PROF. DR. AHMET YAŞAR OCAK İLE SÖYLEŞİ

PROF. DR. AHMET YAŞAR OCAK 

HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ TARİH BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ

 

 

Ülkemizde konunun en önde gelen uzmanı olan Ahmet Yaşar Ocak’la yaptığım aşağıdaki tarihi söyleşiyle, Alevilik/Bektaşilik konusunda belli başlı konulara değinip, onun bu konudaki artık genel kabul gören, temel görüşlerini özetle sizlere sunmaya gayret ettim.

 

 

Sayın Ocak, sizin ilahiyat tahsili yaptıktan sonra tarih çalışmalarına yöneldiğinizi biliyoruz. Sanıyorum ilk önce İ. Ü. Tarih Bölümü’nde daha sonra ise Strasburg Beşeri Bilimler Akademisi’nde öğrenim gördünüz. “Türk ve İslam Kültür Tarihi” konusunda günümüzün en önde gelen tarihçilerinden birisiniz. Birçok kaynak eseriniz var.

Tarihe ilginiz nasıl başladı, nasıl gelişti? Bize çalışmalarınızdan, çalışma prensiplerinizden ve şu anki uğraştığınız konulardan bahsedebilir misiniz?

 

Tarihle ilgim ilahiyat tahsili yaptığım yıllarda başladı. İslam tarihi, Osmanlı tarihi ve özellikle mezhepler ve tasavvuf tarihi beni en çok ilgilendiren alanlar oldu. Bu konularda o zamanlar en çok bilinen tutulan modern araştırmaların yanında, biraz Arapça ve Farsça bilgisi sayesinde kaynak kitapları da, yapabildiğim kadarıyla, tanıma ve inceleme fırsatını buldum. O yıllarda, bilhassa tanınmış bir şarkiyatçı olan Muhammet Tavit et-Tanci isimli Faslı mezhepler tarihi hocamız beni çok etkilemişti. Merhum Fuat Köprülü’nün “İlk Mutasavvıflar”ını da o zaman tanıdım. Bende çok büyük etkisi oldu. Daha sonra, tarihçi olabilmek için kendi kendine tarih kitapları okumanın yeterli olamayacağını, bu işin akademik formasyonuna ve bilimsel metoduna da sahip olmak gerektiğini fark ettim ve bu yüzden İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde ikinci bir lisans eğitimi yaptım. Burada Prof. Nejat Göyünç’ün sevkiyle ‘Türk Tasavvuf Tarihi’ne heves ettim. Buradaki öğrenciliğim sırasında Fuat Köprülü’nün öteki kitap ve makalelerini, merhum Ö. L. Barkan’ın “Kolonizatör Türk Dervişleri” isimli makalesini ve merhum Abdülbaki Gölpınarlı’nın eserlerini tanıdım ve büyük bir hayranlıkla okudum. Beni Türk Kültür Tarihi’nin dini ve tasavvufi alanına çeken işte özellikle bunlar oldu.

Şu son beş altı yıldan beri çalışmalarımı “Türk Tarihinde İslamiyet Problemi” üstünde yoğunlaştırmış bulunuyorum. Alevilik-Bektaşilik meselesi bu temel problemin yalnızca bir bölümüdür. Bizde bir takım ideolojik spekülasyonların ötesinde bilimsel olarak ele alınmamış bulunan İslamiyet’in, devlet, çeşitli halk kesimleri, ulema ve tasavvuf çevreleri gibi değişik ortamlarda nasıl algılanıp ne gibi biçimler sergilediği; siyasete, toplumsal ve kültürel yapıya ne gibi etkileri olduğu konusunda bilgilenmeye çalışıyorum. Özellikle heterodoks İslam anlayışı -yalnız Bektaşilik ve Alevilik konusunda değil, diğer alanlarda da- ilgimi daha çok çektiği için ilk çalışmalarım bunlara yönelik oldu. Böylece daha geniş bir çerçevede Türkler ve İslam problemi üzerinde çalıştığımı söyleyebilirim. İlahiyat tahsili yapmış olmamın bu bakımdan benim için çok büyük bir avantaj sağladığına inanıyorum.

Bu çalışmalarımı yaparken, yürekten inandığım bir tek kuralı bugüne kadar kendi çapımda uygulamaya çalıştım, “dini, etnik ve kültürel kimliğimi olabildiğince işin içine karıştırmamak, meselelere yalnızca bilimsel ve tarihsel perspektiften bakmaya gayret etmek”. Onun için de hem Sünni, hem de Alevi kesimlerinden çok sert, hatta bazen çirkin hakaretlere kadar varan eleştirilere muhatap oldum, halen de oluyorum. Buna üzülmediğimi söyleyemem. Çünkü çoğu aydınımızın ne yazık ki bir yandan demokrasi, özgür düşünce, hoşgörü gibi kavramları dilinden düşürmeyip, gerçekte ise kendi gibi düşünmeyenlere her fırsatta saldırmasını iki yüzlülük olarak görüyorum. Bazıları bu kavramları gizli amacına ulaşacak çok uygun bir paravana, bir araç olarak görüyor. Bu yüzden bizde bu sözleri vitrininden eksik etmeyenlerin çok fazla olmasına rağmen, bunlara gerçekten inananların çok az olduğunu düşünüyorum.

 

Türkiye’de her eli kalem tutan tarih kitabı yazıp ‘yazar’ oluyor. Tabi her tarih kitabı yazan da ‘tarihçi’ kabul ediliyor. Ancak; objektiflikten uzak, belli bir metodolojiden yoksun, yanlı, ilgili kaynakları taramadan; sosyoloji, iktisat, psikoloji gibi bilimlerin verilerinden yararlanmadan yazılan kitap ve makalelere ne derece tarih çalışması diyeceğiz? Tarih bilimine daha çok zarar getiren bu çalışmaların nedenleri nelerdir ve bunlar nasıl engellenebilir? Sizce tarih nasıl incelenmeli ve yazılmalıdır?

Özellikle son yıllarda Türkiye’de kitap yazma furyası başladı. Herkes Alevilik, Kürtlük, şeriat, günümüz İslam’ı konularında kitap yazar oldu. Bunların yanlış yaklaşımlarla, bilgileri çarpıtarak aktarmaları, işi çocuk oyuncağı durumuna düşürdü. Peki bu tip yazarlar niye bu kadar çoğaldı? Kendilerini nasıl topluma kabul ettirdiler? Bunların engellenmesi için neler yapılmalıdır? Gerçek bilim adamlarına düşen görevler nelerdir?

 

Türkiye’de tarih aslında akademik çevrelerin dışında yazılıyor. Tabii ki aslında akademik çevrelerde de tarih yazılıyor. Ama benim demek istediğim; şu anda toplumun gündeminde olan etnik, dini ve kültürel problemlere yönelik araştırmalar pek yapılmıyor. Bu tür araştırmalar, daha ziyade akademik çevrelerin dışındaki çeşitli ideolojik ve etnik kesimlere mensup -bazıları başka bir alanın akademik formasyonuna sahip- bilim adamı, gazeteci, siyaset bilimci, edebiyatçı, doktor, hukukçu, öğretmen vb. yazar ve aydınlarca yapılıyor. Bunların çok az bir kısmı hariç, bırakınız tarihçiliğin bilimsel yöntem ve kaynak bilgisine sahip olmayı, kaynak dillerini, hatta bir batı dilini dahi bilmiyorlar. Bu yüzden hem temel kaynaklara, hem de Türkiye dışında yapılmış bilimsel araştırmalara ulaşamıyorlar. Bu temel yoksunluğa bir de dini, etnik ve ideolojik köken taassupları eklenince, yapılan araştırmalar aydınlatıcı, yol gösterici ve ışık tutucu olmaktan çok, tarihsel gerçekleri saptırıcı, dolayısıyla taassubu pekiştirici oluyor. Bu tür amatör tarihsel araştırmalar -mesela Şeyh Bedreddin ve Pir Sultan Abdal vs. konusunda- daha önce de vardı. Ama 1970′li yıllarda ve özellikle 1980′lerden sonra sayıları daha da arttı. Hele 1990′dan itibaren Alevilik ve Bektaşilik konusunda hem Sünni hem de Alevi kesimde bu söylediğim türden “saptırılmış tarih araştırmaları”nın sayısı giderek fazlalaşıyor. Bu fazlalaşmada ideolojik faktörler kadar para kazanma da önemli rol oynuyor. Tabii piyasada sözünü ettiğimiz bu güncel meselelere dair nitelikli bilimsel araştırma olmayınca, bu tür yayınlar alıcı bulabiliyorlar.

Bunun önüne geçmenin bence tek çaresi, aynı konularda nitelikli bilimsel araştırmaların sayısını arttırmak, dolayısıyla bunları yapabilecek yeterli bilimsel donanıma sahip iyi yetişmiş profesyonel araştırıcı sayısını çoğaltmaktır. Bu da üniversitelerin görevidir.

 

Siz Türk İslam Tarihi konularındaki çalışmalarınızla tanınıyorsunuz. Özellikle şimdiye kadar tarihimizin “marjinal” konusu “Alevilik-Bektaşilik” üzerine de çalışma ve incelemeleriniz var. Bugüne kadar ortaya konan çoğu eser, tartışma, araştırma ve politikalar “Alevilik-Bektaşilik” konusunu çoğunlukla yanlış ve yanlı ortaya koydular. Peki Türkiye’de Alevi-Bektaşi meselesi nasıl bir sorun? Alevi – Sünni ayrımı niçin ve nasıl başladı? Niçin hep örtük kalmış bu mesele?

 

Lafı uzatmadan şunu söyleyebilirim, bence Türkiye’de Aleviliğin bir sorun haline gelmesinin veya daha doğrusu getirilmesinin ve bununla bağlantılı olarak Alevi-Sünni soğukluğunun, birbirine bağlı iki sebebi var; birincisi ‘Cehalet’ (Aleviliğin ne olup ne olmadığı konusunda hem Sünni hem Alevi kesimindeki cehaleti kastediyorum), ikincisi ‘Bu cehaletten yararlanan siyasi ve ideolojik istismar’. Bu konudaki fikirlerimi değişik vesilelerle değişik bilimsel toplantı ve yayın organlarında dile getirdiğim için derinliğine inmeyeceğim.

 

Sizden kısaca, kaba hatlarıyla, Alevilik-Bektaşiliğin inanç kökenlerinin gerçek hikayesini istesek neler söylersiniz?

 

Bu sorunuzun cevabını da aslında gerek bazı kitaplarımda, gerekse demin sözünü ettiğim yerlerde kendimce bir ölçüde vermeğe çalıştım. Onun için izin verirseniz burada tekrarlamak istemiyorum. Ancak şu kadarını söyleyeyim, Alevilik ve Bektaşiliğin inanç kökenleri konusu aslında çok sistematik ve doyurucu bir biçimde henüz incelenmiş değildir. Bu konu ağır bir bilimsel hazırlık gerektirdiği gibi, çok çalışmayı, çok emek ve zaman sarf etmeyi de gerektirir. Bu sorunun cevabını ancak böyle yorucu bir mesaiden sonra tam olarak verebilmek mümkün olabilir. Bu mesai yalnız tarihsel açıdan değil, sosyolojik, psikolojik, teolojik ve antropolojik bakış açılarından paralel bir şekilde gerçekleştirilmelidir.

Aleviliğin, Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar uzanan çok geniş bir mekan ve yüzyılları içine alan bir zaman içerisinde çok değişik din, inanç ve kültürlerin İslam, İslam tarihi ve İslam tasavvufu aracılığı ile senkretizasyonundan oluşan inanç kökenleri anlaşılmadan Aleviliği doğru anlamak mümkün değildir. Ancak Alevilik yalnızca bununla da anlaşılamaz. Buna paralel olarak, başlangıçtan günümüze kadar sosyoekonomik ve sosyokültürel yapıyı ve bu yapının geçirdiği değişimleri bütün sebepleriyle çok iyi analiz etmek, bunları inançlarla ilişkilendirerek değerlendirmek de lazımdır.

 

“Bektaşi Menakıbnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri” isimli eserinizde Alevilik ve Bektaşiliği doğuran Türk heterodoksisinin gerçekten de Orta Asya’da eski Türk inançlarıyla başladığını örnekleriyle açıklıyorsunuz. Bilinenin aksine Şamanizm’in değil, daha çok eski Türk inançları; Atalar, Tabiat, Gök Tanrı Kültleri, Uzak ve Orta Doğu dinlerinin Bektaşilikteki öncelikli yerinden bahsediyorsunuz. Bu etkilenmeleri çok canlı olarak Aleviliğin ve Bektaşiliğin yaşamında görebiliyoruz değil mi?

 

Elbette… Bu etkilenmelerin izlerini hem günlük hayatta, hem çeşitli zamanlarda icra edilen ritüellerde, Alevi-Bektaşi teolojisinin manzum ve mensur metinleri sayabileceğimiz ‘nefes’lerde ve Alevi-Bektaşi büyüklerinin menakıbnamelerinde, hem de bir takım tarihsel olayların yorumlarında bol bol görebilmek mümkündür. Ancak bunlar her zaman, herkes tarafından açık seçik anlaşılacak bir biçimde ortada değildir. Genellikle çok ince bir ezoterik sembolizm altında saklıdırlar. Dolayısıyla onları görebilmek ve anlayabilmek için Alevilik ve Bektaşiliğin sembolizmini çok iyi tanıtmak ve bilmek gerekir. Bu sembollerin her birinin mitolojik birer açıklaması vardır.

 

Bektaşi Menakıbameleri’ni çok iyi inceleyen birisi olarak 15. yüzyılın ikinci yarısına kadar bu menakıbnamelerde, dolayısıyla Bektaşilik’te Şii unsurlarına rastlanmadığını; şimdiye kadar gözden kaçan bir önemli nokta olarak da bu menakıbnamelerde önemli oranda “Kitab-ı Mukaddes” etkisinin varlığını tespit ettiğinizi vurguluyorsunuz.

Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

 

Bektaşi menakıbnamelerini çok iyi incelediğimi hiç bir zaman iddia edemem. Ancak inceleyebildiğim ve anlayabildiğim kadarıyla bu metinlerde, Hacı Bektaş-­ı Veli, Kızıl Deli vb. kahramanları Oniki İmam soyuna bağlaması dışında hemen hemen hiç bir Şii motife rastlanmaz. Bu aslında bizde gözden kaçan önemli bir olayı belgelemek bakımından büyük bir önem arz eder ki, o da 15. yüzyıl sonlarına kadar bu motiflerin Anadolu Türk heterodoksisinde pek etkili ve birinci dereceden öneme sahip olmadığı gerçeğidir.

Bu motifler Şah İsmail tarafından Aleviliğe sokulmuş ve geliştirilmiştir. Ama bu menakıbnamelerde, özellikle de Hacı Bektaş-ı Veli Velayetnamesi’nde, Hacı Bektaş-ı Veli’ye atfedilen bazı önemli menkabelerin, Kitab-ı Mukaddes’teki İlya (İlyas) ve İleşa (Elyesa) Peygamberlerin hikayelerinin birer uyarlanması olduğuna vaktiyle dikkat çekmiş ve bu konudaki karşılaştırmalı metinleri, “Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri” isimli çalışmamda yayınlamıştım. Bu metinlerin, İslamiyet’i Hıristiyan halk arasında yayabilmek için propaganda maksadıyla Bektaşi dervişleri tarafından söz konusu eserlere konulduğunu, böylece Hıristiyanlara alışık oldukları menkabelerin benzerleri aracılığıyla, onların iç dünyalarını pek sarsmadan daha kolayca İslamiyet’i sunabilmek amacının güdüldüğünü sanıyorum.

 

Yine bilimsel araştırmalarınız sonucu ortaya çıkan bir nokta da, Budizmin, Manihaizm’in, Zerdüştlüğün ve Mazdeizm’in Bektaşi Menakıbnamelerinde ve Alevilik ve Bektaşilik’te bilinen boyuttan fazla önemli rolleri olduğunu vurguluyorsunuz?

 

Evet… Bu kanaatim, o çalışmalarımı yayınladıktan sonra daha da pekişti. Halbuki başlangıçta merhum Köprülü’nün etkisiyle daha çok Şamanizm faktörü üzerinde durulmuştu. Kaynaklara nüfuz etme imkanı bulamayanlar, yahut yeni araştırmalardan haberi olmayanlar, veya onları kullanamayanlar, hala Şamanizm’i öne çıkarmağa devam ediyorlar. Fakat bu bugün bilim dünyasında artık böyle değildir. Şüphesiz Şamanizm’in de çok etkisi vardır, fakat yalnız menakıbnamelerde değil, bilhassa bazı inanç, ritüel ve sembollerde münhasıran Budizm’in ve Manihaizm’in etkisi büyüktür.

 

Alanında titiz bir inceleme, pek çok karanlık noktayı aydınlatan ciddi bir kaynak olarak gördüğümüz, “Osmanlı İmparatorluğunda Marjinal Sufilik: KALENDERİLER” adlı eserinizde İslam’ın ilk yüzyıllarında Irak, İran, Maveraünnehir Bölgesi’ndeki Melamiliğin, Zerdüştlük, Budizm ve Manihaizm’in Kalenderiliği doğurduğunu; bazı ufak farklılıklarla Haydariliğin, Rum Abdallarının, Camiliğin, Torlakların, Şemsilerin… aslında Kalenderliğin farklı yorumlarından başka bir şey olmadığını söylüyorsunuz.

Kalenderiliğin önemi nereden kaynaklanıyor? Tüm İslam ve Türk dünyasında büyük mutasavvıfların birçoğunun aslında Kalenderi olduğunu söylüyorsunuz. Bu Kalenderi şeyhleri kimlerdir?

 

Kalenderiliği önce, yalnızca bir tarikatın adı olarak değil, yaklaşık 11. ve 12. yüzyıllardan itibaren Doğu ve Yakın Doğu İslam dünyasındaki heterodoks sufi akım ve teşkilatları çok derinden etkileyen bir büyük mistik akım olarak görmek ve anlamak lazımdır. Zaten önemi de buradan geliyor. O kadar ki, sadece Yesevilik, Vefailik, Haydarilik ve Anadolu’da Bektaşilik gibi heterodoks tarikatları değil, Mevlevilik ve bazı kolları itibariyle Halvetilik gibi Sünni tarikatları dahi derinden etkilemiştir. Baba Tahir Hemedani, Kutbeddin Haydar, Barak Baba, Şems-i Tebrizi, Fahreddin Iraki ve daha bazı büyük şeyhler hep Kalenderi sufiliğine mensup idiler.

 

Eserinizde, Hacı Bektaş’ın aslında Vefai (Haydari) bir Kalender Şeyhi, Bektaşiliğin Kalenderiliğin bir kolu, Hacı Bektaş’ın Kalenderiliğinden dolayı mücerret (evlenmemiş) olduğunu söylüyor, Hacı Bektaş’ın Sünnilikle hiçbir alakasının olmadığını vurguluyorsunuz. Hacı Bektaş’ın Kalenderilik özellikleri nelerdir? Bazılarının dayanak gösterip onu Sünnileştirmek istedikleri ‘Velayetname’ nasıl bir eser? Niçin Abdal Musa’ya çok önem veriyorsunuz? Bektaşiliğin esas kurucusu olarak kimi veya kimleri kabul etmeliyiz?

 

Sorularınız çok uzun. Cevapları da ister istemez uzun oluyor. Gerek Hacı Bektaş-ı Veli’nin yaşadığı 13. yüzyıl Anadolu’sundaki heterodoks sufiliğin geniş çapta Kalenderiye akımı tarafından temsil edilmesi, gerek kaynaklardaki bilgilerimiz, özellikle de Velayetname-i Hacı Bektaş-ı Veli’nin dikkatli analizinin, bizi belirttiğiniz sonuca götüreceğini düşünüyorum. Burada Hacı Bektaş-ı Veli’nin ‘çırılçıplak bir abdal’ tabiriyle anıldığını gördüğümüz gibi dış görünüşüyle ve uyguladığı mistik yaşantısıyla da tıpkı çağdaşı Barak Baba’ya benzediğini görürüz. Barak Baba hakkında ise çok açık tarihsel bilgilerimiz vardır. Burada tafsilatına giremeyeceğim pek çok sebep yüzünden Hacı Bektaş’ı Sünni bir şeyh olarak kabul etmemiz mümkün değildir.

Hacı Bektaş-ı Veli konar göçer bir Türkmen boyu içinde, kısmen kapalı devre yaşadığı için zamanında pek fazla tanınmadığı görülüyor. Bugün, daha sonraki dönemlerde onun etrafında oluşan düşüncelerin etkisinde bulunanlar tarafından buna itiraz edileceğini çok iyi biliyorum. Ancak şurası bir gerçektir ki; onun menkabelerini bütün Anadolu’ya yayarak, Hacı Bektaş’ın bugün bildiğimiz şekilde tanınmasını sağlayan, 14. yüzyılda Sulucakarahöyük Tekkesi’nden yetişen Abdal Musa olmuştur. Hacı Bektaş Kültürünü geliştirerek Bektaşiliğin fikir temellerini asıl oluşturup yayan Abdal Musa ve müridi Kaygusuz Abdal olmuştur. Abdal Musa bu bakımdan bence Bektaşilik tarihinde çok önemli bir yer işgal eder. Ama bugün bildiğimiz şekliyle Bektaşiliği kuran, XVI. yüzyıl başında Balım Sultan’dır. Hacı Bektaş kendisi fiilen Bektaşiliği kurmamıştır, ama hiç şüphesiz onun piridir ve Türk heterodoksisinin temel şahsiyetidir.

 

Bir yazınızda, Babailer, Şahkulu, Celali. . . gibi Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde meydana gelen isyanların bir inanç veya ideolojiden kaynaklanmadığını söylüyorsunuz. Peki bu isyanların asıl kaynakları, nedenleri nelerdir?

 

Evet, bu isyanlar Sünniliğe karşı çıkan bir dini inanç, bir mezhep isyanı, 16. yüzyılda Avrupa’da Katolikler ile Protestanlar arasında olan türden birer din savaşı kesinlikle değildir. Çünkü bu isyanlar Sünnilere karşı değil, Osmanlı merkezi yönetimine karşı vuku bulmuştur. Vaktiyle merhum Mustafa Akdağ başka olmak üzere, günümüzde de pek çok yerli yabancı araştırıcı bunu çok açık bir biçimde ortaya koydular. Onlar bu isyanların, gerçekte 16. yüzyılda Osmanlı yönetimi ve toplumsal yapısının geçirmekte olduğu değişim krizlerinin kırsal kesimde kaynaklanan toplumsal protestolar olduğunu gösterdiler. Nitekim arşiv belgelerinden, bu isyanlara yalnız Alevi kesimin değil, Sünni kesimden de katılımlar olduğunu çok açık bir biçimde görüyoruz.

 

“Babailer İsyanı” adlı bir kitabınız da var. Türk tarihinin en büyük halk hareketlerinden olan Babailer İsyanı (1240), Anadolu’da etkisi yüzyıllarca sürmüş önemli tarihsel ve toplumsal bir olaydır. Bunun sizce sebebi nedir?

 

Babai İsyanı sizin de vurguladığınız gibi Türkiye tarihindeki en büyük boyutlu ve kapsamlı halk hareketlerinin hem ilki, hem de belki etkilerinin boyutları düşünülürse en başta gelenidir. Bir defa çok geniş kapsamlı ve gerçek anlamda bir halk hareketidir. Etkisinin uzun süreli oluşu, Türk halkının, özellikle de konar-göçer heterodoks kesimin zihniyetine uygun ilk mesiyanik (yahut mehdici) bir hareket olmasından geldiği gibi, belki daha mühim olanı, Anadolu topraklarında heterodoks Türk Müslümanlığının oluşmasına yol açan bir hareket olmasından kaynaklanmaktadır. Türk heterodoksisi Babai hareketiyle derlenip toparlanmıştır. Alevilik ve Bektaşilik bu hareketle Anadolu’daki tarihsel temellerini bulur.

 

Alevilik – Bektaşilik içinde bir mitoloji kahramanı hüviyetine bürünen Şeyh Bedreddin esas ününü, adını ölümsüzleştiren bir ayaklanmaya katılmasından alsa da, Varidat ve diğer eserleri incelendiğinde kuvvetli bir mutasavvıf ve düşün adamı olarak da karşımıza çıkıyor. Şeyh Bedreddin gerçekten bir düşünür müydü? Kimlerden etkilenmişti? Şeyh Bedreddin’in yeterince tanınmıyor olmasının nedeni nedir? Şeyh Bedreddin’in Alevilik ve Bektaşilik’teki yeri nedir?

 

Bir kere Şeyh Bedreddin’le ilgili olarak belki önce şu gerçeğin altını çizmek gerekir. Şeyh Bedreddin de tıpkı Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Yunus Emre ve Pir Sultan Abdal gibi, Türkiye’de özellikle 1960′lı yıllardan itibaren görülen tarihin saptırılması veya bozulması (deformasyonu) sürecinin kurbanıdır. Cumhuriyet tarihinde batılılaşmacı, muhafazakar ve sol ideolojik kavgaların bir sonucu olarak yaşanan bu süreç, saydığım isimler gibi, Şeyh Bedreddin’i de gerçek tarihsel kişiliğinden çıkararak bambaşka bir kılığa sokmuştur. Günümüzde dahi yeterince ve doğru tanınmamasının sebebi de bence budur.

Sözünü ettiğim bu süreç, hem sağ, hem sol kesimde, şimdilerde de bunlara eklemlenen Sünni İslamcı ve Alevi kesimde işlemektedir. Herkes ideolojisinin elbisesini giydirmektedir. Bu olguya, üzerinde çok ciddi bir şekilde durulup tartışılması gereken Türkiye’nin çok önemli bir meselesi olarak işaret ettikten sonra Şeyh Bedreddin için kısaca şunu söyleyebilirim. O gerçekten bir düşünce adamıydı. Hem bir hukukçu, bir mutasavvıf, alim bir devlet adamı olarak çok yönlü bir düşünce adamıydı. Muhakkak ki herkeste olduğu gibi, yetişme süreci boyunca gerek bizzat gördüğü, gerekse önceden yaşamış olup eserlerini okuduğu eski bilim, düşünce ve tasavvuf şahsiyetlerinden geniş ölçüde etkilenmiştir.

Şeyh Bedreddin özellikle Balkanlar ve Trakya Aleviliği’nde çok mühim bir yer tutar. Hatta bilindiği gibi Deliorman Aleviliği, bizim eski Osmanlı kaynaklarının Simavniler veya Bedreddiniler Taifesi dediği kesimlerin bir devamı olup Hacı Bektaş’tan çok Şeyh Bedreddin’i takdir ederler. Zaten bilindiği gibi bir Bedreddin Ocağı mevcuttur. Bu meseleler zaman zaman yabancı araştırıcılarca ele alınıp üzerinde makaleler yayınlanmaktadır. Fakat henüz kitap çapında bağımsız geniş araştırmalar bilebildiğim kadarıyla henüz yoktur.

 

Alevilik ve Bektaşilik kavramlarıyla, ‘laiklik’, ‘ulusallık’, ‘demokrat inanç’, ‘ezen-ezilen’, ‘şiilik’, ‘sosyalizm’ gibi birçok kavramın kasıtlı veya önyargılı, bilinçli-bilinçsiz, karıştırıldığını görüyoruz.

Eğer bunların tümü bir olsaydı, herhalde diğer kavramlar oluşmazdı değil mi?

 

Sözünü ettiğiniz bu mesele bugün özellikle bir kısım Alevi kesiminde tam anlamıyla bir spekülasyon konusu yapılmaktadır. Bazı Alevi yazarlar, Alevilik-Bektaşiliğin bu kavramlarla özdeş olarak takdiminin yanlış olduğunun söylenmesine tepki gösteriyorlar, hatta bazen işi bunu söyleyene hakaret etmeye kadar vardırıyorlar. Ama aslında onlar da çok iyi biliyorlar ki, bu kavramlar Alevilik-Bektaşilikten çok sonra, 18-19. yüzyıllarda Batı Avrupa’da ortaya çıkmış olup dinler, inançlar ve mezheplerle ilgisi bulunmayan laik siyasi kavramlardır. Ezen-ezilen ve Sosyalizm kavramları ise Marksist terimlerdir.

Ancak bugün bir kısım Alevi aydınların bu kavramları anakronik bir söylemle Alevilik olarak sunmaları, kanaatimce bu gerçeği bilmemelerinden değil, burada belirtmek istemediğim, onların da çok iyi bildikleri tamamen başka amaçlardan kaynaklanmaktadır.

Yalnızca burada bir olguyu tespitte fayda vardır ki o da şudur: Bugün gerçekten bu kavramlar, Alevi-Bektaşi kesimde Sünni kesimden daha kolay ve daha yaygın bir biçimde yer etmiştir. Bu doğrudur. Ancak bunun sebebi, Aleviliğin bir inanç ve kültür olarak yapısal niteliğinden değil, çoğunluğu temsil eden Sünni kesim karşısındaki pozisyonuyla alakalı sosyolojik ve psikolojik faktörlerden kaynaklanmaktadır. Başka bir deyişle Alevilik, Osmanlı devrinde devletin Sünniliğe dayalı resmi ideolojisinin dışladığı toplumsal bir kesim olarak, Cumhuriyet devrinde yeni rejimin bütün saydığınız değerlerini sahiplenmek suretiyle kendini meşru konuma getirmek istemiştir. Günümüzde bunu bir ölçüde başarmış görünüyor.

 

Tüm Türk kültür dünyası içinde gerçekten de önemli bir unsur olan Alevi-­Bektaşi Edebiyatını, şiirini, ozanlarını, müziğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bence Alevi-Bektaşi Edebiyatı ve Müziği, Türk Halk Kültürü’nün tarihsel süreç içinde yarattığı en parlak, en mükemmel ürünlerden biridir. Nefeslerin güfteleri, lafız olarak Türk Nazım Edebiyatı’nın şaheserlerinden olduğu kadar, ihtiva ettikleri derin sofiyane anlamlar ve kullandıkları çok zengin sembolizm itibariyle de Türk tasavvufunun eşi bulunmaz metinleridir. Ayrıca bilimsel açıdan da, velayetnamelerle birlikte, Alevi-Bektaşi inançlarının, mitolojisinin, kısaca Alevi-Bektaşi popüler teolojisinin ana kaynakları durumundadırlar ve bu bakımdan eşsiz bir kıymet arz ederler.

Nefeslerin müziğini bir etnomüzikoloğun ustalık ve yetkisiyle değerlendirecek konumda değilim, ama bir amatör kulağıyla değerlendirme yapmam gerekirse, tek kelimeyle mükemmel ve çok etkileyici diyebilirim.

Mevcut nefeslerin metinlerini ve ayrıca notalarını çok mükemmel ve standart bir biçimde sistematik olarak derleyip, muntazam koleksiyonlar halinde ve bilimsel yöntemlerle yayımlamanın, otantik icralarını seri halde banda kaydetmenin, hiç vakit kaybetmeden yapılması gereken çok önemli bir iş ve hizmet olduğunu düşünüyorum. Ancak bunun, piyasa işi olarak değil, ehil ellerle ve bu işin bilimsel metotlarını kavramış uzman kişiler aracılığıyla gerçekleştirilmesini de ‘olmazsa olmaz’ bir şart olarak görüyorum.

 

İSLAM’IN İLK DÖNEMİNE VE İRAN-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNE AİT SORULAR:

 

Tüm İslam tarihi boyunca Hz. Muhammed’den sonra ismi en fazla duyulan kişi Hz. Ali’dir. Sünni-Alevi-Şii milyonlarca kişinin ismi etrafında çeşitli spekülasyonlar yaptığı, yine milyonları bu kadar etkilemiş bir başka isim bulmak çok zor. Bütün Aleviler ona benzersiz bir sevgi ve saygıyla bağlıdırlar. Aleviliği var eden temel öğelerden birisi de Hz. Ali’nin etrafında oluşan Ali severliktir. Aleviler, Ali’nin İslam’ın özünü yansıttığını söyleyerek inançlarının tasavvufi kaynaklarını ondan başlatmışlardır. Aleviler Ali’nin; ‘Allah’ın Arslanı’, ‘Mertlerin Şahı’, ‘tüm güzelliklerin timsali’, -Hz. Muhammed’in dediği gibi- ‘İlim Şehrinin Kapısı’ olduğuna inanmaktadırlar. İstisnasız tüm Aleviler ve bütün Alevi kaynakları, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra yerine Hz. Ali’nin halife olacağına dair kesin deliller gösterirken, Ali’nin ilk üç halife ile aralarında çok ciddi görüş ayrılıkları ve çatışmalar olduğunu da belirtmektedirler. Fakat dünyanın en büyük İslam araştırmacıları Sünni Müslümanların görüşlerine çok yakın fikirler ileri sürmektedirler. “Hz. Muhammed sağlığında nasıl bir arkadaşını bu işe tayin eder yahut bir halef gösterebilirdi. Şii ananesi daha sonraları, Peygamber’in amcası oğlu ve kızı Fatıma’nın kocası Ali’yi halef tayin ettiğini iddia ederler ki, bu asla doğru değildir.” (Tarihte Araplar, Bernard Lewis, 57) “Ali, gerçi kendisinden önceki halifelerin seçimini onaylamamıştı, fakat bu konuda hiçbir şekilde de ön plana çıkmış değildi… Bu arada Büyük bir devlet adamı olmadığını da söyleyebiliriz.” (İslamiyet, Claude Cahen, 31) “Hz. Ali, hilafet konusunda Resulullah’tan gelen bir vasiyet (tayin) olduğuna veyahut bu konuda gerçekten bir vahiy (Nass) bulunduğunu zikretmek suretiyle halifeliğin asıl kendisi hakkı olduğunu söylememiştir.” (İslam Tarihi, Philip K. Hitti, 1, 285. Dipnot)

 

Sayın Ocak, siz bir İslam Tarihi araştırmacısı olarak bu kadar ayrık yansımayı nasıl yorumluyorsunuz? Gerçekten Hz. Muhammed’in Hz. Ali’nin halifeliğine dair bir görüşü var mı? Ali ilk üç halifeyle görüş farklılığı içinde bir çatışmaya girmiş miydi? Ali ismi niçin önemli tartışmaların hep birinci kaynağı olmuş ve olmaya devam ediyor?

 

Sorunuz çok önemli bir meseleyi dile getiriyor. İslam’ın ilk yüzyılından bu yana İslam dünyasında süregelen ayrılıkların can alıcı noktasına değiniyor. Bu sorunuza belki yeterince tatminkar cevap verebilmek mümkün olmayacak; ancak ben kendi şahsi kanaatimi ileri sürmekle yetineceğim.

Bence bu sorunun cevabı, çok önemli ve iyi kavranması gereken bir tarihsel olgu ile sıkı sıkıya ilgilidir, ki o da şudur: Gerçekten de İslam tarihinde ve bu tarih içindeki İslam toplumlarında günümüze kadar Hz. Muhammed’den sonra adı en çok geçen, bir inanç ve takdis konusu yapılarak etrafında kült oluşturulan yegane kişi Hz. Ali’dir. İslam’ın başka hiç bir şahsiyeti böyle bir olguya konu değildir. Hatta İslam dünyasının Şii ve Alevi kesiminde, ­belki tam bir benzetme sayılmayabilir ama Hz. Ali, bir parça Hıristiyanlık’taki Hz. İsa konumundadır. Özellikle Alevilik’te Hz. Muhammed’den de daha üst bir konumdadır Hz. Ali, demek yanlış olmaz.

“Hz. Ali bu konuma nasıl gelmiş veya getirilmiştir? Bu olgu nasıl bir sürecin ürünüdür?” denildiğinde, eğer bilimsel araştırmacılık açısından konuşmamız gerekirse, bu olgunun, çok kompleks bir takım siyasi, dini ve kültürel şartların yarattığı, asırlara yayılan büyük bir tarihsel deformasyon (bozulmuş tarih) sürecinin ürünü olduğunu söylememiz icap ediyor. Ne var ki, inanç başka, tarihsel gerçeklik başkadır. Hiç şüphesiz niteliği ne olursa olsun, nasıl meydana gelirse gelsin, şahsen inançların ve sahiplerinin saygı değer olduğu ve tartışılmaması gerektiği kanaatindeyim. Bu itibarla bugün Şii ve Alevi Müslümanların Hz. Ali hakkındaki inanç ve kanaatlerini yargılamaya kendimi yetkili görmüyorum. Bu, meselenin tamamen farklı bir boyutudur ve her türlü tartışmanın üzerindedir. Bununla beraber, bilim adamları, tarihçiler, meseleye bilimsel ve objektif açıdan bakmak zorundadırlar.

Şimdi bu söylediklerimi okuyan bazı Alevi vatandaşlarımızın bana kızacaklarını, beni bir takım suçlamaların hedefi yapacaklarını da çok iyi biliyorum. Ama sizin de, dünyaca tanınmış Philipp K. Hitti, Bernard Lewis ve Claude Cahen gibi büyük bilim adamlarının eserlerinden çok iyi tespit ettiğiniz gibi, Hz. Ali konusunda tarihsel gerçeklikler, Şiilerin ve Alevilerin değil, Sünnilerin görüşlerine daha yakındır. Bugünün modern bilimsel tarih araştırmaları, Hz. Muhammed’in, kendinden sonra Hz. Ali’nin halifeliği konusunda hiç bir görüş beyan etmediğini kabul eder. Ayrıca Hz. Ali’nin, her ne kadar kendisi hilafet makamına getirilme beklentisi içerisinde olsa da, ilk üç halifeyle hiç bir zaman bir çatışmaya girmediğini, çatışmaya girmek şöyle dursun, onlara bütün işlerinde yardımcı olmaktan kaçınmadığını, onların da onu dışlamadıklarını göstermektedir. “O zaman Şii veya Alevi tezi nasıl meydana gelmiştir?” Bunu açıklamak çok uzun sürer. Bu konuya apayrı bir söyleşi tahsis etmek lazımdır. Çünkü demin de söylediğim gibi bu çok kompleks bir meseledir ve tarihsellikten çok mitolojik olguyla ilgilidir. Bu mitolojik olgu, Hz. Ali’nin şehit edilmesiyle başlamış ve gelişmiştir. Başka bir ifadeyle, Hz. Ali hayatta iken oynamadığı rolü, öldükten sonra oynamıştır. Çünkü mitolojik süreç onun ölümüyle işlemeğe başlamıştır.

 

Aleviler Ali’nin sadece yiğit ve mertlikleriyle değil, onun bir ilim adamı, çok büyük bir hatip, şair, yazar, düşünür olduğuyla, Kuran’ı Kerim’in batin (gizli-iç) manalarını görebilen, Kuran’ı Natık (Konuşan Kuran) olduğuyla, dahilliğine de inanarak böyle bir öndere bağlılıkla övünmektedirler. Hakkında ciltlerce eser, binlerce dize şiir yazılmış Hz. Ali’nin hutbeleri, vasiyetleri, emir ve mektupları, hikmet ve vecizelerinin toplandığı “Nehc’ül-Belaga” isimli eser, onun ölümünden yüzyıllar sonra kaleme alınıp yazılı hale getirilmiş. Yine onun kendi yazdığı söylenen şiirlerinin toplandığı büyük bir “Divan” da var. (Şerif Radiy Muhammed) Hüseyn’in Şerif Murtaza’nın derleyip, Vedat Atilla’nın Türkçeleştirdiği “Divan” ve buna benzer eserlerin orijinalliği konusunda neler söyleyeceksiniz?

 

 “Nehc’ül-Belaga” ve “Hz. Ali Divanı” gibi eserler, aslında Türkiye Aleviliği’nin değil, İran Şiiliği geleneğinin ortaya koyduğu eserlerdir. Türkiye Aleviliği’nin kendi geleneğine uygun biçimde yarattığı eserler de vardır. Ancak Nehcü’l-Belağa ve Hz. Ali Divanı, Alevilik tarafından da çok sonraları benimsenmiş olup, bugün okumuş yazmış hemen her Alevinin evinde bulunur. Bu eserler sizin de belirttiğiniz gibi Hz. Ali’den yüzyıllar sonra İmamiye Şiası geleneği içinde derlenip kaleme alınmışlardır. Bu itibarla bunlar sıkı bir tarihsel kritiğe tabi tutulacak olurlarsa -ki tutulmuşlardır- içlerindeki Hz. Ali’ye atfedilen sözlerin, hutbelerin, vecizelerin belki çok az bir kısmının sağlam rivayetler olarak gerçekliği tespit edilebildiği görülür. Geri kalanlarının, tıpkı Hz. Muhammed’in hadislerinde de olduğu gibi, çok sonraları onun adına söylenmiş sözler olduğu görülmektedir. Bununla beraber bu sözler içinde gerçekten çok değerli, hikmetli olanlar da vardır.

 

Hz. Ali’nin bütün yönlerini araştırıp ortaya koymayı hedefleyen, sizin başkanlığında önemli bilim adamlarının iştirak ettiği, dünya çapında bir çalışmanın varlığını duyduk. Böyle bir çalışma var mı? Varsa bunun boyutu ve mahiyeti nedir?

 

 ‘Dünya çapında’ ifadesi çok mübalağalı oldu. Bunu bir iltifat olarak değerlendiriyorum. Ancak gerçekten böyle bir çalışmamız var. Koordinatörlüğünü şahsen yaptığım, yerli ve yabancı, Sünni, Şii ve Alevi kökenli tarihçi, sanat tarihçisi, antropolog, ilahiyatçı, halk bilimci bir takım bilim adamlarından oluşan, dünya çapında otoritelerin yanında, iyi yetişmiş genç araştırıcıların da katıldığı bir ekip bu büyük olayın bilimsel açıklamasına yönelik ortak bir proje üzerinde çalışmaktadırlar. Bu projede Hz. Ali’nin tarihsel şahsiyeti ele alınacağı gibi, bu şahsiyetin bir takım faktörlerin sevkiyle ve eski mitolojik kültürlerin katkısıyla zaman ve zemin içinde nasıl mitolojik bir kimliğe büründüğü, dolayısıyla nasıl kutsallaştırıldığı, bu kutsallaştırmanın hangi biçimlerle sembolize edildiği, ikonografik boyutu vs. araştırılacaktır. Kısaca bu projenin amacı; tarihsel Hz. Ali’nin, mitolojik Hz. Ali kimliğine dönüşümünü ve Hz. Ali kültünün oluşumunu değişik açılardan açıklamaya ve görüntülerini tespit ve yorumlamaya yöneliktir. Başarılı ve yüksek bir bilimsel düzey ortaya koymasını bütün kalbimle temenni ettiğim bu projenin dört yıl içinde inşallah nihayetlenmesi gerekiyor. Eğer istediğimiz nitelik ve kalitede sonuçlandırmayı başarabilirsek, o zaman ilk sorunuzun cevabını daha sağlıklı ve doyurucu bir şekilde verebileceğimizi sanıyorum.

 

Ali ile Muaviye arasındaki çatışma ve savaşlar yine Aleviliğin ve Alevi yazının temel malzemelerinden birisidir. Yine bu sorun Alevi -Sünni ayrımına isnat edilen meselelerin başında geliyor. Aleviler, Muaviye ve oğlu Yezit ve onların soylarını öyle kötülerler ki bu Alevi inancının da temel kaynaklarından birisi halini alır. Teberra (Ali evlatlarını sevmeyenlerden uzak durma, onları lanetleme) Alevilikte temel inanç sembollerindendir. Yine Alevilerin doğruluğuna emin olduklarını söyledikleri bazı hadisler ise şunlardır: “Muaviye’yi minberin üzerinde görürseniz öldürünüz.”, “Muaviye kıyamette ateşten bir tabuta girecektir.” Yine bazı Alevi yazarlar dahi Muaviye hakkında şöyle düşünürler: “O, men’fur, fesat, fücur, zalim, katil, ve Allah ve Peygamber’in lanetine uğramış bir mel’un’dur.” (Şinasi Koç, Gerçek İslam Dini, s. 41)

Fakat yine Batılı bilim adamları, Muaviye hakkında çok farklı şeyler söylüyorlar: “Muaviye, İslam hilafetini ikinci olarak yeni baştan kuran bir devlet başkanıdır… Sağlam, müstakar ve pek güzel teşkilatlanmış bir devlet inşa etmiştir. Bir İslam camiası geliştirmiştir. (İslam Tarihi, Prof. Philip Hitti, 308-309). Arap soyundan gelmiş devlet başkanları arasında en büyüklerinden birisidir. Bugünkü çağdaş vergi sistemine benzerini kurmuştur. (356) Şiir okumaktan çok hoşlanırdı (357)”. “Muaviye bir politikacının üstün yetenek ve bilgilerine sahip bulunuyordu. (Claude Cahen, İslamiyet, 31)”

 

Sizce Muaviye’nin gerçek kimliği nedir? Niçin Muaviye İslam-Tarihi’nde ayrılıkçı lider görülmüştür? Ali – Muaviye arasındaki zıtlaşmanın esas temel nedeni nedir? Niçin Muaviye de Ali gibi çok fazla spekülasyonlara maruz kalmış?

 

Bilindiği gibi yüzlerce yıllık geçmişe dayanan bazı inançlarla, bilimsel gerçeklikler arasında zaman zaman zıtlıklar bulunmaktadır ve bulunacaktır. Muaviye konusu da bunlardan biridir. Hiç şüphesiz Muaviye’yi objektif bir tarihsel gerçeklik olarak ele alan bilim adamlarının kanaatleriyle, Hz. Ali’yi imanlarının merkezi yapmış insanların, onun en büyük hasmı olarak Muaviye hakkındaki kanaatleri arasında büyük bir zıtlık olacaktır. Çünkü bilim adamlarının Muaviye’yi değerlendirirken kullandıkları ölçütler, yalnız Hz. Ali ve Ehlibeyt’e karşı tavrından ibaret olmayıp, çok daha genel bir perspektif içinde, siyaset ve devlet adamı olarak İslam imparatorluğuna yaptığı katkılar çerçevesinde objektif ölçütlerdir. Oysa Şii ve Alevilerin Muaviye hakkında kullandıkları ölçütler ise, “Hz. Ali’nin hakkını gasp eden ve dolayısıyla ilahi iradeye karşı gelen zalim bir şahsiyet imajı” çerçevesinde şekillenir.

Aslında Hz. Ali ile Muaviye arasındaki zıtlaşmanın temel nedeni, İslam’dan çok önceki devirlerde Mekke’nin yönetimi konusunda Haşimoğulları ile Ümeyyeoğulları arasındaki bir kaç yüzyıl süren şiddetli siyasi rekabetten kaynaklanır. Her ne kadar büyük bir çoğunluk tarafından seçilmiş olmasa da Hz. Ali halife seçilmiştir ve Muaviye bir takım siyasi manevralarla onu makamından kamu oyunda “Gasıp” olarak damgalanmıştır. Sünniler her ne kadar Muaviye aleyhinde, onun sahabeden olduğu gerekçesiyle bir söz söylemek istemezlerse de kalben Hz. Ali’yi desteklemişlerdir ve bugün de pek çok Sünni Muaviye hakkında olumlu düşünmez. Nitekim ne Muaviye’nin ne de oğlu Yezit’in adını taşıyan hiç bir Sünni’ye rastlanmadığı halde, tam tersine, Hz. Ali’nin ve çocuklarının adları en çok konulanlardandır.

 

Ali, Muaviye’de olduğu gibi, Hasan, Hüseyin, Yezit, Kerbela Oniki İmamlar konusunda da yüzyıllardır sürüp giden bir kısır çelişkinin, döngünün içindeyiz. 1400 yıl önceki meseleler o kadar canlı tutuluyor ki, bugün yine bazen kanaması devam eden yaraların varlığıyla karşı karşıyayız. Yine Batılı Bilim adamlarının şu görüşlerini hemen hiç kimse kabul etmez görünüyor: “Yezit, babası gibi kabiliyetli ve mutedil, bir idarecidir. Arap tarihçileri Onun hakkında insafsızca yanlış hüküm sahibidirler.” Bernard Lewis, Tarihte Araplar, 78). “Ali’nin büyük oğlu Hasan, Muaviye tarafından satın alınmıştır.” (Claude Cahen, İslamiyet, 37), “Ne siyaset ne de askerlik konusunda bir önderliği sahip bulunan Hüseyin Kerbela’da canından oldu.” (38). “Hüseyin’i Yezit değil, Kufeliler katletti.” (Anton Josef Dierl, Anadolu Aleviliği, 105). “Hasan, Kufe hazinesinden temin edilen beş milyon dirheme Muaviye’yle anlaştı.” (Philippi Hitti, İslam Tarihi, 302).

Bir Alevi veya Şii için Hz. Ali ve oğullarının çizgisine bağlılık inancın kaynağıdır. Aleviler’de, Hasan ve “Kerbela Şehidi” İmam Hüseyin kadar gönüllere taht kurmuş bir başka insan bulmak olanaksız. O, Aleviler için 1300 yıldır gönüllerde yanan bir ateştir.

 

Peki sizce bu Oniki İmamlar Kültü, Kerbela Kültü nasıl doğup gelişti? Gerçekten konuya vakıf İslam tarihçileri mi yok, yoksa olay ve kişiler hep çarpıtılarak mı günümüze gelmiş?

 

Yine çok hassas bir meseleye dokunuyorsunuz. Aslında bu sorunuzun cevabını dolaylı olarak az önce verdiğim sanıyorum. Yani burada, Şii ve Alevi inançlarının, yüzyıllar içine yayılan ve kendiliğinden oluşan bir tarihsel deformasyon sonucu meydana geldiğini belirtmek istiyorum. Demin isimlerini saydığınız dünya çapında ünlü uzman tarihçiler ve daha başkaları, hiç şüphesiz kendi bilimsel araştırmalarının sonuçlarını dile getiriyorlar. Onların Sünnilik, Şiilik veya Alevilik gibi bir dertleri yok. Meselelere bu açılardan bakmıyorlar; mümkün olabildiğince objektif bulgularını dile getiriyorlar. Bu bakımdan bu sonuçları yalnız Aleviler’in değil, Sünni’lerin de dikkate almaları gerektiğini düşünüyorum.

Oniki İmam ve Kerbela Kültü’ne gelince, Oniki İmam dediğimiz, Hz. Ali de dahil olmak üzere onun çocukları ve soylarından gelen, Şiilikte kutsallaştırılmış bu şahsiyetler hakkındaki inançlar, 16. yüzyılda Şah İsmail Safevi tarafından Aleviliğe sokulmuştur. Bu şahsiyetlerin de tarihsel hayatları hakkındaki -aslında pek de fazla olmayan- bilgilerimiz, Şiiliktekinden ve özellikle de Aleviliktekinden oldukça farklıdır. Bu da onlar hakkındaki inançların aynı tarihsel deformasyon sürecinden geçtiğini gösteriyor. Dolayısıyla bugün bilimsel açıdan bakıldığında, Alevilikte mevcut Oniki İmam Kültü’nün, bu tarihsel deformasyonun ürünü olduğunu söyleyebiliriz.

İslam tarihinde yalnız Şiiler ve Alevilerin yüreğinde değil, Sünnilerin yüreğinde de çok acı ve derin yaralar bırakmış olan Kerbela faciası etrafında teşekkül eden kült hakkında ise şunları söyleyebiliriz sanıyorum: Bu kültün teşekkülünde, eski Mezopotamya mitolojisinde “haksız yere öldürülen Tanrı (Tammuz-Adonis) Figüro” etrafında gelişen acı ve intikam motifine dayalı eski ritüellerin bulunduğu çok kuvvetli bir ihtimaldir. Kerbela faciasının, bu ritüellerin ve onlara bağlı mitolojinin vatanı olan topraklarda meydana geldiğini unutmamak gerekir. Hz. Hüseyin’in şahadetinin doğurduğu acının etrafında Şiiler arasına Kerbela Kültü teşekkül ederken, aynı coğrafi mekandaki bu antik gelenekten geniş ölçüde yararlandığını söyleyebiliriz.

 

Alevi ve Bektaşiler kendilerini 6. İmam Caferi Sadık’a mezhepsel bir bağla bağlarlar. Ve onun kurduğu Caferi Mezhebi’nden olduklarını söylerler. Aydınlatılması gereken bir nokta da bu. 6. İmam Caferi Sadık Alevilerin inanç ve ibadetlerinin kaynağı olarak gösterdikleri bir Batıni mezhep (Caferi Mezhebi) kurmuş mudur? İslam Dini’nin ve Kuran’ın gizli manalarını çözen bir Cafer (Cefr) İlmi var mıdır? Caferi Sadık’ın görüş ve yaşayışı bugünkü Sünni ve Şiiliğe mi yoksa Alevilik ve Bektaşiliğe mi yakın?

 

Tarihsel olarak İmam Caferi Sadık’ın, söylenildiği gibi bir Batıni mezhep kurduğunu söyleyebilmek zordur. Çünkü dediğim gibi bu konuda elimizde, ilmen doğrulanmış sonraki rivayetlerin dışında, çok fazla müspet bilgi yoktur. Mevcut tarihsel bilgiler ise, İmam Caferi Sadık’ın Alevilik ve Bektaşilik bir yana, hatta Şiilikten çok Sünniliğe yakın olduğu merkezindedir. Bu konuda, mevcut yerli yabancı kaynaklara bakılabilir. Ama dediğim gibi, biz burada insanların inançlarını yargılama durumunda değiliz. Siz soruyorsunuz, ben de mevcut bilimsel verilere göre cevap vermeğe çalışıyorum.

Ancak burada bugün bir zorunluluğun dayattığı kanaatindeyim. Bu zorunluluk, bazı yazılarımda da defalarca vurgulamaya çalıştığım gibi, hem Aleviliğin, hem de Sünniliğin, ortak yaşadıkları ama kendilerine göre yorumladıkları tarihlerine, artık geleneksel ve sorgulanmamış bilgilerin değil, bilimin ışığında bakmaları ve bir eleştiri süzgecinden geçirmeleri zorunluluğudur. Bunun müştereken yapılması gerektiğinin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.

Üstelik bunun pratik açıdan büyük bir faydası olacağına da inanıyorum, ki o da bu gerçekleştirildiği takdirde, Aleviler ve Sünniler arasında yüzyıllardan beri süregelen soğukluğun da geniş ölçüde kalkmasına yardımcı olmasıdır.

TÜRK-İRAN İLİŞKİLERİ VE ŞAH İSMAİL İLE SAFEVİ DEVLETİ’NİN

ALEVİLİĞE ETKİLERİ

 

Tarihçi Walther Hınz “Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd” isimli kitabında, Safevi Devleti’nin “Milli Bir İran Devleti” olduğunu söylerken Prof. Faruk Sümer ise eserlerinde Safevi Devleti’nin Anadolu Türkmenleri tarafından kurulmuş bir devlet olduğunu belgeleriyle kanıtlamaya çalışıyor. Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan, kız kardeşini Safevi Hükümdarı Cüneyd’e verirken ikinci evliliğinden olan kızını da Cüneyd’in oğlu Haydar’a veriyor. Bundan İsmail doğuyor. Yine Hınz, Şah İsmail’in, Akkoyunlu ülkesinde genişlediğini belirtirken, Faruk Sümer, Safevi Devleti’nin kesinlikle Akkoyunlu Devleti’ne dayanmadığını vurguluyor. Ayrıca Safevi Devleti’nin esas kurucu soyunun bir Kürt olan Firuz Şah’a dayandığı, Erdebil Tarikatı Reisi Şeyh Safi’nin ise bir Sünni tarikat reisi olduğu söyleniyor.

İran’da Safevi Devleti nasıl kuruldu? Devletin kuruluşunda esas kurucu rolü gerçekten Anadolu Türkmenler mi üstlendi? Safevi Devleti kurulurken İran’daki halkın çoğu Sünni miydi oksa Şii miydi? Sünnilik ve Şiilik karşısında Şah İsmail’in Şiilikten çok farklı olan Kızılbaşlığı vücutlaştırması nasıl oldu?

 

Daha önce bir vesileyle söylediğim gibi bir kere daha söylemek durumundayım, sorularınız, cevabı uzun sorular oluyor. Bu bakımdan ben izninizle Safevi Devleti’nin nasıl kurulduğu meselesine girmeyeyim. Çünkü cevabı uzun kaçar. Ancak şu kadarını belirteyim ki, bu devletin kuruluşunda Anadolu’dan giden Türkmenler gerçekten önemli rol oynamışlardır. Bugün Oniki İmam Şiiliği’ne mensup olan İran’da, Anadolu Alevileri’ne benzeyen Türk zümrelerinin bulunuşu da bir bakıma bunun kanıtı sayılabilir.

Safevi Devleti kurulurken Şah İsmail İran’da geniş ölçüde bir Şiileştirme harekatına girişmiştir. Bu konuda Batı’da yapılmış, Walter Hınz, Hanna Sohrweide vb. değerli araştırıcıların yayımladığı çok iyi araştırmalar var. Şah İsmail’in bu başarısında, başında bulunduğu Safeviyye Tarikatı’nın, başka tarikatlarda olmayan çok güçlü ve iyi organize edilmiş askeri yapısının önemli rolü vardır. Hatta sırf bu konuda Avrupa’da yakın zamanda bir de güzel bir kitap yayımlandı. Ancak bu başarıda Şah İsmail’in dini liderlikte olduğu kadar siyasetteki ve teşkilatçılıktaki mükemmel kabiliyetinin de hakkını teslim etmek gerekir.

Şah İsmail bir yandan bu askeri yapıyı kullanırken, diğer yandan, eski Türk inançlarını yüzeysel bir İslam cilası altında hala güçlü bir şekilde yaşatan heterodoks Türkmenlere Oniki İmam Şiiliği’nin inançlarını büyük bir maharetle aşıladı. Tabii bu aşılama esnasında Oniki İmam Şiiliği’nin esasları aslından uzaklaşarak tamamıyla Türkmenlerin yapısına uygun bir mahiyet kazandı. Bundan da Şah İsmail Hatayi mahlasıyla söylediği, hiç şüphesiz Türk Edebiyatı’nın şaheser örneklerinden olan nefeslerin büyük katkısı olduğunu belirtmeliyiz. Nitekim bildiğiniz gibi hala Ayini Cemlerde onun nefesleri okunur. O bu nefeslerde kendini, hem Türkmenler’i Osmanlı’nın (Yezit’in) zulmünden kurtaracak bir “Mehdi”, hem de Hz. Ali’nin, dolayısıyla “Tanrının mazharı” hüviyetiyle tanıttı. Nefeslerde sık sık geçen “Şah” terimi bunu simgeler. Hem kendini, hem Hz. Ali’yi, hem de Tanrıyı bir arada kastetmek suretiyle bu terime bu anlamı yükleyen ilk kişi de muhtemelen Şah İsmail’dir. Bu zaten yüzyıllardan beri bu zihniyette yatkın Türkmenler arasında çok etkili oldu. Ayrıca ritüelleri tespit ederken de, Türkmenler arasında yine yüzyıllardan beri yapılagelen Şamanist ve özellikle Manihaist kökenli ayinlerden geniş ölçüde yararlandı. Alevilik bugünkü yapısıyla böylece doğmuş oldu.

Devam edecem

 

Anadolu’da Türkmenler tarafından İran Padişahları birer “Mehdi” gibi görüldü. Yüzyıllarca, on binlerce Türkmen İran’a aktı. Maddi ve manevi bakımdan Türkmenler Safevi Devleti’ni desteklediler. “Selamün Aleyküm” yerine, “Şah” kelimesi selamlaşma kelimesi oldu. Şah’ı ziyaret Hac kabul edildi. Şah Kulu gibi, birçok kişi on binlerle ayaklandı. Bunların nedenleri nelerdi. Niçin: Pir Sultan Abdal: “Hak’tan inayet olursa/ Şah Urum’a gele bir gün” Pir Ali: “Gazi Mehdi birgün Uruma çıkar/ Yezid kalesinin hem burcun yıkar” demişlerdir?

 

Sebebi bir parça demin belirtmeye çalışmıştım. Yani Şah İsmail Aleviliğin temelini, o zaman kendisinin temsil ettiği bu çok eski kavram yardımıyla oluşturdu. Onun için Mehdilik kavramının Aleviliğin temel ideolojisi olduğunu söylememiz gerekir. Bu ideolojinin kökü, Abbasi Dönemi İranı’nda Ebu Müslim-i Horasani’nin öldürülmesi üzerine 755 ile 900 küsurlu yıllar arasında çıkan isyanlara kadar dayanır. Türklerin de zaman zaman katıldığı bu isyanların hepsi, eski İran’ın Zerdüşti, Mazdeist ve Manihaist kökenli çok güçlü bir “geri dönüş” inancına dayanıyordu. Yani Zerdüşt, Mazdek ve Mani ölmemişlerdi ve günün birinde insanları zulümden kurtarmak için geri döneceklerdi. Sözünü ettiğim bu isyanlarla birlikte bu eski kavram, daha önce Emeviler zamanında Muhtar Sakafi tarafından ilk defa kullanılan bildiğimiz mehdilik kavramıyla birleştirildi.

Ondan sonra, yalnız Türkler değil, heterodoks kesime mensup bütün zümreler, merkeze karşı ayaklanmalarında sürekli bu ideolojiyi kullandılar. Anadolu Selçuklu dönemindeki Babai İsyanı’ndan tutun, Osmanlı döneminde 16. yüzyıldaki çoğu Anadolu isyanlarında, İslam öncesi devirlerden kaynaklanan bu temel ideoloji kullanılmıştır. Onun için Pir Sultan Abdal ve Pir Ali öyle söylüyorlardı. Bu konu bence ayrıca bütün detaylarıyla incelenmeye değecek kadar çok önemli bir konudur. Aleviliği iyi anlamak, bir bakıma da bu konuyu iyi anlamağa bağlıdır.

 

Pekaz hükümdar, Şah İsmail gibi taraflarınca sevilmiş ve sayılmıştır. Çocuk yaşta birçok kahramanlıklar yapmış, “kuvvetli, azimli, sarışın, ela gözlü, yakışıklı”, Azerbaycan nazmının yaratıcısı kabul edilen Şah İsmail’e milyonlarca taraftarı Ali’nin ve İmamların cisimleşmiş şekli olarak bakmışlardır. O, Yoldaşlarının, “Gül Yüzlü Şahı” idi.

Safevi Devleti’ni bir Kızılbaş yurdu yapan Şah İsmail nasıl birisi idi. Gerçekten binlerce Sünni’yi öldürmüş, hırslı bir padişah mı, yoksa “eli açık nazik, zarif, alçakgönüllü sevecen bir halk adamımıydı” yoksa hepsi miydi? Türk ve İslam dünyasında büyük bir şair olan Şah İsmail Hatayi ününü biraz da şairliği mi arttırmış, Anadolu’da daha etkin olmasını sağlamıştı?

 

Eğer objektif olarak konuşmak gerekirse, Şah İsmail Türk tarihinin çok dikkate değer, çok yönlü simalarından biridir. Bir tarikattan bir devlet çıkarmak suretiyle mahir bir siyasetçi olduğunu ispat ettiği gibi, teşkilatçılıktaki başarısı, Aleviliği derleyip toparlayarak yeni bir ideoloji ve yapılanma etrafında birleştirmesi sebebiyle dini liderlikteki tartışma götürmez üstünlüğü ve nihayet birinci sınıf bir şair olarak edebi cephesiyle o gerçekten müthiş bir adamdır. Onun Osmanlı Devleti’nin ve Sünniliğin rakibi olması, kendisinin Türkiye’de yeteri kadar tanınmasının önünde bir engel oluşturmuştur bugüne kadar.

Ama tabii bütün bunların yanında, devletini kurarken takip ettiği metotlar bakımından da bugün hoş karşılanmayan bir takım işler yaptığını dönemin İran kaynaklarından öğreniyoruz. Bu Türkiye’de pek bilinmez, hatta Alevi yurttaşlarımız belki karşı çıkacaklardır ama, İran’ı Şiileştirmek için geniş çaplı Sünni katliamları yaptırdığı, mesela Şafii Kürtleri önemli ölçüde kıyıma tabi tuttuğu hem dönemin İran kaynaklarında, hem günümüzde Savory, Aubin, Roux vb. Batılı tarihçilerin eserlerinde yazılıdır.

 

Tarihci Prof. Gustave Edmand Von Gruneboum “İslamiyet” isimli eserinde İran’daki Şiilik ve Kızılbaşlığın farklılıkları üzerinde dururken daha Şah İsmail Dönemi’nde bile, Devlet ve toplum yönetiminde Şii ulemanın etkisinin görüldüğünü, zamanla bunun arttığını söylüyor. Safavi Devleti gerçekten çok büyük bir Kızılbaş Devleti varlığı göstermiş miydi. Şah İsmail’in Anadolu Türkmenlerince, Alevilerce, bir “Pir”, “Mehdi” olarak görünmesine rağmen, özellikle Yavuz Sultan Selim yenilgisinden sonra etkisinin azaldığını İran’da huzursuzluklar çıktığını görüyoruz. İran’daki huzursuzlukların temel nedenleri nelerdi? Türkmenlik, Acemlik, Kızılbaşlık-Sünnilik-Şiilik farklılıkları huzursuzluklardaki önemli nedenler miydi? Zamanla niçin, Kızılbaşlık, Şiilik karşısında gerileyip, günümüze kadar ulaşan (tutuculaşan) bir Şiilikle karşılaştık?

 

 ”Çok büyük”ten ne kastettiğinizi bilemiyorum ama, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Şah İsmail’in kurduğu bu ideolojik devletin sağlam temeller üzerine dayandığı muhakkaktır. Çünkü eğer öyle olmasaydı, Timur’un yine İran’da kurduğu devletin, ölümünden sonra parçalandığı gibi, Safevi Devleti’nin de Çaldıran yenilgisinden sonra, veya hiç olmazsa Şah’ın ölümünden sonra parçalanıp yıkılması gerekirdi. Ama öyle olmadı. İran’da onun Şiilik ideolojisi temeli üstünde geliştirdiği bu devlet, her ne kadar hanedan ve inanç değişiklikleri olduysa da süreklilik kazandı. İç huzursuzluklara gelince tabii söylediğiniz faktörlerin çoğu geçerli. Ama bana göre temel mesele, bir daha İsmail gibi bir şahsiyetin gelmemesidir. Şiiliğin nitelik değiştirmesine gelince, aslında İran daha XIV. yüzyıl başlarında İlhanlılar zamanında bugün bildiğimiz Oniki İmam Şiiliği’ne geçmişti. Fakat bu uzun sürmedi. Ancak sizin tutucu dediğiniz bugünkü İran Şiiliği’nin temelleri, aslında IX. yüzyıldan itibaren Abbasiler zamanında atılmaya başlandı. O zamandan itibaren zengin bir ilahiyat literatürü oluşmaya başladı. Aslında İran’ın orjinal inancı bu Şiilik idi. Şah İsmail’in yaptığı ise, bunu heterodoks Türk inançlarıyla birleştirerek Türklere mahsus yeni bir biçime sokmasıdır. Ama İran’da Türk hanedanları değişince, bilhassa XVII. yüzyıldan sonra, İran yine klasik Oniki İmam Şiiliği’ne dönmüştür. Bunun hikayesi ise uzundur.

 

Anadolu Alevileri’nce İmam Caferi Sadık Buyruğu kabul edilen Cafer-i Sadık tarafından yazılıp, Aleviliğin yol ve erkân kurallarını gösterdiğine inanılan, Büyük Buyruk’un aslında Şah İsmail Oğlu Tahmasp döneminde, Bisati tarafından yazılmış, esas ismi “Menakıb ül-Esrar Behcet-ül Ahrar” olduğu söyleniyor. Ayrıca, Küçük Buyruk, “Hüsniye adında bir cariyenin Harun Reşid’in huzurunda o devrin bilginleriyle Ehlibeyt hakkında yaptığı tartışmanın hikayesi” “Hüsniye” “Muaviye’nin Kuran hakkında Kayser Ruma cevap veremediği 100 soru vb… sayısız eser hakkında neler düşünüyorsunuz.

Bunları kim veya kimler tarafından niçin ve nasıl yazdı. Bu eserlerin etkileri nasıl oldu?

 

Buyruk hakkında söyledikleriniz tarihen doğrudur. Ama bugün Alevi vatandaşlarımız, her dedenin el kitabı olan ve bir çeşit Aleviliğin ilmihali diyebileceğimiz bu kitabın gerçekten İmam Cafer’e ait olduğunu kabul ederler. Bu eserler ve benzerleri, şifahi bir kültüre dayalı Aleviliğin, Sünnilik ve Oniki İmam Şiiliği gibi yerleşik şehirli bir kültürün ürünü olmayıp esaslı teolojik kaynaklar meydana getirememiş olması sebebiyle, bir anlamda onun teolojisini kurma amacını güden mitolojik nitelikli popüler eserlerdir. Bunların bazısının yazarları bilindiği gibi, bazıları meçhuldür. Bu eserlerde yazılanlar, uzunca bir zamandan beri Alevilerin inançlarını dile getirirler. Bu bakımdan da çok etkilidirler ve bir bakıma yarı kutsal metin gibi kabul edilirler diyebiliriz.

 

Alevilik inancı içinde önemli bir yeri olan dedelik kurumu hakkında neler söyleyeceksiniz?

 

Dedelik bilindiği gibi Aleviliğin belkemiğini teşkil eden bir kurumdur. Nasıl Hz. Ali Kültü inanç yapılanması bakımından Aleviliğin temelini teşkil ediyorsa, Dedelik kurumu da cemaat yapılanması bakımından Aleviliğin temelini oluşturur. Bu kurumun kökü Şamanizm’e kadar dayanır. Başka bir ifadeyle Alevi dedeleri, Şamanların İslami versiyonlarıdır. Şamanlar da Orta Asya’da çoğu zaman hem dini bir reis, hem de kabilesinin şefi durumundaydı. İslamiyet’in tasavvuf yoluyla kabulü sonucunda bu Şamanlar, Köprülü’nün çok yerinde deyişiyle Türkmen babaları haline geçtiler. Bugünkü dedelerin mensup bulundukları ocaklar, XIII. yüzyıl Anadolusuna göçlerle gelip muhtelif yerlere yerleşen Dede Garkın, Hacı Bektaş, Sarı Saltık vb. bu Türkmen babalarının soyundan gelir. Onlar tıpkı Şamanlar gibi kabilelerinin yöneticileri idiler ve kabileleri genellikle, onların isimlerini taşırdı. Arşiv bunu çok rahatlıkla görebiliyoruz. Şah İsmail Aleviliği organize ederken, dedelik kurumunu da bir tarikat şeyhinin yetki ve hüviyetiyle donattı. Ayrıca Hz. Ali soyunca nisbet ederken ellerine birer siyasetname (seyyidlik belgesi) verip hepsini kendine bağladı. Bu, dedelik kurumunu kutsal bir yapıya kavuşturdu. Böylece bugünkü bildiğimiz dedelik kurumu teşekkül etmiş oldu.

Kısaca söylemek gerekirse, kökü Şamanlara dayanan Alevilikteki dedeliğin, bir yanıyla tarikat şeyhleri, bir yanlarıyla da Oniki İmam temsilcisi seyyidler olarak onların vekilleri kimliğini taşıdıklarını görürüz. Bu itibarla, Aleviliğin yapısını analiz edebilmek ve anlayabilmek bakımından bu kurum hakkında bilimsel çalışmalar yapılmasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.

 

Aleviliğin temel inanç kurumu olan ayini Cem konusundaki fikirleriniz neler?

 

Ayini Cem, Aleviliğin temel ibadet kurumudur. Bilimsel olarak ele alındığından bunun da tıpkı dedelik gibi, Türkler arasındaki eski Şamanist geleneklerle sıkı sıkıya ilgili bulunduğunu görürüz. Nitekim bilimsel çalışmalar ayini Cemin İslam’dan önce Orta Asya’da Türklerin sürekli olarak belli zamanlarda Şamanın yönetiminde icra ettikleri “ritüel nitelikli kımız içme” töreninin bir devamı olduğunu göstermiştir. Vaktiyle İstanbul Üniversitesi Tarih Dergisi’nde L. P. Potapov’un yayımladığı bir makale, bu konuyu güzel açıklıyor. Bu kımız ritüeli, belirlenen günün gecesinde, Şamanın çadırında yapılırdı. Törene yalnızca evli çiftler katılabilirlerdi. Şaman kopuz refakatinde dualar okur, bu arada törene katılanlara kımız sunulurdu. Tören gece geç vakte kadar sürer, sonra herkes kendi çadırına çekilirdi. Görüldüğü gibi bu tören, ayini Cemin esasını çok iyi gösteriyor.

Daha sonra bu Şamanist ritüele Budist ve Manihaist unsurlar da katılmıştır, ki Alevilikteki İkrar ayini Cemi ve musahiplik ayini Cemi hemen hemen bütünüyle bunları izini taşır. Bu iki ayin de bugünkü haliyle Manihaizm’deki İnisiyasyon ayinine çok benzer. Nitekim Bektaşilikteki eline, diline, beline sahip olmak düsturu aynen Manihaizm’de üç mühür adıyla mevcuttur. Alevilikteki cem merasimlerinde, eski Şamanist, Manihaist ve Budist duaların, ilahilerin yerini nefesler, kopuzuyla ilahiler okuyup ayini yöneten şamanın yerini, sazıyla nefes okuyan dede (mürşit) almıştır.

 

Siz Alevikle-Bektaşilik arasında ne gibi farklar olduğunu düşünüyorsunuz?

 

Bektaşilikle Alevilik arasında inanç esasları ve bazı ritüeller bakımından fazla bir fark yoktur. Ancak Bektaşilik, Kalenderliğin bir şubesi olan Haydariye Tarikatı’nın içinden Hacı Bektaş-ı Veli Kültü etrafında gelişmiş bir tarikat olarak kurulduğu için, biçim olarak hemen bütünüyle öteki İslam tarikatlarıyla aynı yapıyı sergiler. Tıpkı onlar gibi Bektaşiliğin de tekkeleri, bu tekkelerin başında şeyhleri ve onların etrafında da müritleri vardır. Yine öteki tarikatlarda olduğu gibi, Bektaşilikte de kendi içinde bir hiyerarşi söz konusudur. Her isteyen, belli şartları yerine getirmek kaydıyla Bektaşi olabilir. Alevilik ise, inanç esasları ve ritüeller bakımından Bektaşilikten fazla ayrılmadığı gibi,aynı şekilde çok güçlü sufi bir nitelik taşır. Nitekim Şah İsmail zamanında müritlere sufi denildiğini çok iyi biliyoruz. Ancak bir kökü tarikattan gelmekle beraber, Alevilik bir tarikat değildir. Ayrıca XVI. yüzyılda Osmanlı merkezi yönetiminin takibatına uğradığı için dağlık ve gözden uzak mıntıkalara çekilmek suretiyle toplumun diğer kesimlerinden soyutlanmıştır. Bunun sonucu hep kendi içinde evlilik kurumu işletildiğinden, giderek adeta bir çeşit soya bağlılık durumu ortaya çıkmış ve ancak Alevi anne babadan doğanlar Alevi sayılmış, yabancılar içeriye alınmamıştır. Oysa daha XVI. yüzyıl başlarında dahi böyle bir durumun bahis konusu olmadığını, Sünnilerden bazılarının Aleviliğe (arşiv belgelerinin diliyle Rafıziliğe) geçebildiklerini biliyoruz. Bugün yine bu geleneksel çemberin yavaş yavaş ortadan kalktığını, Alevilerin, Alevi sülaleden gelmediği halde yabancıları aralarına kabul etmeye başladıklarını görüyoruz.

TÜRK HALK KÜLTÜRÜ

 

Bir milletin tüm maddi ve manevi kültür ürünlerinin saklı olduğu geniş alanı inceleyen folklorun, tarih bilimiyle ilişkisi inkar edilemez. Sizin bu boyutlu çalışmalarınız ve değerli ürünleriniz de var. Halkbiliminin sizce sosyal bilimlerdeki yeri ve önemi nedir? Tarih folklor ilişkisini hangi yönlerden önemli buluyorsunuz?

Toplumsal tarih ya da sosyal tarih kavramı dünya genelinde son zamanlarda çok önemli gelişmeler ve aşamalar kaydetti. Çok değerli araştırmalar yapılıyor. Modern toplumsal tarih araştırmaları, çeşitli toplumların tarihsel süreç içindeki sosyal ve kültürel yapılarının analizine büyük önem veriyor. Bu çerçevede folklor da büyük bir önem kazanmış bulunuyor. Böyle olunca folklorun yeri ve önemi şüphesiz tartışılmazdır. Bu ifade etmeye çalıştığım çerçevede, folklor-tarih ilişkisine bakıldığı zaman, özellikle toplumların kültür analizlerinde tarihsel bir zemine dayanmayan folklor araştırmalarının çok fazla bir fayda sağlayacağına inanmıyorum. Oysa tarihsel zemine dayalı folklor araştırmalarının, kültür analizlerinin vazgeçilmez bir unsuru olduğu kanaatindeyim. Bu itibarla folkloru sosyal tarihin bir parçası olarak değerlendirmek yanlış olmaz sanıyorum. Ben de şahsen çalışmalarımda bu perspektifi yakalamaya gayret ediyorum.

 

Halk geleneği şeklinde vücut bulup gelişen çeşitli, destan anane, menakıbname, masal, hikaye vb. ürünleri incelediğimizde bunların bir kısmının yüzyıllar ötesinden beri varolup bazen bir din, mezhep ve güç girip yaşayarak geliştiğini, bir kısım ürünlerin ise yine bazı inanç kaynaklarından etkilenip, beslendiğini görüyoruz. Bazen bir kültür ve dine ait ürünlerin bir başka din ve kültürde şekil değiştirerek yaşadığına tanık oluyoruz. Yani, kabaca aslında halk kültürü boyutunda hemen her dinin ve milletin bir başka din ve milletin inanç ve kültüründen etkilendiğini, onları etkilediğini, farklı formlarda onlarda yaşadığını söyleyebilir miyiz?

 

Tabii söyleyebiliriz. Şüphesiz daha Durkheim’den beri kabul edildiği gibi dinler, kültürlerin oluşmasında en büyük pay sahibi olan faktörlerden biridir. O itibarla, her kültür,temelindeki bu faktörü taşır ve karşılaştığı başka din ve kültürlere aktarır. Ama bunlar başka kalıplar ve görüntüler altında varlığını sürdürürler. Esasen bu sosyolojik olarak kaçınılmaz bir durumdur ve yeryüzünde mevcut bütün büyük kültürler için geçerli bir kuraldır. Büyük kültürler, kapalı devre yaşayarak her türlü etkileşim ve senteze kapalı olan kültürler değil, aksine kültürlerle senteze açık kültürlerdir.

 

“Tarih-folklor ilişkisinden biri kesit “ alt başlığıyla yayınlanan “Türk Folklorunda Kesik Baş” isimli eseriniz bir ölçüde, tarih-folklor ilintisini göstermek için mi kaleme alındı?

 

Evet. Bunu söyleyebiliriz. Az önce belirtmeye çalıştığım gibi, tarihsel zemine dayanmayan,  tarihsel perspektiften yoksun olan folklor araştırmalarının, ufkumuza fazla genişlik sağlayacağı  kanaatinde değilim. Benim bu çalışmayı yapmaktan amacım, bir yandan kültür tahlillerinde folklorun ne derece önemli olduğunu gösterebilmek, diğer yandan ise, tarihsel zeminini ve perspektifini folklor araştırmalarına ne ölçüde bir zenginlik katabileceğine bir örnek vermekti. Nitekim bu çalışmayı yaparken şahsen çok şey öğrendiğimi söyleyebilirim.

 

Türk folklor ürünleri içinde “Kesik baş motifinin” bu dereceye yer almasının nedenleri nelerdir?

 

Bunun nedenleri, bu ürünlerin mahiyetlerine bakıldığı zaman daha iyi anlaşılır sanıyorum. Bu yapıldığı zaman görülecektir ki, bunların çoğu, Anadolu ve Rumeli’deki Türk fetih hareketleriyle ilgilidir. Düşmana karşı canını dişine takarak savaşan kesik başlı kahramanlar etrafında oluşan bu efsaneler, Türk halk hafızasının, bu kahramanların sıradan biri gibi ölmesine razı olmadığının onlara insanüstü özellikler yükleyerek hatıralarını ebedileştirmek suretiyle onları adeta takdis ettiğinin göstergesidir.

 

Kültür tarihimizin önemli bir aynası olan menakıbnameler, milletimizin genel karakterini yansıtırken, İslami inançların nasıl farklı yorumlanabildiğinin de bir profilini çiziyor adeta. İçlerinde son derece kıymetli tarihi-toplumsal-sosyal bilgiler bulunan bu eserler aynı zamanda folklor ve edebiyatımızın aslında en önemli kaynaklardan birisi. Siz konuyu ilk vurgulayıcı şekilde gündeme getirip “Kültür Tarih Kaynağı Olarak MENAKIBNAMELER” isimli eseri yazdınız. Manevi kültür kaynağı olan menkabe ve menakıbnameler nasıl, niçin ve ne zaman doğmuştur?

 

Velilerin, yahut halk deyimiyle evliyaların kerametlerini, efsanevi yaşantılarını anlatan,menakıbname dediğimiz küçük anekdotlar ve bunları bir araya toplayan menakıbnameler (yahut Bektaşi terminolojisine göre Velayetnameler), tasavvuf tarikatlarının yayılmasıyla birlikte bütün İslam dünyasında yaklaşık 11. yüzyıldan itibaren görülmeye başladı. Böyle bir geleneğin, Peygamber döneminin hemen akabinde, onun sahabeleri etrafında oluşan ve daha o devirde menkabe terimiyle nitelenen anekdotlarla ilgili bir yanı olduğu gibi, İslam’ın yayıldığı yerlerdeki eski mistik kültürlere dayanan bir yanı da vardır. Bu mistik kültürler, başta Budist, Şamanist, Manihaist ve Hıristiyan mistik kültürleri olmak üzere, Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar uzanan bir saha içinde Türk Tasavvuf Edebiyatı’nı da derin bir şekilde etkilemişlerdir. Bu da çok tabiidir.

 

Genel olarak herhangi bir tarikata mensup bir velinin menkabelerini ihtiva eden menakıbnamelerin temel özellikleri nelerdir? Niçin Türk Edebiyatı’nda evliya menakıbnameleri bu kadar yaygındır? Menakıbnamelerin aslında bilinmeyen önemleri nereden kaynaklanıyor?

 

Menakıbnamelerin temel özelliklerini, sizin de adını verdiğiniz araştırma eserimde açıklamaya çalışmıştım. Ama bence sorunuzun ikinci kısmı çok önemli. “Niçin Türk edebiyatında evliya menakıbnameleri bu kadar yaygın?” diye soruyorsunuz. Bu aslında Türkler’in İslam anlayışı ve Müslümanlık tarzıyla çok yakından ilgili tarihsel bir gerçeğin görüntüsünden başka bir şey değildir. Bu tarihsel gerçek, Türklerin Müslümanlığı hem tasavvuf aracılığıyla benimsemiş olmaları, hem de Şamanizm, Budizm ve Manihaizm gibi eskiden mensup oldukları dilerindek ibenzer anlayış sebebiyle kendi İslam anlayışlarını çok belirgin bir evliya kültü etrafında oluşturmalarıdır. Başka bir ifadeyle Türk Müslümanlığı, evliya Kültür merkezli bir Müslümanlıktır. Bunun en açık delillerini hem Sünni, hem Alevi-Bektaşi halk Müslümanlığında buluruz. İşte menkabelerin önemi de bence, Türk Müslümanlığının karakteristik değer hükümlerini yansıtmalarında yatıyor. Bu eserler yakın zamanlara kadar aslı esası olmayan hayali hikaye ve efsanelerle dolu kitaplar diye küçümsenmekte, tarih kaynağı olarak kabul edilemeyecekleri ciddi ciddi öne sürülmekteydi. Hala da buna inanan tarihçilerimiz vardır. Oysa bence de bu eserler,Türk Müslümanlığının analizini yapmak, karakteristiklerini kavramak isteyen tarihçi, ilahiyatçı,sosyolog, sosyal psikolog ve antropologlara çok değerli malzeme sunan birinci dereceden kaynaklardır.

 

Türk menakıbnameleri içinde özel bir yeri olan Bektaşi menakıbnamelerinin diğerlerinden ayrılan yönleri nelerdir?

 

Bektaşi Menakıbnameleri’ni diğer Türk tarikat menakıbnamelerinden ayrılan temel yönler, bunların çok daha açık bir şekilde ve bol miktarda, İslam öncesi eski dini ve mistik inançları yansıtmaları noktasında toplanır. Biz Bektaşi Menakıbnameleri’nde bu inançların ve hatta bu inançlar etrafında oluşan ritüellerin çok belirgin yansımalarını buluruz . Bunları öteki Menakıbnameler’de pek göremeyiz. Bu itibarla Bektaşi Menakıbnameleri, bizim için hem sosyal hem dini tarih, hem de folklor kaynağı olarak eşi bulunmaz bir metin koleksiyonu oluştururlar.

 

Türk menakıbnamelerinde yer alan ana motifler hangileridir? Bunlar içinde İslam öncesi Türk inançlarının belirginliğinin sebeplerini neye bağlıyorsunuz?

 

Bu menakıbnamelerde yer alan ana motifler, ki bunların bir envanter denemesini demin isimlerini saydığımız çalışmalarımda yapmıştım, daha çok özellikle, hulul (incarnation), tenasüh (ruhun beden değiştirmesi) gibi, Budizm, Manihaizm ve Şamanizm kaynaklı motiflerdir. Bu motiflerin bu saydığımız eski Türk dinleriyle ilgili olmasının sebebi, bu dinlerin Türkler arasında çok uzun zamanlar boyunca kalabilmesiyle ilgilidir. Uzun yıllar bu mistik karakterli dinler, Türkler arasında çok derin izler bırakmıştır, o kadar ki, İslam gibi çok belirgin bir tek Tanrı inancına dayalı güçlü bir din bile, halk içindeki bu eski inanç motiflerini silememiştir. Ancak bunlar tabii ki eski orijinal biçimleriyle değil, bir takım İslami kavramlar altında gizlenerek varlıklarını sürdürmüşlerdir.

 

“İslam-Türk İnancında Hızır Yahut Hızır İlyas Kültü” isimli kitabınızda bugün de hala canlı olarak yaşayan Hızır-İlyas-Hıdırellez Kültü’nü inceliyorsunuz. Kitabınızda, “Hızır denilen insanüstü bir varlık etrafında meydana gelmiş bulunan bu kültün esasta, Türklerin ve diğer İslam milletlerinin yayıldığı geniş bir coğrafyada ve tarihi süreç içinde çok çeşitli kültür ve inanç sistemlerinin katkısıyla Müslüman kültür çevresinde tecelli etmiş bir syncretesme’dir (s. 211)” diyorsunuz. Peki, adı etrafında sayısız masal, efsane, söylence, menakıbname, hikaye geliştirilmiş, hemen tüm din adamlarının yazar ve şairlerinin hakkında görüş bildirdiği Hızır-İlyas’ı bu kadar ortaya çıkaran etmenler nelerdir? Niçin halk Hızır ve İlyas’ı özellikle Hızır’ı toplumsal ruhunda yaşatmıştır ve hala çok canlı olarak da yaşatmaktadır?

 

Bence bunun iki temel sebebi var: Birincisi, insanların psikolojik yanlarıyla ilgili. Yani insanlar çok eski çağlardan beri dünyanın her tarafında sıkıntıya, bunalıma düştükleri veya içinden çıkamadıkları problemlerle karşılaştıkları zaman, daima kendilerini bu durumdan kurtaracak görünmez bir gücün veya varlığın, insanüstü bir kudretin ortaya çıkacağına inanmışlardır. Ama tarihte genellikle bu böyle olmuştur. Bu inanç zamanla somutlaşıp muhayyel bir şahsiyet haline dönüşüyor. Modern insanda bu tür inançlar tabiiki giderek yerini başka kavramlara bırakıyor.

İkincisi, sizin de belirttiğiniz gibi, Hızır inancı, çok değişik kültürlerin ve bu kültürleri üreten toplumların inançlarının zaman içinde oluşmuş bir bileşkesidir. Bu kadar geniş itabana dayalı oluşu da Hızır’ı toplumsal ruhta canlı olarak yaşatan önemli bir sosyal faktördür.

 

Veysel Karani ve Üveysillik isimli değerli bir eseriniz de var. Veysel Karani de Hızır ve İlyas gibi Türk halk ruhunda yerleşmiş önemli dini şahsiyetlerden birisi. O da yüzlerce şiire, menakıbnameye, hikayeye konu olmuş. Anadolu’nun birçok yerinde, O’nun mezarının olduğunu söyleyen halk, Veysel Karani’yi yaşamının ayrılmaz bir parçası yapmış. Yunus Emre’nin “Aşık Yunus eydür ben de varaydım/ Ol mübarek hub cemalin göreydim/ Ayağın tozuna yüzler süreydim/ Yemen illerinde Veysel Karani” diyerek bağrına bastığı, kendisine muhtaç anasının hizmetkarı olmuş vefalığın simgesi, Alevilerin, Hz. Muhammed’i, Kırklar Meclisi’ne, “Sırrı-ı Hakikate” erdirmede bir yol kılavuzu kabul edilen, 17 Kemerbestlerden biri olan, Pir Sultan’da, bütün erenlerin en ileri geleni bu dini şahsiyeti halkımız nasıl ve niçin bu denli benimsemiş? Folklorumuza niye bu denli girmiş? Veysel Karani ve O’nun yolunu süren Üveysilik nasıl kurulmuş?

 

Sanırım Veysel Karani’nin bu kadar derinden sevilip benimsenerek sonunda bir çeşit takdis konusu olmasında, görmediği Peygamber’e karşı kalben çok derinden duyduğu sevgi ve bağlılığın, Peygamber. sevgisinin adeta canlanmış bir timsali olması kadar, anaya duyulan sevgi ve boyun eğme gibi, milletimizde çok güçlü bir hasleti de şahsında somutlaştırmasının önemli payı olsa gerek. Bu yüzden Veysel Karani etrafında pek çok menkabe oluşmuştur Bununla beraber, Veysel Karani bununla da kalmamış, İslam dünyasında tasavvuf yolunun,sufiliğin de sembol şahsiyetlerinden biri olmuş, sufilik kavramının prototipi olarak kabul görmüştür. Bunun sebebi ise herhalde, hiç bir kimsenin yol göstermesi olmadan kendi kendine Peygamber’e bağlanması ve kendini aşırı bir perhizkarlık ve inzivaya çekerek Tanrısal gerçekle yüzyüze kalmayı tercih etmesi olmalıdır. Nitekim, Üveysilik dediğimiz Sufilik yolu, tıpkı Onun gibi, hiç bir mürşidin delaletine ihtiyaç duymadan, kendi kendine Tanrısal gerçekliğe ulaşabilme gücünü gösteren sufilerin yolu olarak tasavvuf tarihi içinde ortaya çıkmıştır. Tasavvuf tarihinde bu yola mensup pek çok ünlü sufi vardır. Pir Sultan Abdal’ın da bunlardan biri olması kuvvetle muhtemeldir. Hatta bu adla bir tarikatın dahi mevcut olduğunu biliyoruz.

 

Saygıdeğer Ocak, örnek aldığım bilimsel çalışmalarınız için ve çok kıymetli zamanınızı bu uzun söyleşiye ayırmanızdan dolayı şükranlarımı sunarım.

 

Ben teşekkür ederim.

 

Söyleşi: AYHAN AYDIN, 1995, Ankara

 

AHMET YAŞAR OCAK SÖYLEŞİSİ İÇİN YARARLANILAN KAYNAKLAR

 

1- Ahmet Yaşar Ocak, Babaîler İsyanı, Dergah Yayınları İstanbul, 1989

 

2- Ahmet Yaşar Ocak, Veysel Karanî ve Üveysilik, Dergah Yayınları, 1980

 

3- Ahmet Yaşar Ocak, Bektaşî Menâkıbnâmelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1989

 

4- Ahmet Yaşar Ocak, Türk Folklorunda Kesik Baş,Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1989

 

5- Ahmet Yaşar Ocak, İslâm-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1990 (2. Baskı)

 

6- Ahmet Yaşar Ocak, Kalenderîler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1992

 

7- Ahmet Yaşar Ocak, Manâkıbnâmeler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1992

 

8- Ahmet Yaşar Ocak “Alevilik ve Bektaşilik”, Tarih ve Toplum Dergisi, 91. sayı, Temmuz 1991, sayfa 20-25

 

9- Ahmet Yaşar Ocak, “Alevilik ve Bektaşilik”, Tarih ve Toplum Dergisi, 92. sayı, Ağustos, 1991, sayfa, 115-121

 

10- Ahmet Yaşar Ocak, Tarih Çevresi Dergisi Röportaj, sayı 6, Mayıs 1993, sayfa 2-3

 

11- Ahmet Yaşar Ocak, “Alevilik Problemi ve Türkiye”, Cem Dergisi,42. sayı, sayfa 10-13, 1994

 

12- Ahmet Yaşar Ocak, “Alevilik, Bektaşilik Gerçeği ve Bazı Tezler”, Türkiye Günlüğü, 31. sayı. Kasım-Aralık 1994, sayfa 115-120

 

13- Bernard Lewis, Tarihte Araplar, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları, ÇevHakkı Dursun Yıldız, İstanbul, 1979.

 

14- Prof. Dr. Philip K. Hitti, İslam Tarihi, Boğaziçi Yayınları, Çev. Salih Tuğ, İstanbul 1989

 

15. Claude Cahen, İslamiyet, Bilgi Yayınevi, Cilt 1, Ankara, 1990

 

16- Prof. Dr. Faruk Sümer, Safevî Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde AnadoluTürklerinin Rolü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1990

 

17- Gustave Edmund Von Grunebaum, İslamiyet, 2. Kitap, Bilgi Yayınevi, Ankara 1993

 

18. Walther Hınz, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, Türk Tarihi Kurumu Yayınevi, Ankara, 1992

 

19- Irene Melikof, Uyur İdik Uyardılar, ( Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları), Türkçesi Turan Alptekin, Cem Yayınları, 1994.

 

20- Mezhepler Tarihi, Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, Mütecim Dr. Abdülkadir Şenel, Hisar Yayınları.

 

21- Oral Çalışlar, Hz. Ali-Muaviye Çatışması, Pencere Yayınları, İstanbul, (3. Baskı).

 

22- Abdülbâki Gölpınarlı, Oniki İmam, Emek Basım Yayınevi, Ankara.

 

23- Abdülbaki Gölpınarlı, Vilayetnâme, İnkilâp Kitabevi, İstanbul 1990.

 

24- Abdülbaki Gölpınarlı, Tarih Boyunca İslâm Mezhepleri ve Şiilik, Der Yayınları, İstanbul, 1987

 

25- Muhammed Huseyn Alu Kâşifil-Gıtâ, Ca’feri Mezhebi, Çev. Abdülbaki Gölpınarlı, Minnetoğlu Yayınları, İstanbul, 1966

 

26- Şerîf Radıy Muhammed . b. Hüseyun, Hazret-i Ali, Nehç’ül-Belâga, Çev. Abdülbaki Gölpınarlı, Der Yayınları, İstanbul, 1990

 

27- İbrahim Arslanoğlu, Şah İsmail Hatayî ve Anadolu Hatayîleri, Der Yayınları, İstanbul, 1992

 

28- İbrahim Arslanoğlu, Pir Sultan Abdallar, Erman Yayınları, İstanbul 1984

 

29- Nejat Birdoğan, Şah İsmail Hatai, Can Yayınları, İstanbul 1991

 

30- Pertev Nailî Boratav, Abdülbaki Gölpınarlı, Pir Sultan Abdal, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1943

 

31- Cemşid Bender, 12 İmam ve Alevilik, Berfin Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 1994.

 

32- Sefer Aytekin, Hüsnüye, Emek Basım-Yayınevi, Ankara, 1955.

 

33- Sefer Aytekin, Makalâtı Hacı Bektaş Veli, Emek Basım-Yayınevi, Ankara, 1956

 

34- Sefer Aytekin, Buyruk, Emek Basım-Yayınevi, Ankara, 1956.

 

35- Sinasi Koç, Gerçek İslâm Dini, Güven Matbaası, Ankara, 1989.

 

36- Buyruk, Ayyıldız Yayınları, Sahibi Bektaş Ayyıldız.

 

37- Buyruk’la aynı eserde Muaviye’den Kayser Rum’un 100 Suali, Ayyıldız Yayınları.

 

38- Şerif Radi, Hazreti Ali Divanı, Çev. Vedat Atila, Ant Yayınları, İstanbul,1990.

 

39- Prof. Dr. Esat Coşan, Makalat, Seha Neşriyat.

 

40- Abdülkadir Sezgin, Hacı Bektaş-i Veli ve Bektaşilik, Sezgin Neşriyat, III. Baskı 1991

 

41- İmam Cafer Buyruğu, Şahkulu Sultan Dergahı Koruma Onarma ve Yaşatma Derneği Yayını. Bu eser Sefer Aytekin’in “Buyruk”unun tıpkı-basımından başka bir şey olmayıp, kitapta buna dair bir kayıt yoktur. Anadolu Matbaası, İstanbul.

 

 

Ahmet Yaşar Ocak’ın Yayınlanmış Kitapları:

 

  • Ocak, Ahmet Yaşar, Babaîler İsyanı, Dergah Yayınları, İstanbul, 1989

Ocak, Ahmet Yaşar, Babailer İsyanı, (Genişletilmiş ve Gözden Geçirilmiş Üçüncü Baskı), Dergah Yayınları,  İstanbul, 2000)

  • Ocak, Ahmet Yaşar, Veysel Karanî ve Üveysilik, Dergah Yayınları, 1980
  • Ocak, Ahmet Yaşar, Bektaşî Menâkıbnâmelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1989

(Aynı kitap Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri, üst başlığıyla ve Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş olarak, İletişim Yayınları’ndan çıkmıştır. 2000, İstanbul (İletişim Yayınlarında 2. Baskı))

  • Ocak, Ahmet Yaşar, Türk Folklorunda Kesik Baş, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1989
  • Ocak, Ahmet Yaşar, İslâm-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1990 (2. Baskı)
  • Ocak, Ahmet Yaşar, Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Manâkıbnâmeler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1992

(Aynı kitabın 2. Baskısı 1997 yılında aynı kurum tarafından yayınlanmıştır.)

  • Ocak, Ahmet Yaşar,  Kalenderîler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1992

(Aynı Kitabın Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş 2. Basımı 1999’da aynı kurum tarafından yayınlanmıştır.)

  • Ocak, Ahmet Yaşar-Erünsal, İsmail E., Menakıbu’l-Kudsiyye Fi Menasıbi’l-Ünsiyye, Elvan Çelebi, (Baba İlyas-ı Horasani ve Sülalesinin Menakevi Tarihi), Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1995
  • Ocak, Ahmet Yaşar, Türk Sufiliğine Bakışlar, İletişim Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 1996
  • Ocak, Ahmet Yaşar, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler (15.-17. Yüzyıllar), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1998
  • Ocak, Ahmet Yaşar Ocak, Türkler, Türkiye ve İslam, (Yaklaşım, Yöntem ve Yorum, Denemeler), İletişim Yayınları, İstanbul, 1. Baskı 1999, (3. Baskı aynı yerden, 2000)
  • Ocak, Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltuk, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2002