Alevi Ocakları Ve Oluşan Kültler

Kutluay ERDOĞAN

 

Eski Türklerin dinleri ve inançları hakkında başta Çin olmak üzere Batı ve İslam kaynaklarında çokça bilgi ve belgeler mevcuttur. Ancak, bu bilgileri toparlamak ve bir bütünlük içinde ele almak çok zordur. Türk kavimlerinin törelerine dayalı yaşayışları ve inançları çok eskiye dayanmaktadır. Asya’da Türkler, Gök Tanrı, Güneş, Ay, Yer-su, Ata (cedd-i ala) ve Ateş (Ocak) kültleri dini ayin törelerini bir erkan dahilinde yürütmekteydiler. Türk kavimleri bu inançlarını Asya’da devam ettirdikleri gibi Anadolu’ya da taşıdılar. Bugün özellikleri Alevilerin oluşturdukları OCAK Kültü adı altında devam ettirmişlerdir. Bu kültler Altaylar’da Şamanizm olarak devam ettirilirken, gelişen dünya görüşlerine göre gelişmiş ve olgunlaşmış olarak karşımıza çıkmaktadır. Toplumumuzun geçmişi araştırılırken, bazı araştırıcılar Budizm’e benzer inançları milli bir Türk dini şeklinde ifade etmişse de, eski Türklerin şamanist oldukları ancak, Altaylar’da bu durum avcılık-balıkçılık ve ilkel çiftçilik içinde gelişmişti.

 

Şamanizm’in esasları Gök Tanrı, güneş, ay, yer, su, ata (cedd-i ala) ocak kültleri idi. Dini ayinler törenler edep erkan içinde kam, şaman ve baksı dediğimiz din adamları tarafından icra edilirdi.
Müslümanlıktan önce Asya halkı inançlarını sürdürdüğü dönemlerde, din adamları kamlar aracılığı ile tapınmaları, ulu dağların, su ve ağaçların kutsal sayıldığı, her canlının bir ruhunun olduğu inancı ile tapınmaların oluşumu kült dediğimiz deyimle ifade edilmekteydi. Bu inançlar bütünlüğünü incelerken yer ve gök natural dinleri Şamanlık adı altında incelerken din inancına Hint’ten Budizm’e ve Çin’den Maniheizmin etkisi olduğu gibi Hıristiyanlık ve Lama gibi Tibet yöresinin inançları da etki etmiştir. Bu inançlara bir de Müslümanlığı eklediğimizde inançlar mozaiği ortaya çıkmaktadır. Müslümanlık bu inançlara bir örtü ve cila olunca, Horasan yöresinde gelişen ve Hoca Ahmet Yesevi’nin öncülük ettiği tasavvuf felsefesi, toleranslı ve hoşgörüsü ile toplumun bütün kesimini etkisi altına almış, göçler aracılığı ile İran’ın etki alanına girmiş ve Anadolu insanı ile bütünleşerek, İslam’i yapı içinde ocaklar kültünü oluşturmuştur.
Anadolu İslamlığı, Asya (Horasan), Anadolu inançlarının Müslümanlık esasları içinde Arap ve Fars etkisinden uzak Türkmen töresi içinde özümlenerek Alevi-Bektaşiliğin esasını oluşturmuştur. Alevilerde, kurban esastır. Ruhlar için ocaklar, ulu dağlar, yatırlar için kurbanlar kesilir, adaklar adanırdı. İnançlarında her yatır veya ocak bir istek ve arzu ile dertlere çare aranan yerlerdir. Bu inançlar İslamlık’tan öncede vardı, İslamiyet’le de birlikte devam etti. Alevilerin tasavvufa dayalı felsefelerinde tanrının varlığını insanda görürler. Bu nedenle ölen insanın ruhu yaşar, ulu insanların ruhları ise koruyucu kollayıcı özellik taşır inancı ile dertlere deva arayanlar çocuğu olmayanlar bu ulu ocakları ziyaret ederek adaklar adar ve kurbanlar keserler. Her ocak değişik dertlere çare olarak bilinir. Burada ocaklar kültü ile ölüler kültü birleşmiştir. Bugün bilinen ve ziyaret edilen ocakların bir ulu insan adına oluştuğu görülür ve bu ocaklar o ulu insanları adı ile çağrılır. Örneğin; Hıdır Abdal, Dede Kargın, Garip Musa, Seyit Resul, Hubyar, Avuçanlı, Karadonlu Can Baba vb. gibi… Müslümanlık içinde varlığını koruyan bu ulu ocaklar, İslamlığı Arap ve Fars’dan farklı olarak yaşaması ile bu kesimlerin tepkisini üzerlerine çekmişlerdir. İşte Anadolu İslamlığın tepki ile karşılanan farkı budur.
İslam’dan önceki Asya ve Anadolu’nun inançlarını detaylı olarak ele alacak olursak; işte dağlar ve dağlara adı veren kutsal ulular. Bu uluların koruyucu ruhlarının olduğuna inanan insanlar. Toprak bütünlüğü içinde ele alındığında bu koruyuculuk dağların yüceliklerine defnettikleri ulu mağara ve atalar kültü ile birleşerek bütünleşmiştir. Bu durumu ile Asya’da Türk boyları kültler bütünlüğü içinde asimile olmaktan kendilerini kurtarmışlardır. Kurulan devletlerin yıkılış nedenleri arasında töresinden kopar Budizm’in, Maniheizm’in, Hıristiyanlığın, Zerdüştlüğün etkisi ile asimile olmuşlar, onları tabanını oluşturan halk tabii yapısı içinde töresel inançlar içinde kendilerini korumuşlardır. Tıpkı bu durumu Anadolu’da görmekteyiz. Anadolu İslamlığı Araplaşmadan ve Farslaşmadan Asya’dan taşıdığı töresel inançlarını Anadolu inançları ve birleştirerek bir mozaik oluşturmuş ve bu mozaiğe İslamlığı da bir örtü olarak almış ve asimile olmadan yapını korumuştur. Bu duruma göre, Asya’da şehirleşen ve yerleşik durumda yaşayışını sürdüren idareci ve bürokrat zümre Asya’da Budizm’in ve Maniheizm’in, Anadolu’da da İslamiyet’in etkisi ile Arap ve Fars harsının etkisi ile asimile olmuş ve bu etki ile ne kadar çok inançlarını açığa vurup uygularsa o kadar çok dindar olabileceği inancı ile koyu bir İslam taassubu Arap ve Fars milliyetçiliği adı altında kendini göstermiştir. İslamlığı kabul ettiği halde Araplaşmaya ve Farslaşmayan göçebe ve yarı göçebe halkı töreselliği içinde milli varlığını korumuştur. Bu gün bir Sünni Arap etkisindeki Türk ile töreselliğini koruyan Türk’ün birbirlerini yadırgayarak bazı iddialarda bulunmaları töre çatışmasından başka bir şey değildir.
Asya’da Türk boyları Budizm’in ve Maniheizm’in etkisi ile Çinlileşerek varlıklarını kaybedişlerini, Göktürk yazıtlarında; Hani benim hakanım, hani benim ilim, törem… diye feryat edişlerini görmekteyiz.
Asya’da devlet kuran kavimlerin kültür merkezleri olan sarayları ve karargahları ile çevresinde bulunup da yerleşik duruma gelen, yarı göçebe olan boylar her zaman yabancı kültürlerin etkisinde kalabiliyorlardı. Bu etki alanlarını oluşturan Çin mitolojileri, Hint ve Tibet Budizm’i, batıdan Zerdüştlük etkisini eskiden beri devam ettirerek bu toplulukları rahatsız etmekteydi. Bunun yanında yabancı din inançları da Şamanizm’den etkilenmiyor değildi. Asya Türk’lerinin inançlarına M.S. III. yy. dan itibaren, Budizm’in, Zerdüştlüğün ve Hıristiyanlığın yerleştiği, VIII. Yy. dan itibaren de Mani dini Uygurların resmi dini oldu. Bu dinler yerleşik halk ve idareci zümre üzerinde etkisini göstererek, Budizm’i resmi din olarak kabul ederek görkemli Buda heykelleri dikip tapınakları yapmaya başladılar. Bu dinler Aristokrat tabakanın dini olurken geniş halk tabakası Şamanlıklarını devam ettirmişlerdir. Bu durumu Anadolu’da da görüyoruz. Selçuklu ve Osmanlı sarayları ile ileri gelen zadegan zümre İslamlığı kabul ederken Arabın ve Acemin harsını da kabul etmekle daha çok Müslüman olabileceğini zannetmiş, açtıkları medreseler aracılığı ile Arap ve Fars taassubu körüklenmiş, göçebe ve yarı göçebe halk ise töreselliği içinde medrese eğitiminden uzak kendi imkanları ile Müslümanlığı kabul etmekle beraber, inançlarını ana dili Türkçe olarak ibadetlerine yansıtmıştır. Adeta, Horasandan getirdiği Şamanlığı İslam tasavvufu ile de sentezleyerek Anadolu’ya taşımış. Araplaşmadan ve Farslaşmadan Anadolu Müslümanlığını bulunduğu yörenin inançlarıyla da birleştirerek yaşamıştır. Zeki Velidi Togan’ın ifadesi ile Sarı Saltık, Barak Baba ve Hacı Bektaş Veli gibi Türk şeyhleri ile Yesevi dervişleri İslamiyet’i adeta bir milli Türk dinine çevirdiler (Umumi Türk Tarihine Giriş, sayfa 258) Arap ve Fars uleması bu şeyhlerin ayinlerini; şeytan ameli şeklinde adlandırmışlardı. İşte bu değişim farkı, İslamiyet’e rağmen Arabın Türk’e bakışı hep töresel olmuştur. Bu nedenle de İslamlığı ancak, Arap gibi uygularsan geçenli bir Müslümansın demektir. Asya’da da bu böyle olmuş. Gök Türk yazıtlarında ifadesini bulduğu gibi, hanların yıkılışı ile Budizm’in ve benzeri dinler yok olmuş, Türk halkının benimsediği inançlara dayalı tanrılar yardım etmiş, ilkel inançlardan oluşan kara budun dediğimiz halkı inandığı töresel inançlar karşısında Budizm’i etkisiz kılmıştır.
Öte yandan, Anadolu inançları, Mezopotamya inançlarından farklı bir gelişme sergilemektedir. Mezopotamya da almak için vermek ve kısasa kısas inanışı, Babil kralı Hammurabi’den beri geçerliliğini korurken, Hititler insan yaşamını kutsamış, vatan hainliği dışında hiç bir suçu ölüm cezası ile sonuçlandırmamıştır. İşte bu ortam da Türkler Anadolu’ya geldiklerinde bu uygarlık ve inançlar beşiği Anadolu dinsel ve kültürel olgunluğa erişmiş olduğunu görmekteyiz. Asya’dan gelenler bu birikim üzerine inanç ve geleneklerini getirerek zenginleştirmişler. Türklerin Anadolu’ya gelişleri XI. ve XIII. yy. da yerleşerek yurt edinmişler, böylece Asya-Anadolu sentezi ile Müslümanlığın kabulü ile oluşmuştur.
Yukarıda da ifade eğittiğim gibi, Anadolu’ya gelmeden önce Türkler, yer, gök Tanrılarına tapmaktaydılar. Daha sonra bu ilkellikleri gelişti değişik dinlerin de etkisi oldu. Her canlı varlığın ve hatta dağların taşlarında bir ruhunun olduğuna inançla, ruhla dini adını verdiğimiz Animizm ile Türk boyları arasında ocaklar Kültü oluştu. Tüten ocakların koruyucu ruha inanış gereği yakılan ocakların hiç söndürülmemesi ilke olmuştur. Türkmen töresine göre halk arasında ocağı tüte, ocağı söne, ocağı yana gibi deyimler olumlu ve olumsuz dua ve beddua olarak kullanıldığına tanık olmuşuzdur. Hatırladığım kadarı ile evimizde annem ocağı hiç sürdürmeden yakar devam ettirirdi. Gece vakti ocak sönmesin diye ocağın külü aralanır ve ateş tezeği diye bir parça tezek konarak küllenirdi. Sabahleyin erkenden ocak külü aralanır ve koru besleyerek ateşi yakardı. Bu hep böyle devam ederken, bu ocağa niyaz edenlerin de tanığı oldum. Köyden gelin giderken bizim ocağı ziyaret etmeden giden olmamıştır. Yalnız ocak mı? Eşiğe de niyaz ederlerdi. Eski Türklerin evin eşiğine basmadıkları, oturmadıkları ve su dökmedikleri inancı da vardır. Eşik kutsaldır, çünkü bir ocağın tütmesi ana baba ve diğer hane fertleri ile mümkündür. Ocağın tütmesi demek, mutlu yaşayış ancak karı kocanın birbirine karşı saygı ve sevgisi ile mümkündür. Şamanlık inancına göre de karı koca ruhunun ongunu veya töz’ü bu eşiğin altına gömülüdür. Bu nedenle ocağın devamına hürmetle eşiğe basılmaz ve oturulmadığı gibi su dökmek çok büyük günahlardan sayılır.
Böylece, ocak inancı giderek yaygınlaşmış ve ulu insanların topluma yaptıkları hizmet sonucu mevcut ocakları tapınım nitelikler kazanınca ulu ocaklar kültü oluşmuştur. Tasavvufun etkisi ile Horasan’da oluşan Türk-İslam anlayışı Anadolu’nun her tarafında tapınım ocakları ortaya çıkmıştır. Bu ocaklar, her inançtan insanın derdine deva aradığı yerler olmuştur. Her ocağın değişik hastalıklara çare olduğu dilden dile yayılmış ve insanlar buralara kurbanlarla gelmiş, tapınım nitelikli törenlerle buraları ziyaret etmişlerdir. Bu ocaklardan, Horasan Erleri, veya Erenleri, Tahta Kılıçlı Dervişler, diye bilinen Dede Kargın (24 Oğuz boylarından), Abdal Musa, Seyyid Resul, Seyyid Garip Musa, Hubyar, Avuşan (Avu içen), Hıdır Abdal gibi ocaklar (bu ocakların Anadolu’da sayısının 100’den fazla olduğu) soy ocaklarına dönüştü ve herkesin inançla yöneldiği derdine deva aradığı ziyaretgahlar oldu.
Diğer yandan İslamiyet içinde uygun gelişme zemini bulan ve kökleri Teo, Konfiçyüs, Hint Brahmanlığı ile gelişen Budizm inançlarına kadar dayanan Vahdet-i Vücut düşüncesi, temelde yaratıcının tekliğini ve Allah kavramını öne çıkarmaktadır. Bu yaklaşım, bütün dinler için ortak amaçlı bir felsefenin doğuşuna hizmet etti. Bu düşünceden Sofiyye ve tasavvuf felsefesi ortaya çıktı. Asya’dan taşınarak Anadolu’da gelişen tasavvuf akımından amaç, nefsi öldürmek, Tanrısal aşka ulaşmak ve Allah’a sevgi ile yaklaşmak vardır. bunun yolu ise ibadet aracılığı ile yaratıcıya yalvarıp yakarmaktır. Bu düşüncenin öncüsü Hoca Ahmet Yesevi’dir. Yeseviliğin Anadolu’daki temsilcileri dervişler, Horasan’dan getirdiklerinin Anadolu inançları ile bütünleştirdiler. Hacı Bektaş Veli’nin öncülüğünde gelişen bu akım, Bektaşilik şeklinde Anadolulaştı.
Bu inanışlar, etimolojik olarak ele alındığında, Budizm’in ve Maniheizm’in etkisinde kalma durumu üst düzeydeki yerleşik halk arasında görüldüğü ve bu durumun da geçici olduğu görülür. Gerçek halk töresinin gereğini yerine getirmekte, kült olarak yer, su, ateş ve ağaç ile birlikte dağ tutkusu tapınma özelliği olarak ağır basmaktadır. Gerçekte halk Şamandır. Üst düzey yöneticiler Çin’den ve Hint’ten gelen din inanışların etkisinde geçici olarak kalmışlardır. Bu durumu Kırgızlarda ve Oğuzlarda bariz bir şekilde görmekteyiz. Başlıca inançlarının odağını gök Tanrı kültü oluşturmaktadır. Bu tapınma inanışı Asya’dan Anadolu’ya taşınmıştır. Gök ve onun sahibi ruhları bir tutmuş, Oğuzlar, Bir Allah veya Bir Tanrı diyerek yaratıcıyı her gökte aramıştır. Dualar ederken de başını göğe yükselterek yaracıya el açıp yalvarmıştır. Şamanlar da dualarında; bu gökteki bir Tanrıya hitapları Müslümanlığın etkisinde kalındığı döneme rastlar. Altaylı Şamanlar güneşi ana, ay’ı da ata olarak bilirler yer ise ateş ile ifade ediyorlar. Anadolu’da güneşi ana ve ay’ı da aydede olarak ifadeleri Altay Şamanlarının etkisinin olduğu ihtimalini taşır. Yine yaratıcıya Çalap kelimesi ile hitap Nasturiler’den geçen yabancı bir kelime olsa gerektir. Türklerde, asıl kök ve menşe “TÖZ”, “TÖS”le veya Ongun kültü ile ifade edilir. Atalar ruhu hatırına yapılmış tapınım şekilleridir. Ananın tözü, babanın tözü olduğu gibi büyük ululara bağışlanan tözler de vardır. tözlerin ve ongunların oluşturduğu kült daha çok ulu ölüler kültü ile ilgilidir. Asya’da Türklerin inanışına göre her varlığın bir ruhu ve ongunu olduğuna inanırlar. Her kabilenin kutsal saydığı bir kuşu ve ağacı olduğu, birbirlerini tanımak istedikleri zaman ağacının ve kuşunun ne olduğu sorularak belirlenirler. Anadolu’daki Alevi ocaklıları da hangi ocağa mensup oldukları, ocağın dedesi ve talibi oluşlarını geçmişten gelen bir gelenekle sorarak sürdürürler. Asya’da bir ormanın, ağacın veya dağın ruhu olarak kabul ettikleri semboller bir kuş veya ağaçla temsil edinirken birbirleriyle ilgili on iki kabilenin ruhlarının da on iki tanrı olarak kabul ettikleri kuşlara taparlardı. Bugün Alevi toplumun inanışına göre bu kutsal hayvanlardan, güvercin, sığırcık, turna, leylek, kutsal sayılır. Bunlar hakkında değişik mitolojik anlatılar vardır. güvercinin kutsallığı barışın simgesi olduğu gibi, Hacı Bektaş Veli Anadolu’ya güvercin kılığında geldiği için, leylek göç ederek Kabe’ye gidişini düşündüklerinden geri gelişini hacı leylek olarak, turnaların yine göç edişlerini ve ötüşleri ile de değişik anlatımlara cemlerde turnalar semahı ile anılır. Kutsal sayılan ağaçlara bağlana paçavra ve benzeri şeyler de Şamanlıktan kalan ruhlar için birer nezirdir. Bu geleneksel uygulama bugün Anadolu’nun bir çok yerinde kutsal sayılan ağaçlara bağlanan bez parçaları ile aynı inançlar devam etmektedir.
Tahta kılıçlı dervişlerden Seyyit Garip Musa’nın Divriği Güneş tekkedeki mezarı çevresinde kutsal sayılan ağaçlardan ardıç ağacına çevre halkı inançla bezler bağlamakta, dileğinin olması için taşlar tutturmakta ve yemin ederken O Ardıç diye doğruluğunu kanıtlamak için başvurduğu ziyaretler olmuştur. Yine Abdal Musa anma günü nedeniyle katıldığım şenlikte mezarın etrafındaki bazı ağaçların bağlanmış bez parçalarından yaprakları görünmeyecek durumda idi. Şamanlıktan kalan ve Müslümanlık inancı içinde devam eden bu uygulama halk tarafından dileklerin kabulü için birer nezirdi. Bu tapılan nesnelerde doğa üstü güçlerin olduğuna inanılırdı. Bunlar ağaçlar, taşlar veya hayvanlarda olabilir. Ayrıca, muska ve benzeri şeyler, cüher denen mezardan alınan topraklar, ulu kişiye ait kuşak ve giysi parçaları nazarlık olarak taşınır. Çok tanrıcılıkta ilkellerin uğur olarak taşıdıkları nazarlıklar, tek tanrılı dinlerde dahi vardı.
İlkel insanların çevresinde ruhların olduğu, bu ruhların kendilerine iyi davranmaları için tapınmak zorunda kaldıkları bu tapınma kültü Animizm olarak bildiğimiz ruhlar dinini oluşturuyor. Tek tanrılı dinlerde de ruhun varlığı, ölümlü halde maddenin yok olduğu ruhun öbür dünyada yaşayacağı, mekanının cennet veya cehennem olacağı inancı mevcuttur.
Doğa üstü bir gücünde bulunduğu inancı, bir bitkinin hastalığı iyi ettiği, bir ağacın meyvesi bazı bitkilerin zehirlerinin hastalıklara iyi gelmesi bazılarının da zararlı olması ile bitkilerdeki bu esrarlı güç, iyilik getirdiği gibi kötülükte getirdiği, bu nedenle tapınılır. İlkeller doğada olağan üstü bir güç olduğuna inanırlardı (dinamizm).
Dağ Kültü, ilkel kavimlerde olduğu gibi bu günkü tek tanrılı dinlerde de aynı inançlar dağ, su, ağaç, orman, kaya, kültler önekleridir. Yer-su kültlerinin en önemlisi dağlar ve dağ tepeleridir. Dağ tepelerinin Gök tanrıya yakın oluşu nedeniyle kurbanlar keserler, uluların mezarları da buralara gömülür. Bu uluların adı ile dağlar adlandırılır. Göçerler mezarlarını dağ tepelerine veya belirli su kenarlarını seçerler. Dağ tutkusu, Yunanlılarda Olimpos, Yahudilerde Tur-Sina, Araplarda Arafat, Ermenilerde Ağrı Ararat, Hintlilerde Himalayalar, Asya Türklerinde Altaylar kutsal sayılır.
Asya’da olduğu gibi Anadolu’da da yüksek dağ tepeleri ziyaret yeri idi. Bu dağ tepelerinde evliya mezarları vardı. dağlar bu adla anılır. Kars yöresinde örnek olarak Kumru Baba, Akbaba, Allahuekber Baba dağlara da ad olmuştur. Göçebeler devamlı hareket halinde oldukları sırada ölen yakınlarını da buralara gömerler. Göçerler mevsimin belirli zamanlarında buradan geçerlerken ziyaretlerini eksik etmezler, kurbanlar keserek, Şamanların ayinlerine benzer ayinler yaparlardı. Yerleşik duruma gelen Türkmenlerde, ekin biçme zamanın veya yaylaya çıkarken dedelerinin önderliğinde töresi gereği sürülerini de alarak bu dağ tepelerine gelerek günlerce kalarak kurbanlar keserek cemler yaparak dönerlerdi. Bazı yörelerde de yağmur duası için de bu yöreler ziyaret edilir. Bu ziyaretlerde hasta olanların sağlıklı döndüğü, dileklerinin kabul olacağı inancı vardı.
İran Horasanı, uygarlığın yoğunlaştığı, değişik dinlere ait inançların karışıp kaynaştığı bir yerdi. Bu din ve inanç mozaiği içinde tasavvuf akımı da gelişti. Tasavvuf cereyanının etkisi ile Türkler Müslümanlığı kabul etmeye başladılar. Horasan ve çevresi pir-i Türkistan namı ile bilinen Hoca Ahmet Yesevi Türk-İslam düşüncesinin önderi oldu. Yesevilik Horasan’da geliştiği sırada zorunlu göçler, Moğol baskını sonucu bu inançlar Anadolu’ya taşındı. Gelenek ve görenekleri ile Anadolu’ya gelen Türkler, törelerine Anadolu’dan da çok şeyler kattılar. İslamiyet’i Türkmen töreselliği içinde özümlediler ve Arap’tan ve Fars’tan farklı olarak Anadolulaştırdılar. Böylece, benliklerini korudular. Anadolu Müslümanlığını oluşturan bu Türkmenler (Aleviler) Asya’da kopuz çalıp kımız içerken, ayinlerini kam, baksi ve Şamanlarla yaparken, İslamlığı kabul ile de yerlerini (seyyid) dede, derviş, baba gibi din adamlarına bıraktılar. Yahut da, Müslümanlıktan önce kam, baksi ve Şamanken Müslümanlığı kabulü ile dede veya derviş oldular. Geçmişin bağı ile renklenen İslamlık törenlerde halk önderlerine saygı ile bağlandı.
Horasandan Anadolu’ya gelen Yesevi dervişleri, Anadolu ve Rumeli’nde açtıkları tekke ve zaviyeler birer ocak durumuna geldi. Bu ocaklar dedelerin çevresinde tarikat şeklinde örgütlenmeye başladı. Horasan erleri, erenleri, alp eren veya tahta kılıçlı dervişler adı ile anılır yüzü aşkın ocak oluştu. Bu ocaklar oba kültünün de etkisi ile soy ocaklarına dönüştü. Seyidlik beratı alanlar, peygamber soyundan geldiklerine dair, emri şerifler ve icazetler alarak toplumu aydınlatmaya başladılar ve Anadolu Müslümanlığını da temelini attılar. Bu ocakların bir kısmı batı ocakları olarak Hacı Bektaş dergahına, doğu ocakları da Erdebil Tekkesine bağlanarak nasıl ayrılıyorsa, oba kültüne ait olan Alevi ocakları da iç işlerinde serbest kendi soy şeceresine bağlı olmak üzere dış işlerinde nasip aldığı dergaha yani Hacı Bektaş veya Erdebil’e bağlanıyorlardı. Bu iki dergaha ait dede ocakları birbirlerine benzer tarafları olsa da töresel bakımdan bazı farklılıklar vardı. Her Alevi ocağı federe ve konfedere durumda idi. Ocaklı dede seyyid soyundan gelse bile halifelik beratını dergahtan alması gelenekti. Hizmetleri karşılığı bir ocaklı dede cemlerde verilen nezirleri şahsına harcayamazdı. Bir bölümünü tekkenin masraflarına geri kalanları da dergaha götürmek veya göndermek zorunda idi. Bir noktada bugünkü derneklerin çalışma şekli gibi. Erdebil’e bağlı ocaklar daha muhafazakardı. Hacı Bektaş dergahı ise Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında himaye görmüş, şehirlileşmiş, tarikatlaşarak balkanların da etkisinde kalarak doğu ocaklarına göre daha uygarlaşmış bir durumda doğulular onları purutluk ve döneklik itham etmişlerdi. Doğu ocakları edep erkanı cemlerde daha geleneklere bağlı olduğu için, görgüde kullandıkları kutsal ağaç erkan için batı ocaklılar da ağaçlı, alaca değnekli gibi sürtüşmelere neden olunmuş. Doğu ocaklılar arasında Şamanlığın etkisi ile Ali’yi gök tanrı yerine koyacak şekilde Ali Allahiler grubunu oluştururken Batı ocaklı Bektaşiler Tasavvuf akımının etkisi ile daha mutedil davranmışlardır. Doğu ocakları Erdebil tekkesinin tarikat esasından vazgeçerek Tahmasb zamanında İran Şiiliğine ağırlık vermesi ile doğu ocakları başsız kalmıştır. Başsız kalan bu ocaklar uzun müddet kendi başlarına bağımsız hareket etmişler. Hacı Bektaş dergahı halifelerinden Hıdır Abdal Ocağını düşkün ocağı olarak bilinir. Bir bakıma kendi başına hareket eden ocakları da düşkün ilan etmiş. Hıdır Abdal Ocaklılar doğuda düşkün ocağı olarak bilinir. Düşkün olarak cemlerde bir fert kendi ocağınca yargılanırken, ocak düşkün olursa veya ocaklıların bir müşkülü olursa bu problemleri Hacı Bektaş dergahı halleder. İşte bu dergah adına görevlendirilen Hıdır Abdal Ocağı halifeleri doğu ocaklarını dergaha bağlamak üzere gönderilmiştir. Ancak, ne derece başarılı oldukları bilinmemektedir. Bugün dahi Hacı Bektaş dergahını tanımayan Alevi Ocakları vardır. uygulamaya farklılıkları, coğrafi nedenlerle birlikte aşiret yapıları ile bağlı oldukları ocağı karıştırarak kendi aşiretlerinin Hacı Bektaş Veliden önce Anadolu’ya geldiklerini, Kerbela’ya bağlı bulunduklarını iddia etmektedirler ki bu Asya geleneğinden çok Arap geleneğini yansıtmaktadır.
Sonuç olarak toparlayacak olursak: Tarihsel süreç içinde Asya ile Anadolu’da gelişen inançlar İslam’la ve diğer dinlerle karışmış bir halita halinde ifadesini ocaklar kült’ünde bulmuştur. Oğuz (Türkmen) ocakları aynı zamanda federe ve konfedere yapı halinde birlik ve bütünlüklerini sürdürmüşlerdi. İrsi Türkmen reislerinin başkanlığında idari yapı oluşurken inançsal olarak da babaların, derviş ve seyyidlerin etrafında odaklanılırdı.
Asya’da kurulan devletlerin başında bir Kağan bulunurdu. Oğuzlar Müslümanlığı kabul ettikten sonra Türkmen adını alırlardı. Türkmen soylu boylar irsi reislerine bağlıydılar her boyun bir beyi vardı. Boylar ve oymaklar bu reise tabidirler. İç işlerinde bağımsız dış işlerinde kağan’a bağlıdırlar. Boy beyi kağana bağlanmakla budun olarak kağana bağlanırlar. Böylece federe beyler, kağana bağlanmakla da konfedere olurlar. Kağan bağlılıkta doğuda üçoklar bir grup, batıda bozoklarda diğer bir gruptur. Bu örgütlenmeyi Anadolu’da doğu ocakları Erdebil tekkesi, Batı ocakları Hacı bektaş Dergahı, diye ele aldığımızda; soydan gelen ulu ocaklar Asya’da olduğu gibi iç işlerinde serbesttir. Ancak, ocak geleneğini yürütebilmesi için bir dergaha bağlanarak icazet ve hilafetname alması gerektiğinden pir kapısı olarak ya Erdebil Ocağını veya Hacı Bektaş Dergahını seçmesi gerekmektedir ki bugünkü ocaklar Asya geleneğini inançlarında da İslamlıkla birlikte sürdürmektedirler.
Alevilerde her ocak başlı başına bir Kült terimi ile ifade edilir. Her ocak birbirine federe ve konfedere yapılaşma içinde hiyerarşik bir şekilde bağlıdırlar.

Cem Dergisi, Ekim 2001