazan konularak, en iyi yemek bu kazanda pişirilir, yemek ocaktan indirilince “gülbang” çekilirdi (Gülcan, s. 71-72) Bir Mevlevi dergahının en kutsal yeri eşik ve ocak olarak kabul edilirdi (Gölpınarlı,  s. 37).

Ocak, Bektaşilerde ise, tekkelerin meydan odalarında kıblenin olduğu yerdeki ocağı ifade etmektedir (Pakalın, II, s. 708). Meydanın bir tarafında Seyyid Ali postu, diğer tarafında ise Horasan postu bulunurdu. Ocak bulunmayan meydanda köşelerden birisi ocak haline getirilirdi. Bektaşilerde ateş yakılan ocak da önemli bir yere sahiptir. A. Y. Ocak’a göre, kutsal kabul edilen ateşin bu kadar büyük bir takdise mazhar olması, Bektaşi ve Kızılbaş zümrelerinde ocağın da takdisine yol açmıştır. Bektaşilerde ocağa “niyaz” (secde) edilmektedir (Ocak, Alevi ve Bektaşi İnancının İslam Öncesi Temelleri, s. 228).

Ocak, Alevilik’te daha farklı bir anlam taşımakta olup, dedenin mensup olduğu soyu ifade etmek için kullanılır. Dedelik kurumu yapısı gereği, soy güden, soya tâbi olan bir kurumdur. Buna göre, bir dede öldüğünde yerine oğlu geçmektedir. Bu olgu Alevi geleneğinde “ocak” şeklinde adlandırılır (Tanyu, s. 292; Yıldız, s. 323). Bu anlamda, her dedenin bir ocağı bulunduğuna inanılır. Ocakların, köken olarak kutsal temellere dayandığı ifade edilmektedir. Bu ocakları oluşturmuş ailelerin her biri, soylarını, önceki yüzyıllarda ün yapmış, Sarı Saltuk, Abdal Musa, Karaca Ahmed, Otman Baba, Şücaeddin Velî, Seyyid Ali Sultan gibi şahsiyetlere, onların soylarını da, Ehl-i beyt’e ve Hz. Peygamber’e ulaştırmaktadırlar. Evlâd-ı Resul olduğuna inanılan ve bu nedenle “Seyyid” adı ile de anılan dedeler, bu pozisyonlarını kanıtlamak amacıyla Kerbelâ’daki dergahın ya da Nakibü’l-Eşraf’ın onayını taşıyan siyadetnamelere sahiptirler (Yaman, Anadolu Aleviliği’nde …, s. 854). Ancak bu siyadetnamelerin, kökleri Orta Asya kültürüne uzanan ve Şamanist birtakım öğeler de taşıyan bu kurumu bir tarikat şeyhinin yetki ve hüviyetiyle donatan ve yine onları seyyidlik kurumu ile birleştirerek Ali soyuna nisbet eden Şah İsmail tarafından verildiği bilinmektedir (Yıldız, s. 324).

Ocaklar, zaman içerisinde, dedeler tarafından kurumsal hale getirilmiş, soydan gelenlere “ocakzâde” denilmiş, dedelik görevinin “ocakzâde”ler tarafından yerine getirilmesi gelenek halini almıştır (Boratav, s. 137; Yaman, Anadolu Aleviliği’nde …, s. 856; Er, s. 87). A. Y. Ocak, ocakların oluşumunu, eski kabile şefleri ve dinî reisler olan Türkmen babalarının, Hz. Ali soyundan gelen seyyidler, dedeler haline geldikleri ve bu soyların da ocak adı verilen kutsal dede-seyyid soylarını meydana getirdiği şeklinde açıklamakta ve Alevi zümrelerinin bu ocaklara bağlandığını ifade ederek, bu ocakların her birinin Alevilik bünyesindeki bir tarikat sayılabileceğini belirtmektedir (Ocak, Türkler, Türkiye ve İslâm, s. 49). Bu şekilde ocakların kökeni ile ilgili olarak meydana gelen karmaşa, ocakların ortaya çıkışları konusunda, farklı Alevi-Bektaşi gruplarının mensup oldukları geleneğe göre farklılık arzeden birtakım tezlerin ileri sürülmesine neden olmuştur. Bu tezler, ocakların, Hünkar Hacı Bektaş Veli zamanında ortaya çıktığı, daha önce de var olup Hz. Ali soyundan gelen ailelerce oluşturulduğu, Şah İsmail zamanında ortaya çıktığı ve Anadolu’ya gelen Türkmen babaları tarafından oluşturulduğu (Yaman, Dedeler, Ocaklar, s. 79-80) şeklinde özetlenebilir.

Ali Yaman, Alevi ocakları, işlevlerine göre, a) Mürşid ocakları, b) Pir ocakları, c)Rehber ocakları, d) Düşkün ocakları;  örgütlenme bakımından, a) Bağımsız ocaklar, b) Hacı Bektaş Çelebilerine bağlı ocaklar; uygulama farklılıklarına göre, a) Erkanlı ocaklar, b) Pençeli ocaklar ve bağımsız ocakların bir bölümünün sonradan Çelebilere bağlanmasıyla oluşan yapıya göre de, a) Dönük ocaklar, b) Purut ocaklar şeklinde bir sınıflandırmaya tabi tutmaktadır (Yaman, Dedeler ve Ocaklar, s. 80-81). Bağlı olunan ocağa Mürşid ocağı, bağlı olan ocağa Pir ocağı, Hıdır Abdal Sultan ocağı örneğinde görüldüğü üzere, adeta bir üst mahkeme vazifesi gören ocağa Düşkün ocağı, yolun kurallarını yetkili oldukları bölgelere öğreten ocaklara da Rehber ocağı denilmektedir. Aslında ocak olmayan fakat ocakzade dede tarafından taliplerin hizmetlerini görmek amacıyla görevlendirilen ocaklara da Dikme ocağı denilmektedir.

Anadolu’da yaygın olarak bilinen bazı ocakları, Şücaeddin Veli, Hıdır Abdal, Kızıldeli (Seyyid Ali Sultan), Hacım Sultan, Garip Musa, Battal Gazi, Otman Baba, Ebu’l-Vefa, Sarı Saltuk, Akyazılı Sultan, Demir Baba, Saru İsmail, Abdal Musa, Karadonlu Can Baba, Hubyar Sultan, Kara Pirbad, Dede Garkın, Boz Geyikli, Kureyşanlı, Kalender Veli, Kaygusuz Sultan, Ağuiçen, Üryan Hızır, Derviş Cemal, Pir Sultan, Kul Himmet, Koca Haydar, Gözü Kızıl, Baba Mansur, Şadıllı ocakları şeklinde sıralamak mümkündür. Bu sayıyı daha da artırmak mümkündür.

Ocak kelimesi etrafında pek çok deyim türetilmiştir. Ocağı yanmak/sönmek, ocağı yıkılmak, ocağına incir ağacı dikmek; ocağı dinlendirmek, ocağı uyarmak; Yeniçeri Ocağı, Ocak Ağası, Türk Ocağı, Kapıkulu Ocağı, Asker ocağı bunlara örnek olarak verilebilir.

 

Bibliyografya

Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlevî Âdâb ve Erkânı, İstanbul 1963, s. 37; M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, II, İstanbul 1971, s. 708; Ali Gülcan, Karaman Mevlevihânesi, Mevlevilik ve Karamanlı Mevlevi Velileri, Karaman 1975, s. 71-72; Abdülkadir İnan, Eski Türk Dini Tarihi, İstanbul 1976, s. 44; Hikmet Tanyu, “Türklerde Ateşle İlgili İnanışlar”, I. Uluslar arası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, IV, Ankara 1976, s. 287-288; Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlar’da Alevi Yerleşmesi, Ocaklar, Dedeler, Soyağaçları, İstanbul 1992; Piri Er, Geleneksel Anadolu Aleviliği, Ankara 1998, s. 87; A. Yaşar Ocak, Türkler, Türkiye ve İslâm, İstanbul 1999, s. 49; a. Mlf., Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri, İstanbul 2000, s. 228; Ali Yaman, Alevilik’te Dedeler ve Ocaklar, İstanbul 1998, s. 80 vd.; a.Mlf., “Anadolu Aleviliği’nde Ocaklar”, Uluslar arası Anadolu İnançları Kongresi Bildirileri (23-28 Ekim 2000, Ürgüp/Nevşehir), Ankara 2001, s. 854 vd.; Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, İstanbul 2004, s. 492; Ahmet Uhri, Ateşin Kültür Tarihi, Ankara 2003, s. 27; Ünver Günay-Harun Güngör, Başlangıçtan Günümüze Türklerin Dinî Tarihi, İstanbul 2003, s. 77; M. Said Polat, Selçuklu Göçerlerinin Dünyası, Karacuk’tan Aziz George Kolu’na, İstanbul 2004, s. 218; Ali Selçuk, Tahtacılar, İstanbul 2004, s. 271 vd.; Harun Yıldız, “Alevilerde Dedelik Kurumu”, Alevilik, haz.: İsmail Engin-Havva Engin, İstanbul 2004, s. 323; Yusuf Ziya Yörükan, Müslümanlıktan Evvel Türk Dinleri, Şamanizm, Ankara 2005, s. 68-69; Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara 2005, s. 111-112.

 

HAŞİM ŞAHİN

 

Kaynak: İslam Ansiklopedisi