PROF. DR. ZEKERİYA BEYAZ İLE SÖYLEŞİ

PROF. DR. ZEKERİYA BEYAZ

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ
İLAHİYAT FAKÜLTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

 

Konuşmaları, yazıları, görüş ve düşünceleriyle ülkemizin gündeminde olan Zekeriya Beyaz, Alevi-Sünni soğukluğunun giderilmesi konusunda yapıcı görüşleri olan değerli bir insan.

Kendisiyle yaptığımız söyleşide onun Alevilik, Alevi-Sünni kaynaşması gibi konularındaki görüşlerini derlemeye çalıştım.

 

Sanırım sizler eskiden beri bu uğraşların, Alevi-Sünni diyalogu, İslamiyet’in farklı yorumlarının araştırılması vd., içindesiniz, değil mi Hocam? İfade ettiğiniz gibi, bizim bu yoldaki çalışmalarımız yeni değildir. 1976’da Elazığ’da, Alevi – Sünni kardeşliği konusunda konferans verdim. Demek ki aradan 28 yıl geçmiş. Daha önceleri o yolda konferanslarım, vaazlarım, seminerlerim olmuştu ve sürekli bunun bir yaramız olduğunu, bu yaranın mutlaka tedavi edilmesi gerektiğine inanmışımdır. Ve bu yolda özel dosyalar açmışımdır. Kendi kütüphanemde bilgiler, belgeler toplamışımdır. Dolayısıyla bu konu, uyanan her aydının, her onurlu Türk vatandaşının bir sorunu olmalıdır ve bunun çözümü için halledilmesinde gayret göstermelidir. Ben de naçizane bu yolda ileriden beri çalışıyorum. Alevi vatandaşlarımızdan, kardeşlerimizden can dostlarım vardır, Sünnilerden can dostlarım vardır. Sorulduğu zaman ben hem Alevi’yim, hem Sünni’yim, Müslüman’ım hepsi birden. Hiç öyle ayrı gayri yok bizde hiçbir surette. Biz Türk’üz. İfade buyurduğunuz çok önemli bir konu vardı; biz Türk Müslüman’ıyız. Efendim bu konunun aslı şuradan çıkıyor; bir defa dinler yüce Tanrının insanlara gönderdiği emirleridir, yasaklarıdır, tavsiyeleridir. Din, Allah ile kul arasında, insanlar arasında bir manevi bağdır. Güzel, ama dinleri insanlara getirenler peygamberler. O da çok güzel. Kitaplarıdır; Tevrat, Zebur efendim İncil ve Kuran’ı Kerim. Bu da son derece güzel. Ama en genç din İslamiyet’tir. 1500 yıla yaklaştı Kuran’ı Ke-rim geleli, 1400 küsur yıl. Peygamberimiz dünyadan göçeli 1400 yıl, dolayısıyla elimizdeki Kuran’ı Kerim ve İslami değerler, İslami görüşlerin tamamı 1400 küsur yıl öncenin sosyal şartlarına cevap olarak gelmiştir. Her ayetin bir geliş sebebi vardır, bunlara Esbabıl Uzul denir, iniş sebebi.

O sebepler ayetin gelişinde etkilidir, o zamanki toplumsal şartlara cevap veriyor ve insanları aydınlatıyor, ilerletiyor, geliştiriyor. Peki insanların gelişmesi, aydınlanması, olayların sonu mu geliyor kitabın sona ermesiyle? Hayır!

Olaylar devam ediyor, sebepler devam ediyor. Hem de katlanarak devam ediyor, gelişiyor.

Peki bunlara cevabı kim verecek, yeni olaylara, yeni cevapları kim verecek? İşte olay burada başlıyor. Kuran’ı Kerim ve diğer dinler insan aklını öne çıkartıyor. Özellikle Kuran’ı Kerim 1000 küsur ayette insan aklına hitap ettiğini ifade ediyor. “Düşünmüyor musunuz?”, işte “Tefekkür etmiyor musunuz?”, “Siz aklınızı işletiniz.” gibi sonuçta akla hitap eden 1000 küsur ayet var. İşte “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”.

Okumakla ilgili ayetler, bilgi ile ayetler, tamamı aklı esas alıyor. Bütün bunlar bize neyi gösteriyor? İnsanoğlu düşünecek, düşündükten sonra fikir üretecek, ürettiği o fikri yaza-cak, uygulayacak. Ortaya ne çıktı? Bilim çıktı, kitap çıktı, teknoloji çıktı, örf çıktı, adet çıktı, kanun çıktı, yönetmelik çıktı, nizam çıktı, düzen çıktı, kültür çıktı. Bütün bunlar insan aklından meydana gelecek. Allah bunları teşvik ediyor. Nitekim Kuran’ı Kerim geldiğinde de bir Arap kültürü vardı. Arap kültürünü de silip atmadı, içinden zulüm olanları, çirkin olanları değiştirdi, yasakladı. Normal Arap dilini, kültürünü, örfünü, adetini okşadı. Onlara “Emru bin maruf” dedi, yani “Maruf olan / halkın tanıdığı”. Halkın sinesinden doğan kültürü hoş gördü, emir hale getirdi. Bu yalnız Arap kültürü için mi? Hayır! Bütün kültürler için böyledir. Sadece bu İslamiyet’te değil diğer dinlerde de böyle. Bakınız Hıristiyanlara şöyle bir bakalım, Hıristiyan kiliselerinin adına bir bakalım; Rum Ortodoks Kilisesi, Latin Katolik Kilisesi, Rus Ortodoks Kilisesi, Alman Protestan Kilisesi, İngiliz Anglikan Kilisesi. Hepsi o ülkenin kiliseleri. Kilise mezhep demek aynı zamanda, kilise hep o halkının milli varlığıyla bütünleşiyor. Alman Protestanlığı Almanlık ile bütünleşiyor, Öbürü İngiliz ile, öbürü Rum ile. Böylece onların örfü, adeti, düşünceleri, vatanseverliliği din ile bütünleşmiş oluyor. Bu diğer dinler için de, bizim için de böyledir, İslamiyet için de böyledir. İşte biz burada bir darbe yemişizdir. Tarihte Emeviler döneminde Araplıkla İslamiyet’in bütünleştiğini söylemişlerdir. Doğru, ama darbe şurada olmuştur, yanlış şurada olmuştur; Müslüman olmak için Araplaşmak lazım demişlerdir. Arapça bilmeyenlerin Müslümanlığını kabul etmemişlerdir, Arapça sure öğrenmeyenin, Arapça dua öğrenmeyenin Müslümanlığını doğru saymamışlardır ve Araplığı adeta esas almışlardır. Böylece Arap olmayan Müslümanlara “Mevali” demişlerdir. Mevali’nin anlamı, ‘köleler’dir. Kendileri efendi oluyor, Arap olmayıp da Müslüman olanlar, kölelerdir şeklinde düşünüyor. Burada işte büyük bir zulüm, büyük bir haksızlık yapılmıştır. Bu haksızlık zaman içerisinde maalesef Türkler, İranlılar tarafından, Pakistanlılar tarafından benimsenmiştir, kabullenil-miştir. Böylece adeta adım adım Araplaşılmıştır. Şu anda dahi aradan bu kadar zaman geçmiştir, Arap kültürüne ait bir konu mübarek sayılır, Türk kültürüne ait bir konu hoş görülmez. Apaçık örneği hep tekrarlarım; Araplarda musiki aleti olarak tef vardır, tef çalarlardı, şu anda da çalıyorlar Arap kabileleri. Bizim camilerimizde, tekkelerimizde özellikle tarikatlarda, düğünlerde efendim tef çalınır ve tef çalmayı bir çeşit kutsal da sayarlar. Yani özellikle tarikatlarda, Kadiri Tarikatında, Rufai Tarikatında tefler çalınır. Bunu da kutsal, mübarek sayarlar. Türklerin de bir musiki aleti vardı; sazdı. Saz çalmak ise şeytan işi sayılmıştı. “Sazın sesini duyduğunuz zaman aya-ğınız kımıldayana kadar kaçacaksınız, o şeytan işidir.” Arap’ın olursa musiki aleti mübarek oluyor, Türk’ün olursa şeytan oluyor, şeytan işi oluyor. Böyle saçmalıklar gelmiş yerleşmiştir. Dilimiz de aynısı olmuştur. Arapça kelimeler yerleşmiş, Türkçe kelimeler atılmıştır. Arap kılık kıyafeti Türklerin sırtına geçirilmiş, sarığı, cüppesi her şeyi, Türk’ün kendi kılık kıyafeti unutulmuş, atılmıştır. Kısacası biz Müslümanlaşırken aynı zamanda Araplaşmışızdır. İşte bu yanlıştır. Bu yanlışı bize Emeviler yaptı.

 

Yani bir Türk kimliği var; Türk diliyle, kıyafetiyle, geleneğiyle, göreneğiyle, kültürüyle, örfüyle. Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar getirmişiz. Fakat birilerinin dayatmasıyla maalesef buyurduğunuz gibi Arap kültürü almışız, İslam adına.  Şimdi ben çok kere tekrarlıyorum televizyonlarda. Arap’ın kültürü kendine göre ne kadar kutsal ise Türk’ün kültürü de o kadar Allah katında kutsaldır. Arapça ne kadar mübarekse Türkçe de en az o kadar mübarektir. Diyorlar ki: efendim kutsal topraklar Mekke, Medine.

Eğer Mekke, Medine kutsal ise, İstanbul on kat daha fazla kutsaldır.

Mekke’de Medine’de evet Kabe vardır, saygı duyarız, sevgi duyarız.

Peygamberimizin yaşadığı yerlerdir, Hz. Ali Efendimizin yaşadığı yerlerdir, sevgi duyarız, saygı duyarız. Fakat o topraklarda fazla kutsallık yok. Niye? Çöldür. Asıl nimet, asıl tahıl yetişen, -bereket kutsal demek- bereketli mübarek yerler Anadolu topraklarıdır.

Ben o mübarektir, bu mübarektir demek istemiyorum. Yani tek mübarek ve kutsal yer Mekke ve Medine olarak kabul ediliyor. Türkiye veyahut da diğer Müslüman ülkeleri, dünyanın diğer ülkeleri itilip kakılıyor, horlanıyor.

Araplar mübarek insan oluyor, bizim idolümüz kabul ediliyor, örnek insanlarımız kabul ediliyor.

Araplara Osmanlı zamanında ‘Kavmi Necit’ denirdi, yani ‘Asil Kavim’. Bizler de onun peşinden giden zavallılar olarak kabul edilirdik, öyle telakki edilirdi.

Bunlar yanlış. Bunlar dine de aykırıdır, İslamiyet’e de aykırıdır, Kuran’ı Kerim’e de aykırıdır.

Bu düpedüz Arap ırkçılığıdır. Yani normal Arap milliyetçiliğinin ırkçılık haline dönüşmesidir ve bizim üzerimize bu Arapçılık ruhunun hakim kılınmasıdır. Bunu kırmak zorundayız. İşte Tanzimat Fermanı’yla bu kırılmaya başladı. Tanzimat Fermanı’ndan önce Arapça okuyorlardı, Arapça tercüme ediyorlardı. Tanzimat Fermanı’ndan sonra Arapça okundu, Türkçe’ye tercümeler başladı. Lisanımız adeta gitmişti elimizden. Bir sayfalık yazıyı okursunuz, eski Osmanlıca yazıyı, içinde Türkçe kelime kalmamış gibi, sadece olan, gelen, giden gibi bağlaç kelimeler Türkçe’ydi, onun dışında bütün kelimeler büyük ölçüde Arapçalaşmıştı. Ama halkımız Türkçe konuşuyordu. Tanzimat’tan sonra adım adım Türkçeleşmeye başladı I. ve II. Meşrutiyetler işi daha da geliştirdi, Türk edebiyatçılar ortaya çıktı. Atatürk ile Cumhuriyet ile de Türkçe’miz ve Türklüğümüz şaha kalktı.

Şimdi şu anda biz Türklüğümüzle Müslümanlığımızı bütünleştirmiş durumdayız, ama bu henüz amacına ulaşmış değildir. Birkaç taraftan saldırıyla karşı karşıyayız. Saldırının birisi şöyledir; hala eski kafayla, Arapçılığı esas alıp Türklüğü reddeden bağnaz bir din adamı veyahut dindar gözüken insanlar vardır, bunların sürekli saldırıları vardır.

Mesela bu tip siyasetçilere bakınız, yazarlara bakınız hiç Türk demezler, milletimiz, aziz milletimiz, millet geldi, millet gitti derler. Ama Türk Milleti demezler, hangi millet olduğunu söylemezler.

Halbuki gidiniz açın bir Arap radyosunu, açın televizyonunu dinleyin, cuma günü imam efendinin hutbedeki hutbesini dinleyin, Kabe’de okunan hutbeyi dinleyin, El – Arabu Vel İslam, El İslami Vel Arap… Müslümanlık ve Araplıktan başka söz bulamazsınız.

Araplar’da hocalar, din adamları, halk, devlet adamları, sürekli Araplar, Araplık, Müslümanlık Araplık şeklinde Arap ifadesini kullanılırlar. Gidin bir İngiliz’e, İngilizler de İngiliz ifadesini kullanırlar. Gelin Yunanistan’a onlar da Helen der otururlar, Helen der kalkarlar, Helen der yatarlar. Gayet tabii bu insanların milli adıdır, milli kimliğidir. Bizim de milli kimliğimiz Türk’tür.

Cenabı Hakk bizi Türk yaratmıştır. Buna da şükrederiz, bununla da şeref duyarız. Ama şu anda Türkiye’de Türk’üm demek ayıp haline getirilmiştir, günah haline getirilmiştir. Ve herkes millet diyor, halk diyor, insanımız diyor, insanımız geldi, insanımız gitti, diyorlar. Ben de ilave ediyorum; hayvanlarımız yerinde duruyor, halklarımız oturuyor, efendim horozlarımız var, insanlarımız var çeşit çeşit. Ben de böyle diyeceğim, eğer Türk lafı bu kadar ağır geliyorsa insanlara.

Böyle saçma şey mi olur! Türk Milleti demek lazım. Biz hem Müslüman’ız, hem Türk’üz, hem dinimize bağlıyız, hem milli kültürümüze, ulusal kültürümüze bağlıyız ve bunu geliştirmek zorundayız.

Dinimizi geliştirdiğimiz gibi kültürümüzü geliştirmemiz de Allah’ın emridir.

Biz Türklüğümüze, milli kültürümüze sahip çıkarken ırkçılığı da gütmüyoruz.

Yani başkasını horladığınız zaman, başkasının kültürünü kötülediğiniz zaman, insanları etnik kökeninden dolayı horlayıp onlara zulüm ettiğiniz zaman ırkçı olursunuz.

Bu dinen de yasaktır, ahlaken de yasaktır, bugün kanunen de yasaktır.

Biz ırkçılığa karşıyız.

Bir Alman Almanlığını ne kadar seviyorsa, Alman kültürünü ne kadar seviyorsa; bir İngiliz, İngiliz kültürünü ne kadar seviyorsa; bir Arap, Arap kültürünü ne kadar seviyorsa, Arap birliğini ne kadar seviyorsa; biz Türkler de kendi kültürümüzü, kendi dilimizi, tarihimizi, tarihi şahsiyetlerimizi de o kadar sevmeliyiz. En az o kadar sevmeliyiz.

Dolayısıyla bu milli bir haktır, insani bir haktır, hak olmaktan öte görevdir.

İkinci noktaya gelince; gerçekten buyurduğunuz gibi Aleviler de, Sünniler de İslam anlayışı bakımından Araplardan farklı-dırlar.

Arap’ın İslam anlayışıyla, bizim İslam anlayışımız farklıdır ve farklı olmalıdır, giderek de farklılaşmalıdır.

Kuran’ı Kerim de “örfü ermeyle” diyor.

Örf halkın kabulü, halkın yaşantısına uygun ortaya koyduğu yeni düzenler, yeni nizamlar, kanunlar, yönetmelikler, örfler, adetler bütün bunlar Allah’ın da emri olur.

Binaenaleyh bizim dilimize uygun, yaradılış fıtratımıza uygun anlayışlar var.

Türkler aşırı derece iyi niyetli ve saftırlar.

Türkler dürüsttürler.

Türkler bencil değildirler.

Türkler de yiğitlik kavramı üstündür, yüksektir.

Türkler namuslu, şereflidir.

Her millet de kendini böyle değerlendirsin, saygı duyarız.

İşte buna uygun da anlayışlar, tefsirler, yorumlar ortaya çıkar. Bu yorumlar da, bu adetler de, örfler de aynı zamanda dini olur. Temel dinin esaslarını rencide etmedikçe ortaya koyduğunuz farklılıklar mübarek olur.

Nitekim bugün işte, Arapların İslam anlayışıyla bizim İslam yaşantımız farklıdır ve giderek farklılaşmalıdır.

Yeni yeni örfler, adetler ortaya çıkmalıdır ve biz gerek Alevi, Sünni, Bektaşi efendim Caferi ne dersek diyelim, bütün bunlar köken itibariyle de aynıdır.

Türkiye’de yaşayan Türkler’in hemen hemen tamamı Hanefi’dir.

Türkler daha doğrusu dünyada iki mezhebe bağlıdır, birisi bir bölümü, büyük bölümü Hanefi’dir, diğer bölümü Caferi’dir.

Peki kim bunlar?

Cafer, Ebu Hanefi’nin hocasıdır.

Yani Hanefilerin imamı, Cafer’in öğrencisidir. Yani ikisi aynı kaynaktan aynı kökten gelmedir.

Herhangi bir farklılık yoktur bu noktada.

Tabii daha sonra araya giren birtakım olumsuz tavırlar, olumsuz kimseler, lüzumsuz, gereksiz ayrılıklara sebep olmuşlardır.

Bizim artık onları aşmamız gerekir. Emeviler’in hilesi, sahtekarlığı, onlara alet olanları, onlardan sonrakileri, vs. bunları aşmalıyız.

Biz tarihi olayların doğrusunu öğrenip tarihe bırakmalıyız, oradan ibret alıp yönümüzü geleceğe çevirmeliyiz. Bu ayrılığın geçmişini geçmişte bırakalım.

Ama cumhuriyet döneminde, özellikle son 50 yılda, son 25 – 30 yılda en büyük suçlu bence dört kurum vardır. Bu dört kurumu yola getirmek, bunları uyarmak zorundayız. Bu dört kurum eğer görevini layıkıyla yapmış olsa idiler biz bugün bu durumda olmazdık.

 

Sorunların Kaynağı Dört Kurum

 

Bu dört kurumdan birisi ‘Milli Eğitim’dir.

Çocuklarımıza okullarda birbirlerini sevmeleri, efendim Alevi-Sünni ayrılığının bir renkten ibaret bulunduğunu, temelde aynı olduklarını, kardeş olduklarını, inançlarının, kültürlerinin, her ikisinin de doğru olduğunu, her ikisinin de birbirine zıt olmadığını birinin diğerinin rengi ve devamı olduğunu anlatması gerekir. Bu yolda kitaplar, eserler, yardımcı ders kitapları konulması lazımdı. Kitaplar içerisinde parçalar konulması gerekirdi. Öğretmenlerin konuşmalarında, tavırlarında bu sürekli yandan yandan işlenmeliydi. Maalesef Milli Eğitim bunu yapmamıştır, en azından yeteri kadar yapmamıştır.

 

İkincisi ‘Kültür Bakanlığı’.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çok önemli bakanlıklardan birisi olan Kültür Bakanlığı hangi kültürü Türkiye’de hakim kılmaya çalışıyor? Hangi kültürel çalışmalarda bulunuyor? Maalesef bize genelde yabancı kültürleri, Avrupa kültürünü empoze etmek için aracılık yapıyor. Kendi ulusal kültürümüzü yeteri kadar öne çıkartmıyor; Alevi kültürünü, Bektaşi kültürünü, Sünni kültürünü, Türk kültürünü ortak kültürümüzü harmanlamış olsalardı yazılarıyla, kitaplarıyla bu yolda açacağı yarışmalar ile bu yöne hizmet verselerdi, biz yine bu soğukluğu aşmış olurduk.

 

Üçüncüsü ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’dır.

Diyanet İşleri Başkanlığı hatta birinci derecede sorumludur. Diyanet İşleri Başkanlığı, emrindeki 70 bin tane camide vaazlar verdirseydi, hutbeler okutsaydı; bu iki inanç anlayışının her ikisinin temelde aynı olduğunu, kardeş olduğunu dile getirselerdi; diğer taraftan ortak toplantılar yapılsaydı, ortak şölenler yapılsaydı, ortak törenler yapılsaydı, karşılıklı gidiş gelişler, hediyeleşmeler, karşılıklı ziyaretler, karşılıklı ortak toplantılar, sempozyumlar yapılsaydı ve dolayısıyla hutbeler okutulsaydı bu ayrılık gayrılık yine bitmiş olacaktı.

Maalesef Diyanet İşleri Başkanlığı da görevini yapmadı. Dolayısıyla üçüncü hatta birinci derecede sorumlu Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Halbuki anayasamız Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kanunu, milli birlik ve bütünlüğü sağlamadaki görevi, bütün bunlar bu görevi kendilerine emrediyordu ama bu görevi yapmadılar.

 

Dördüncü suçlu kurum ‘TRT’dir.

Devlet Radyo ve Televizyonu’dur. Devlet Radyo ve Televizyon Kurumu da emrindeki bu kadar yayın organlarıyla aynı konuyu bütünleştirici, birleştirici, efendim her iki tarafı birbirine kaynaştırıcı yayınlar yapsaydı. O da yeteri kadar yapmadı. Gösteri ifade eden, veyahut folklor ifade eden konular da semah ve benzeri şeyleri gösteriyor ama bilinçlendirici şekilde yayın yapmıyor. Yani iki grubu birbirine sevdirmek üzere, bilinçlendirme istikametinde yayın yapmıyor.

Dolayısıyla bu dört kurum isterseniz buna üniversiteleri de katabilirsiniz, bir beşinci kurum.

Üniversiteler de bundan sorumludur, İlahiyat Fakülteleri sorumludur. ‘Alevi / Bektaşi Kültürü Anabilim Dalı’ açılabilirdi. Maalesef bugüne kadar açılmadı. Biz kendi fakültemizde ‘Alevi/Bektaşi Kültürü Anabilim Dalı’ açmak üzere YÖK’e başvuruda bulunduk, maalesef şu ana kadar olumlu cevap almadık. Halbuki bunlar çok eskiden yapılmalıydı, 15-20 hatta 30 sene önce yapılmalıydı. Dolayısıyla üniversitelerimizde dersler arasında, yayınlar arasında, araştırmalar arasında bu konu da yer almalıydı ve böylece bu soğukluk bu açıklık kapatılmalıydı.

Sayın Aydın, ben çok acılar çekiyorum. Nasıl biliyor musunuz?

Bana ne telefonlar geliyor, ne dertler intikal ediyor bu konuda. Delikanlı Sünni, kız Alevi veya kız Sünni, delikanlı Alevi. Birbirlerini seviyorlar, okulda tanışıyorlar, fakültede tanışıyorlar, evlenmek istiyorlar. İki taraftan birinin ailesi buna karşı çıkıyor. Ve sert şekilde karşı çıkıyorlar, çocukları ayırıyorlar. Bu çocuklar feryat ediyor, ağlıyor: “Biz beraber yaşayacağız, evleneceğiz, meşru şartlar içerisinde herkes gibi aile kuracağız” diyorlar. Fakat o taraf Alevi’dir veya bu taraf Sünni’dir diye taraflar birbirine karşı çıkıyorlar ve çocukların yüreklerine hançer vuruyorlar. Bu hançerler bize intikal ediyor, bu acılar bize intikal ediyor.

Onun için burada çok ciddi şekilde el atılması gereken konular vardır.

Veyahut da bir bakıyorsunuz ki tabii dinleyen vatandaşlarımız bizi anlayanlar iyi anlıyorlardır.

Bir adamın işyeri vardır, 30 tane işçisi vardır, eğer Sünni ise hissediyor ki filanca kişiler Alevi. Fırsatını bulursa onun işine son vermeye kalkıyor. Veyahut da işveren Alevi’dir, yanında çalışanlar da Alevi’dir, ama içinde bir iki tane Sünni vardır, o da aynı şekilde fırsatını bulursa onların işine son vermeye kalkıyor. İşte bu bilinçsiz davranışları ortadan kaldırmak kardeşlikle olacaktır. Kardeşlik duygularımızı geliştirdiğimiz zaman, birbirimizin haklarına riayet ettiğimiz zaman, her iki inanç grubunun da temelde aynı olduğunu, hepsinin de Müslüman olduğunu kabul ettiğimiz zaman, hepsinin de aynı Kuran’a bağlı olduğunu, hepsinin aynı Peygamber’e bağlı olduğunu, aynı dine bağlı olduğunu kabul ettiğimiz zaman varsın o öyle düşünsün, bu böyle düşünsün diyeceğiz. O nedenle bu sorunu çözmek zorundayız bu sorun acılar getiriyor, ıstıraplar getiriyor, nice insanların yüreğini yakıyor.  O nedenle çalışmalarımıza devam etmeliyiz.

 

Alevi-Sünni dediğimiz bu iki büyük inanç grubu arasın-daki diyalogu geliştirme, karşılıklı dayanışma, birbirini anlamak için adım atma ve buna yönelik çalışmaları özendirme gibi faaliyetler yapmakta biz sonsuz yarar buluyoruz.

 

Hemen tekrarlayalım. Sünniler Allah’a inanırlar, Peygamber’e inanırlar, Kuran’a inanırlar.

Aleviler de aynı şekilde Allah’a inanırlar, Peygamber’e inanırlar, Kuran’a inanırlar.

Her iki taraf da Hz. Ali Efendimize, Ehlibeyt’e saygı götse-rirler. Arada ciddi hiçbir fark yoktur.

Zaten birtakım farkların olması da bir zenginliktir. Mezheplerle gruplar arasında, kişiler arasında dahi farklar vardır.

Aynı gözler dünyayı görür ama bakış açıları farklıdır, yani görüşler farklıdır.

Farklılıklar olacaktır, farklılık ayıp değildir, günah değildir, aksine zenginliktir, Allah’ın bir nimetidir.

Bir bahçeye girdiğiniz zaman bahçede tamamının tek renk çiçek olması güzellik değildir. Bırakın rengarenk çiçekler bulunsun, rengarenk meyveler bulunsun, bundan gocunmak, bundan üzüntü duymak yanlıştır. Aksine ondan sevinç duymak gerekir.

Dolayısıyla bunlar kültürümüzün zenginliğidir, ruhumuzun gönlümüzün zenginliğidir. Bu zenginliği bilinçle, şuurla kucaklamak zorundayız. Geleceğe bu duygularla yürümeliyiz.

Biz Aleviler olarak Sünnileri sevmeliyiz, Sünniler olarak da Alevileri sevmeliyiz, çünkü hiçbir farklılığımız yoktur.

Kaldı ki hepimiz aynı geminin içindeyiz. Bu gemi batarsa hepimiz birden batarız.

Aynı toprağın sahibiyiz, aynı vatanın içindeyiz, bayrağımız aynıdır, devletimiz aynıdır, tarihimiz aynıdır, geleceğimiz aynıdır, çocuklarımızın geleceği aynıdır.

Biz bırakıp gideceğiz, ama çocuklarımız burada yaşayacaklar, torunlarımız burada yaşayacaklar, nesillerimiz kıya-mete kadar burada yaşayacaklar.

O çocuklara acı bırakmak istemiyorsak, çocuklarımıza Alevi-Sünni arasında bir farklılık olmadığını iletmeliyiz, onlara bunu anlatmalıyız ki onlar birbirlerine düşman olmasınlar. Yok onlar şöyledir, yok onlar böyledir gibi tarih içinde oluşmuş gereksiz iftiralar, gereksiz uyduruk laflar, gereksiz suçlamaları ortadan kaldırmalıyız.

Bunlar medeni insanlara da yakışmaz artık.

Medeni insanların böyle gelişi güzel delilsiz, davasız, beyanız, belgesiz lafları gelişi güzel tekrarlamaları 21. asırda ayıptır, çirkindir.

Her iki taraf için de söylüyorum, birinin diğeri hakkında lüzumsuz, sıkıcı, üzüntü verici, rencide edici sözler söylemesi 20. asır medeni insanlarına yakışmaz.

 

Söyleşi:  AYHAN AYDIN, Cem Radyo, 03 Mart 2003

 

 

Zekeriya Beyaz’la Muharrem Üzerine…

 

Muharrem ayının ve dolayısıyla Hz. Hüseyin’in, Ehlibeytin hatırasını saygıyla, sevgiyle, üzüntüyle anmak durumdayız. İnsanlar ile diğer canlılar arasındaki çok önemli farklardan birisi de insanların tarihi vardır, insanların geçmişiyle ilgili hatıraları vardır, o hatıralarını nesilden nesile aktarırlar. Diğer canlılar bunu sadece genetik manada yaparlar. İnsanlar ise hem genetik manada, hem de kültürel manada atalarından aldıklarını geleceğine, gelecek nesillere aktarırlar. Bir milletin varlığını devam ettirebilmesi için geçmişte edindiği, tarih içinde kazandığı kültürünü gelecek nesillere aktarmak zorundadır. Bu nedir? Bu dindir, bu dildir bizim için, Türkçe dildir, İslamiyet’tir. Bu çeşitli kültür unsurlarıdır, milli kahramanlardır, savaşlardır, zaferlerdir, şiirlerdir, edebiyattır; tarihteki üzüntülerdir, tarihteki sevinçlerdir. Dolayısıyla bu acıları, sevinçleri, üzüntüleri, bayramları, neşeleri, giyim kuşam stillerini, tiplerini, kısacası bizi biz yapan, bizi Türk yapan, bizi Müslüman yapan o değerleri gelecek nesillere aktarmak zorundayız. O zaman biz oluruz, yani biz Türk oluruz, Müslüman oluruz. Bir Türk ile bir Yunan’ı birbirinden ayıran şey, işte bu değerler sistemidir. Aksi takdirde Yunanlıların da, İngilizlerin de bir başı, iki gözü, iki kulağı, iki ayağı, iki bacağı, iki kolu vardır. Biyolojik manada aynıdır ama kültürel farklılıklar vardır. İşte buna “değerler sistemi” diyoruz buna. Bu değerler sistemini koruduğumuz sürece biz varız. Değerler sistemini zaafa uğratırsak, dinimizi, dilimizi, örflerimizi, adetlerimizi, geleneklerimizi, sevinçlerimizi, acılarımızı tarihi şahsiyetlerimizi din önderlerimizi, milli önderlerimizi kahramanlarımızı unutursak o zaman iki el bir baş bir ayak kalırız. Canlı varlık oluruz ve başka milletlerin kölesi haline geliriz. İşte bir zamanlar gençlerimizin kimisi Arapçı oldu, kimisi Çinci oldu, kimisi Rusçu oldu, kimisi bilmem ne oldu sapıttılar. Sebep? Kendi değerler sistemimizi ihmal ettik. Ben işte Muharrem törenlerine, acılarına, üzüntülerine, aşurasına, orucuna, bütün halinde bu ayın etkinliklerine bir defa bu gözle bakıyorum. Bizi biz yapan değerler sistemimizin bir parçası gözüyle bakıyorum. Onun için milli kahramanlarımızı, Atatürk’ümüzü, Fatih’imizi diğer kahramanlarımızı koruduğumuz gibi Muharrem ayını da Muharrem ayının özelliklerini de etkinliklerini de korumalıyız. Efendim bayramlarımızı, Ramazan ve Kurban Bayramlarını koruduğumuz gibi, sevinçli günlerimizi, İstiklal Savaşı’mızla ilgili milli kurtuluş bayramlarımızı koruduğumuz gibi, Muharrem’i de korumalıyız. Tarihi şahsiyetlerimizi, tarihi marşlarımızı, şiirlerimizi koruduğumuz gibi, şairlerimizin nefeslerinde, acılarında, acılı, hüzünlü o sazlarla çalınan güzel namelerinde, güzel, hüzün veren, acı veren, bizi içten içe derinleştiren, o deyişleri de korumalıyız. Demek ki, Muharrem Orucu, Muharrem etkinlikleri, Muharrem Ayı, Aşura Günü bütün bunlar aynı zamanda bizim Türk olmamız, Müslüman olmamız için bu değerler sistemimizi korumamız gereklidir, dolayısıyla bunu korumak ve muhafaza etmek, gelecek nesillere aktarmak zorundayız.

Gelelim Muharrem Orucu’na. Efendim bu bir defa Kuran’ı Kerim’de şöyle bir Ayet-i Kerime var: “Vebbul bil Orfi”, “örfü emreyle” der Ayet-i Kerim’e. Kuran-ı Kerim’de “maruf” vardır, yani halkın kabullendiği öfler, adetler, yeni yeni gelenekler, bütün bunlar aynı zamanda Allah’ın emri olur. Halkın emri Hakk’ın emridir, halkın toplu halde benimsediği şeyler, Hakk’ın benimsediği şeylerdir, Müslüman halkın benimsedikleri. Dolayısıyla burada olayı bir defa bu ayet çerçevesinde ele almalıyız. Bir Caferi kitlesinin, bir Alevi kitlesinin bugünlerde böyle ibadet maksadıyla Allah rızası için tuttuğu oruç, yapmış olduğu hayırlar, Allah katında muhteremdir, mübarektir. Niyetine bakalım nedir? Niyeti nedir? Allah rızası için oruç tutar, Hz. Hüseyin’in Ehlibeyt’in ruhlarına hediye edilmek üzere hayır yapar, aşure pişirip, aşure dağıtmanın sebebi; -o tatlı yemekler eskiden evlerde daha azdı tabiatıyla onun içinde kıymetli sayılırdı- hayır yapıyorsunuz, iyilik yapıyorsunuz, bu iyiliğin sevabını, bu ihsanın sevabını, Hz. Hüseyin Efendimizin diğer Ehlibeyt’in ruhuna hediye ediyorsunuz, onların adına hayır yapmış oluyorsunuz. Kısacası bütün bunlar Allah katında makbul şeylerdir, güzel şeylerdir ve bu güzellileri korumak zorundayız.

 

Dilinize sağlık, ağzınıza sağlık. Sevgili hocam, sizin daha önce yayınlanmış “Alevi Dosyası” isimli bir kitabınız var, bu kitabı inceledik, baktık. Bir çok konuya değiniyorsunuz, Alevi-Sünni sorununun da ortadan kalkması için de çok cesaretli, güzel yorumlarınız var, güzel bir kaleminiz var. Bu kitapta bir alt başlık olarak da Ehlibeytin Dışlanmasından Kerbela Katliamı’na isimli de bir başlık var. Hocam, tabi ki buyurduğunuz gibi biz sorunları iki de bir masaya yatırarak bunları tekrar tekrar insanlara yaşatma yarışında değiliz. Fakat bazı şeyler de bilinmek zorunda, insanlar merak ediyorlar. Biz tabi ki olmasını istemezdik böyle bir olayın, ne Alevi’si, ne Sünni’si istemezdi. Çünkü yeryüzü insanlık tarihinin bir dramı, bir acı günü bugün. Kerbela deyince insanların, inançlı insanların yüreği kan ağlıyor. Fakat bunları da dile getirmek lazım. Hem Alevi vatandaşlarımız, hem Sünni vatandaşlarımız bilinçlenmeli, bilgilenmeli. Bu konuda o nedenlerle sizin gibi değerli bir insanı bulmuşken soralım, cesaretli de sorabilirsin çünkü herkes çarpılabiliyor. Gerçekten biraz da tarihi köklerine dönelim, biraz da Emevi iktidarına dönelim, biraz da Muaviye’ye dönelim, Yezid’e dönelim. Çarpıtılan tarihi bir de sizden dinleyelim. Gerçekten neydi bu insanlar, neydi bu insanların yapmış olduğu İslam dışı, insanlık dışı, akıl mantık dışı davranışlar? Aleviliğin, Şiiliğin ve Caferiliğinde kökleri bir ölçüde buradan başladı. Neydi bu dram, dramın arkasındaki, perdenin arkasındaki gerçekler neydi?

 

Efendim bendeniz din sosyolojisiyle hem ilahiyatçıyım, hem sosyolog, yani sosyolojiyle meşgulüm. Dolayısıyla biz konulara hem dini yönden bakarız, hem de sosyolojik yönden bakarız. İslam tarihini bu açıdan şöyle ele alıp incelediğimiz zaman karşımıza gerçekler yavaş yavaş, aydın şekilde ortaya çıkıyor. Gerçek şudur; Hz. Muhammed’in peygamber olmasıyla, İslamiyet’in yayılmasıyla Mekke’de, orta Arabistan’da oralarda hakim durumda bulunan Kureyş Kabilesi’nin önderleri, zenginleri iktidarlarını kaybettiler, paralarını kaybettiler, itibarlarını kaybettiler. Giderek Hz. Peygamber hakimiyeti ele aldıkça Hz. Ali efendimiz diğer sahabelerle birlikte, Ehlibeyt’e birlikte böyle hakimiyet kuruldukça o müşrik dediğimiz kimselerin siyasi, iktisadi, sosyal itibarları sıfırlandı, fakir düştüler, perişan oldular. Mekke’nin fethi ile de büsbütün iktidarlarını da kaybettiler. Mekke’nin fethinde bu adamlar, Hz. Peygamber’le savaşanlar, mücadele edenler Ebu Sufyan, oğlu öbürleri, onun efradı, bütün çevresi Müslüman olmak zorunda kaldılar Mekke’nin fethinde. Buna Müslüman olmak demiyoruz, “Müslüman olmak zorunda kaldılar” diyoruz, yani teslim oldular, yapacakları başka bir şey yoktu. Aksi takdirde savaşsalardı hepsi öldürülecekti dolayısıyla teslim oldular. Teslim oldular ama bunlar canı gönülden Müslüman olamazlardı zaten mümkün değildi. Yani insan tabiatına aykırıdır; üç gün önce sizinle yaka paça savaş veren, sizi öldürmek için kılıç çeken insanın üç gün sonra, bir saat sonra hakiki bir Müslüman olması mümkün değil. Teslim oldular ama bunların sayısı az değil. Bunlar zaman içerisinde lobileri oluşturdular, güçlendiler Müslümanlığın şemsiyesi altında teşkilatlandılar, geliştiler. Başkaldıracak durumda değildi ama sessizce için için böyle büyük bir lobi oluşturdular. İşte bunlar kapalı devre duruma adım adım hakim olmak üzere Hz. Peygamber’in vefatını beklediler. Ve arka planda güçlü, böyle kendilerini hissettiriyorlar, konuşmalarıyla görüntü de Müslüman’dırlar, inandıklarını söylüyorlar ama esasta ise içleri buruk durumda, içlerinde kin vardır. Neden? Çünkü birçok savaşlar oldu. Bu savaşlarda kimisi babasını kaybetti, kimisi kardeşini kaybetti, kimisi amcasının oğlunu kaybetti. Araplar’da da bu kan davası çok keskindir, çok hızlıdır. Dolayısıyla Hz. Peygamber işte son anlarına geldiğinde vasiyet yazdırmak istedi, o vasiyetine maalesef o arka plandaki büyük lobinin baskısıyla engel oldular.

 

Sonra ne oldu? Efendim korktular diye vasiyet yapılmasını engellediler. Çünkü Hz. Ali’yi yerine geçirir korkusu var, bunu resmen açık beyanı ile açık vasiyetiyle yazdıracak, diye endişe içindeydiler. Kulisler kaynıyordu. Böyle arka planda toplanıyorlar, bağırıyorlar: “Ne yapacak? Yerine kimi koyacak? Aman bir şey hemen engel olalım.” İşte ondan sonra adım adım Ehlibeyt’in dışlanması dediğimiz olay orada başlıyor. O dışlanma vasiyetin engellenmesiyle başladı, Kerbela Katliamı’yla doruk noktasına ulaştı. Kitapta işlediğimiz konu bu. İşte sonra adım adım Hz. Ali efendimizi, Hz. Fatıma’yı diğer onların yandaşlarını, mensuplarını hem iktidardan uzaklaştırdılar, iktidara yaklaştırmadılar, nimetlerden uzak tuttular, Fedek arazisini Peygamberimizin kızından aldılar, Peygamberimizin mirasını dahi ona vermediler. Biliyorsunuz bir çok sıkıntılar oldu, iç savaşlar oldu, kısacası Kerbela’ya kadar Ehlibeyt çok ağır, derin acılara müstahak oldu, yani gark oldu, daha doğrusu düştü. Allah onların hepsine gani gani rahmetini ihsan eylesin ve Kerbela da bu on Muharrem’de de maalesef.

Efendim bir defa Kerbela’dan önce Muaviye ve Yezid kavramlarını kısaca açmak gerekir. Muaviye Ebu Sufyan’ın oğludur, Ebu Sufyan Mekke reislerindendir, müşriklerin lideridir. Hz. Peygamber’le savaşan, İslamiyet ile mücadele eden, en baştaki adamdır. Muaviye de onun oğludur, bir çok savaşta da beraber olmuştur. Yani Peygamber’e karşı savaş yapmışlardır. Yezid de Muaviye’nin oğludur, yani Yezid Ebu Sufyan’ın torunudur. Muaviye Hz. Ali Efendimizle savaştı, Hz. Ali Efendimizi ve Ehlibeyt’i dışladı ve onları perişan etti onlara zulümler yaptı. Muaviye’nin oğlu Yezid de Hz. Ali Efendimizin oğlu İmam Hüseyin’e ve diğer evlatlarına zulüm eyledi hatta onların katledilmelerine, şehit olmalarına hem de çok acı şekilde, çok elemli şekilde şehit olmalarına sebep oldu. Dolayısıyla mesela Müslümanlar içerisinde Yezid adı kullanılmaz, Müslümanlar içerisinde Muaviye adı kullanılmaz, ne Aleviler, ne Sünniler’de. Ama geçenlerde ben bir milletvekilinde Mervan adını duydum çok tuhafıma gitti. Biz Müslümanlarda özellikle böyle bir ad konulmaz, hiçbir surette, ne Aleviler, ne Sünniler, hiç kimse bunların adını dahi ağızlarına alıp da onları saygıyla karşılamak gibi bir şey konu olamaz. Onlar maalesef dine de büyük zarar vermişlerdir, Ehlibeyt’e büyük zulüm etmişlerdir. Muaviye’nin vasiyetini bir okursanız orada dahi “muhaliflerini öldür, onlara acıma” diyor, “onları kes, as diyor” yani bugünkü ifadeyle söylersek. Ne İslamiyet’te böyle şeyler vardır, ne de insanlığa yakışan şeylerdir. Sonra hile, hurda, sahtekarlık her türlü düzenbazlık maalesef onlar için meşrudur. Onlar bunu yapıyorlar fakat Hz. Ali Efendimiz Hz. Peygamber’in Hz. Muhammed’in terbiyesinden çıkmıştır. Onda asla böyle bir hilekarlık, sahtekarlık, yalan, hile olmaz. “Savaş meydanında dahi hiçbir suretle kaçanı kovalamayın” diye emirler vermiştir, “kaçanı kovalamayınız, yaralıyı öldürmeyin, kadınlara çocuklara karışmayınız, mutlaka öldürmeye, bilmem neye uğraşmayınız. Karşının belasını def etmeyiniz”. Ama beri taraf mızrakların başına Kuran sayfaları takarak din istismarı yapmıştır. Hakem Olayı’nda sahtekarlık yapmıştır, yaptırmıştır. O sahtekarlığın, o din istismarlığının Kuran’a, İslamiyet’e sığan hiçbir tarafı yoktur. Her şeyiyle o dinen melun olan, çirkin olan, yasak olan kötü şeylerdir. Hz. İmam Hüseyin babasından gördüğü, o da Hz. Peygamber’den gördüğü ahlakı yaşamıştır, yaşatmıştır. Bütün tavırlarında da davranışlarında da asildir. O Kerbela anında dahi bütün tavırlarında yiğittir, asildir, dürüsttür, son derece müsamahakardır ve içtendir, böyle samimidir. Beri taraf ise büyükbabası Ebu Sufyan’dan aldığı hilekarlığı hayatında kendisi uygulamıştır Muaviye, oğlu Yezid de kendisinden aldığı hilekarlık, zulüm ve sahtekarlığı aynen uygulamıştır. Adeta birinden nur intikal etmiştir Hz. Hüseyin’e torunlarına, evlatlarına Hz. Peygamber’den gelen nur intikal etmiştir, öbüründen de karanlık ve irin intikal etmiştir öyle hilekarlık, sahtekarlık intikal etmiştir aktarılmıştır. İşte Kerbela’da bu iki ruh çatışmıştır. Yani Muaviye’den gelen, Ebu Sufyan’dan gelen düşmanlık, kin, hilekarlık, sahtekarlık, düşmanlık ruhuyla Hz. Peygamber’den torununa gelen nur, iman, ahlak, edep, terbiye, yücelik, asalet duygusu çatışmıştır Kerbela’da.

 

Yani şimdi kötülük kavramını kavram şeklinde kavramlaştırdığınız zaman bunu söyleyebilirsiniz, fakat ben şöyle diyeyim, kimse Hüseyin kadar yüce olamaz, kimse de Yezid kadar alçak olamaz. Onun için kimseyi artık ne Hüseyin yapalım, ne Yezid yapalım. Onlardan birini tarihin yüceliklerine havale edelim, öbürünü de tarihin çukuruna gömelim.

Her devirde Firavun vardır, Musa vardır. Bu da onun gibi. Her devirde Hz. Muhammed’in temsilcisi vardır, yani ruhunu taşıyan insanlar ve Ebu Sufyan’ın ruhunu taşıyan insanlar vardır. Bunlar doğrudur ama benim ayırtmak istediğim şu; o kavramları, o sıfatları onlardan tutalım başka kavramları kullanalım. Çünkü tekrar ifade edeyim artık kimse Hz. Hüseyin kadar yüce değildir kimse de Yezid kadar alçak değildir.

 

Sevgili Hocam, bu konuyu şöyle toparlayıp bir son sorudan sonra biraz daha günümüze gelelim diyorum ben. Şimdi her şey tarihi gerçekleriyle konuşulmalı. Bugüne kadar Alevi’siyle, Sünni’siyle onlarca kişi, bilim adamı, yüzlerce eserde bu konuları işlediler fakat çok temel bazı tartışma konuları var. Tabi ki sizler tarafsız bilim adamları olarak, tarihçiler olarak bunu ortaya koyacaksınız. Deniyor ki mesela efendim siz kitabınızda çok güzel vurgulamışsınız, altını çize çize, Muaviye yerine Yezid’i geçirdi oğlu olsa da halifeliği ona vermiş oldu. Hz. Hüseyin her ne kadar İslam Peygamberinin torunu olmuş olsa da kendisi ona isyan etti. Biz haşa diyelim ki asi olduk diye çeşitli fikirler ileri sürülüyor, kitaplarda yazılıyor bunlar, dile getiriliyor. Bir başka görüş, enteresan bir görüş de şu: Hz. Hüseyin iktidar için Yezid ile çatıştı, Yezid ordularıyla vuruştu, kendisi manevi değerlerden ziyade, iktidar uğruna bu işi yaptı. Şimdi bizim aklımız almıyor tabi, hiçbir insanın aklı almıyor, yeryüzünde hangi insanı ikna edebilirler bu görüşün sahipleri. Şimdi bütün akrabaları, yakınları, herkes öldürülüyor, kendisinin öleceği belli iken bir insan iktidar için, iktidarda kalmak için kendini feda edebilir mi? Gerçekten zalimler karşısında mazlumların ve yiğitlerin cengaveri İmam Hüseyin sonsuza kadar bir sancak olarak evrende dalgalanacak bir isim. Şimdi bu gerçekler ortadayken hala günümüzde bunları yazan çizenler olması ne acı hocam?

 

Efendim doğruları her devirde ifade eden olacaktır, yanlışları da söyleyenler olacaktır. Bir defa deniliyor ki o tür yazılardan ben de okudum, işte iktidar için yola çıktı Hz. Hüseyin ve dolayısıyla öbürleri de engel oldu. Bence bu noktada şu cümle her ikisi içinde haktır; iktidar için yola çıkılır her Müslüman’ın da hakkıdır, ben de iktidarı isterim siz de istersiniz, o da ister, a kişi de ister, b kişi de ister. Kaldı ki onların elinden alınmış, gasp edilmiş bir iktidar vardır. Hz. Hüseyin de iktidara gelmek üzere Müslümanların idaresini almak üzere yola çıkmış olabilir, gayet doğrudur. Bu da hakkıdır ama bunu biz iktidar deyince günümüzdeki anlamıyla kavrıyoruz hemen, işte servete kavuşacak, hortumculuğa kavuşacak, nimetleri aşıracak filan gibi. Öyle değil ki, iktidara gelmekten kasıt Müslümanları zulümden kurtaracak, İslamiyet’i bozulmaktan kurtaracak ve Müslümanların hukukunu koruyacak, zalimlerin dersini verecek. İktidara gelmekten kasıt o dönemde odur. Bunu istemek ve bu yolda yürüyüşe çıkmak, yola çıkmak, bir yere doğru hareket etmek hakkıdır, hakkı olmaktan da öte vazifesidir bu bir. İkincisi; karşı taraf, onlar da iktidarda idiler, tamam, olabilir, iktidarlarını da devam ettirmek isteyebilirler, o da olabilir. Ne yapacaklardı: efendi sen dön, biz seni bu şehre sokmayız! diyebilirlerdi. Ne yaparlardı efendim; tutuklarlardı, Hz. Hüseyin’i ve Ehlibeyti iktidara gelemeyecek şekilde lokalize duruma getirirlerdi, pasifize ederlerdi mesele biterdi. Nitekim Hz. Hüseyin Kerbela’da icra etti, nutuklar söyledi, hutbeler okudu. Orada dedi ki: “Bakın, beni iyi tanıyın.” dedi o toplananlara. “Ben, Hz. Muhammed’in, sizin Peygamberinizin torunuyum. Ben, Hz. Ali’nin oğluyum, ben Hz. Fatıma’nın oğluyum” dedi anlattı bunları. Ondan sonra: “Siz beni bırakın gideyim, geldiğim yere geri döneyim” dedi. “Bırakın bir tarafa, bir köye çekilip orada yaşayayım” dedi ama müsaade etmediler. Görülüyor ki onların ki iktidarı korumaktan ibaret değildir. Eğer maksatları sadece iktidarlarını korumak ve Hüseyin’i iktidara getirmemek olsaydı ne yaparlardı bir köye veya bir tarafa götürürler de: “orada hayatını devam ettir” derlerdi, kontrole alırlardı, olay biterdi. Hatta hapsederlerdi. Ama bunu yapmadılar, etrafını kuşattılar ve bunu Yezid’in emri ile onun komutanlarının emri ile bu türlü etrafını kuşattılar, bilinçli şekilde katliam denir buna, yani bilinçli olarak bile bile vahşet halinde insanları öldürdüler. Hz. Hüseyin’i ve Ehlibeyt’i orada şehit ettiler. Hem sayıları 70’leri aşan derecede şehit ettiler, dolayısıyla bunun mazeretli bir tarafı yoktur. Yezid’e, Muaviye’nin oğluna, askerlerine burada bir mazeret çıkardılar, Hz. Hüseyin’e de bir suç çıkartmak gibi, böyle bir şey mümkün değildir. Burada apaçık ilerden beri devam eden, onların içindeki İslam düşmanlığını, onların içindeki Hz. Peygamber düşmanlığını açığa çıkardılar, babalarının intikamını aldılar. Dedelerinin Hz. Peygamber’den intikamını aldılar, Hz. Hüseyin’i ve diğer Ehlibeyt mensuplarını orada şehit ettiler, katlettiler. Onun için o türlü ifadeler birer mazeret olamaz, onlar birer saptırmadır. Onlar hala kalkıp Hz. Muaviye diyorlar, sayın Muaviye diyorlar. Hala ona saygı gösterme durumundadırlar, hala onun avukatlığını yapmak durumundadırlar. Ehli sünnet gerçek ilim adamları, gerçek ehli sünnet önderleri Alevi’siyle, Sünni’siyle asla Muaviye’nin avukatlığını yapamazlar, asla Yezid’in avukatlığını yapamazlar, onların savunmasını yapamazlar. Biz bunları tarihi birer arıza, tarihi birer felaket olarak tarihe havale ederiz. Günümüzde de yapacağımız şey Kerbela olayıyla ilgili, Muharrem ayıyla ilgili, bunu yeni nesiller arasında düşmanlık vesilesi haline getirmek değil. Yanlışları aydınlatalım ve günümüzde bunu tarihimizi yaşamak ve zulme karşı çıkmanın bir azim ve iradesinin sembolü olarak kabul etmek zorundayız. Hz. Hüseyin zalimin üzerine yürümüştür, dolayısıyla zalimin üzerine yürümekten kastı şu, Yezid’in zulmünü ortadan kaldırmak, onun İslamiyet’i bozmasına engel olmak, onun Müslümanların üzerindeki zulmünü ortadan kaldırmak. Buradan çıkaracağımız ibret şudur; günümüzde de Müslümanlar, Türkler aynı şekilde dünyadaki, ülkemizdeki haksızlıkları, yolsuzlukları, hortumculuğu ortadan kaldırmak üzere harekete geçmeliyiz. Kanuni yollarla, hukuki yollarla, meşru yollarla, efendim zulmü ortadan kaldırmak için mücadele vermeliyiz, adaleti hakim kılmak için mücadele vermeliyiz. Bakınız biz tarihten alacağımız o ibretler ile, o ders ile, günümüzde yapacağımız çok işlere görevli durumdayız. Bugün ülkemiz, Türkiye’miz kötü durumdadır, maalesef ekonomik yandan kötü durumdadır, ülkemizde maalesef savaş rüzgarları bizi rahatsız ediyor, sıkıyor, o yönden son derece rahatsız durumdayız. Çocuklarımızın, gecekondulardaki okuyamayan aç, sefil insanların perişan hali bizim için bir ar vesilesidir. Dış ülkelere 120-130 milyar dolar borcumuz vardır, bu bizim hürriyet ve istiklalimizi tehdit ediyor, bu bizim için bir tehlikedir. Kısacası ülkemizde zamanımızda sayısız olumsuzluklar vardır, sayısız zulümler vardır, soygunlar vardır. İşte Hz. Hüseyin’in zulmün, haksızlıkların üzerine yürüyüşü gibi biz de günümüzdeki bu türlü haksızlıkları, yanlışlıkları, cehaletin, hortumculuğun, soygunculuğun, sahtekar borçlu, sahtekar particiliğin üzerine yürümeliyiz. Bu azim ve iradeyle yürümeliyiz ama sürekli birlik ve bütünlüğümüzü geliştirmeliyiz diyorum teşekkür ediyorum.

(Erol Hüsnü Şencan’ın da katıldığı Cem Radyo’da yayınlanan program.)