OSMANLI’DA ALEVİ AYAKLANMALARI – BAKİ ÖZ

 “OSMANLI’DA ALEVİ AYAKLANMALARI”

 

Alevilik/Bektaşilik alanında yaptığı çalışmalar ve kitaplarıyla adından sıkça bahsettiren ve günümüzdeki genel/geçer bazı görüşleri ve klasik yaklaşımları ortaya koymaya çalışırken genç sayılacak, verimli döneminde Hakk’a yürüyen Baki Öz’le yaptığım söyleşide Osmanlı’da Alevi Ayaklanmalarının nedenleri, boyutları ve sonuçları üzerinde durmaya çalıştım.

 

 

Şimdiye kadarki çalışmalarınızda Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda Türkmen ­Alevi rolünün önemine değindiniz. Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve gelişmesinde esas kurucu unsurların da bu halk kesitleri olduğunu vurguladınız. Gerçekten Osmanlı Devleti’nin varolmasında Türkmenlerin Alevilerin önemli rolleri olmuş muydu?

 

Osmanlı’nın kuruluşu incelendiğinde birtakım Alevi eğilimlerinin örneğin Ahiliğin kuruluşta önemli rolleri olduğu görülür. İlk Osmanlı Padişahları Osman Bey ve Orhan ile onun oğlu Murat’ta bir Ahilik etkisinden söz etmek mümkün. Hatta o dönem koşullarındaki Şiilik etkileri de açıkça görülen unsurlardandır.

 

Ne gibi eğilimlerdir bunlar?

 

Şöyle söyleyeyim, öncelikle tarikatlar karşısında çok hoşgörülüydüler. Sünniliği katı şekliyle ele almıyorlardı. Özellikle Alevi eğilimli insanlarla işbirliği içindeydiler. Bir takım ocakların açılmasını sağlamaları, savaşlarda Alevi dervişleri yanlarında götürmeleri, tekkeler zaviyeler

açmaları, oralarda görevlendirmeleri, onlara birtakım görevler vermeleri gibi. Çandarlı Kara Halil Paşa Ahidir. Kadılıktan veziriazamlığa kadar yükselmiştir. (Fatih’ten sonra kellesi uçuruluyor o başka mevzu)

Kuruluş Dönemi’ne baktığımızda net olarak görülürki Ahiler, Alevi kökenliler. Şii kökenliler kuruluşta rol, görev almışlardır. Gerek dinsel görevleri gerek siyasi-sosyal görevleri görebiliyoruz. Burada işbirliği görüyoruz. Bu da kuruluş döneminde uzun süre devam ediyor. Mesela Ankara. O dönemde Ahiliğin merkezi Ankara. Orhan Bey döneminde Ankara Osmanlı yönetimi veriliyor. Orhan Bey Ahi teşkilatının içinde yer alıyor. Orhan Bey’in oğlu 1. Murat doğrudan doğruya, Ahiler tarafından şed kuşanan bir isim. Ve dolayısıyla Ahi teşkilatının başkanı kabul ediliyor. En önemlisi varlıkları yadırganmıyor. Bursa’nın alınmasında Ahi kökenli, Alevi kökenli insanlar ordunun üst düzey mercilerinde yer almışlardır. Alp-erenler içerisindeki birçok insan da Ahi kökenli, Alevi kökenlidir. Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda da benzer etkileri görüyoruz. Yalnız bir noktayı hatırlatmak istiyorum. Bazı tarihçiler Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunu, Hacı Bektaş’a bağlamak için, Onun yaşadığı tarihi dönemi, Yeniçeri Ocağı’nın kuruluş tarihine getirirler ki bu tümüyle yanlıştır. Yeniçeri Ocağı Hacı Bektaş’ın ölümünden sonra kurulmuştur. Son araştırmalar Hacı Bektaş’ın 1209 (10)lu yıllar da doğduğunu 1270-71′li yıllarda öldüğünü gösterir. Dolayısıyla Hacı Bektaş Osmanlı’nın kuruluş dönemine bile ulaşmamıştır. Yeniçeri Ocağı 1. Murat Dönemi’nde 1363′lerde kurulmuştur. Bu örgüt de Hacı Bektaş Ocağı tarafından kutsanır. Yani Bektaşilik, Osmanlı Devleti’nde ordunun kuruluşunda önemli görevler üstlenir.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde yönetimle, Bektaşilik ve, Alevi­Türkmenler arasında dinsel, siyasal sosyal bir ilişki sözkonusuydu.

Osmanlı Devleti kurulduğunda İslamiyet’in katı olmayan yorumlarına açıktı. Özellikle Orta Asya’dan getirmiş oldukları gelenekler ve inançlarla İslamiyet’in katı unsurlarını yumuşatmış olan Türkmenlerin yoğun varlığı ve devlet tarafından bunlara herhangi bir baskı da bulunulmaması, Osmanlı-Türkmen ilişkilerinin sıcaklığını yansıtır. Osmanlı’da Sünniliğin devlet yönetiminde resmi inanç ve mezhep olarak kabulü İmparatorluk olduktan sonradır. Sünniliğin dinsel kurallarını devlet ve toplum yapısına uygulamaya başlamalarıyla birlikte Türkmen-Alevi kesimlere baskılar dönemi de başlamıştır. Yani Fatih Sultan Mehmet’ten sonra.

Osmanlı’nın kurulduğu 1300′li yıllarda Anadolu’nun genel görünümü ve sosyal, siyasal dinsel durum nasıldı?

Anadolu’ya o dönem bakarsak Türkmenler’in tümü Orta Asya kökenli insanlardır. Özellikle 10. yy’dan sonra Aral ve Hazar Gölü arasında yaşayan Oğuz toplulukları çeşitli nedenlerden dolayı İran Üzerinden Anadolu’ya

 

göçmüşlerdir. Gelenlerin bir kısmı geldikleri yerde İslamiyet’le karşılaşmışlardır. Fakat bir kısmı da İran, Irak, Suriye’deki yaşamlarında İslamiyet’le karşılaştılar. Birçoğu ise Anadolu’ya eski Şamanist inançlarıyla geldiler ve İslamiyet’le Anadolu’da karşılaştılar.

Büyük Selçuklu Devleti kendisine karşı gelen bir takım uç beylerini Anadolu’ya sürmüştü. Bir takım boylar ise Moğol Olayı yani Cengiz Olayı’yla geliyorlar. Atıyla, koyunuyla beraber. Ayrıca din adamı, dervişini de beraberlerinde getirmişlerdir. Bunlardan bir kısmı da Harzemliler’dir. Bunlar da Cengiz’e yenildikten sonra buraya gelmişlerdir. Bu dönemde, Anadolu Selçuklu Devleti döneminde yani, 1230′lı yıllarda Erzincan yakınlarında Yassı Çemen Savaşı yapılır. Alaaddin Keykubat’la. Ve Erzincan Bölgesi’ne çoğu yerleştirilir. Erzurum, Bayburt, Gümüşhane, Refahiye’ye bu Harzemli göçmenler yerleştirilir.

Anadolu’ya gelen bu Türkmenler’in büyük kısmı tasavvuf inancıyla Orta Asya’da karşılaşmışlardır. İslam misyoneri olarak kabul edeceğimiz, İslam

mutassavıfları, Asya’ya kadar gidip İslamiyet’i kendi algılayışlarıyla farklı bir şekilde anlatmışlardır. Gelgelelim göçlerin onlarca yüzlerce yılda bir gelişleri var. Konup göçtükleri yerlerde İslamiyet’ın farklı yorumlarını almışlardır.

Anadolu Selçuklu Devleti (Türkiye Selçuklu Devleti) diğer beylikleri de ortadan kaldırarak, hakimiyet kuruyor. Türkiye Selçuklu Devleti Anadolu’da ulusal bütünlüğü sağlama doğrultusunda bir toplumsal yapı oluşturmaya çalışıyor. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yönetiminde Sünni akidelerin etkisi görülse de Fuat Köprülü’nün eserlerinde, Babinger’inkilerde bir takım Batılı kaynaklarda görülüyor ki Anadolu’da Alevi yoğunluğu çok fazla. Prof. Barkan’ın deyimiyle “kolonizatör Türk dervişleri” olan misyoner dervişler Anadolu’nun boş alanlarına yerleşmişlerdir. Kolonizatör Türk dervişleri, bu mutassavvıf Türk dervişleri bir bakıma, Asya’dan gelen insanların Anadolu’da yerleşmesinde, yerleşik yaşama geçmesinde temel rol oynamışlardır. Bir nevi çimento görevi yapmışlardır. Rumuyla, Ermenisiyle Anadolu’da bulunan halklarla Asya’dan gelen göçerleri birleştirmişlerdir.

Böyle bir tarihsel misyon yüklenmişlerdir, diyorsunuz.?

Evet.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda Alevi-Türkmenler’in konumundan ve Osmanlı Yönetimi’nin bunlara hoşgörüsünden bahsettiniz. Zaman geçiyor, tarihsel akış içerisinde bazı şeyler değişiyor… Daha sonraki gelişmeler çerçevesinde baktığımız zaman, özellikle Osmanlı’nın imparatorluk haline gelmesinden sonra yönetimle bu Alevi-Türkmenler arasındaki ilişkilerde çok yoğun farklılaşmalara tanık oluyoruz. Bu farklılaşmanın nedenleri nelerdi?

Bu konuda birtakım görüş farklılıkları var. Bir kısım araştırmacılar Osmanlı Yönetimi’yle Türkmenler arasındaki kopuşun 2.Murat döneminde başladığını söylüyorlar. Bir takım görüşler, kopuşun Fatih Dönemi’nde bir takımı ise Yavuz’la başladığını söylüyorlar. Biz kesin bir tarih sınırı vermeyeceğiz. Tarihte zaten böyle bir şey de söz konusu değildir. Yani tarih sürekliliği gerektirir. Ama 2.Murat’la beraber Osmanlı’da az-çok imparatorluklaşma olayı başladı. Hem Erzincan’a kadar uzanan Anadolu toprakları alındı, hem de Batı’da da ilerlemeler oldu. Osmanlı Devleti kendini güçlü hissetmeye başladı. Fatih İstanbul’u aldı.

Osmanlı yönetimine baktığımızda kuruluşundan itibaren bugün parti diyebileceğimiz bir guruplaşma söz konusudur. Kuruluştan itibaren bir Türk­Türkmen unsuru var, bir de Hıristiyan devşirme unsuru var. Bu iki kesim arasında bir zıtlaşma da var. Bu zıtlaşma devlet katmanlarına kadar uzanıyor. Fatih Dönemi’nde bu çıbanın patlama noktasına geldiğine tanık oluyoruz. O dönemde Türk-Türkmen grubunun temsilcisi konumunda olan Çandarlı Kara Halil Paşa bir bahaneyle katlediliyor. Bu da Osmanlı’da ilk “siyaseten katl” olaylarından birisi. Çoluk-çocuğun, mallarına el konulup satılıyor. Dönemin dönme devşirmelerin lideri olan Zagonos Paşa ise sadrazamlığa getiriliyor.

 

Bu da bize gösteriyor ki, artık Hristiyan kökenli devşirmeler Osmanlı Devlet yönetime hakim olmaya başlamışlardır. Osmanlı’nın asıl kurucu unsuru olan Türk-Türkmen kesim geriye itilmiştir. Türkmenlerin liderliği yitirmeleriyle Osmanlı’nın imparatorluk olması aynı döneme rastlamaktadır. Bundan sonra da halkın çoğunluğunun dahil olduğu Alevilik yönetimden dışlanıyor ve resmi mezhep olarak Sünnilik kabul ediliyor. Dönme-devşirmeler ise artık koyu Sünni olup diğer birimlerle işbirliği halinde, tümüyle yönetime hakim olacaklardır. Artık bundan sonra da Alevileri sindirip yoketme politikası uygulanmaya başlanacaktır.

Bu noktada bir konuyu gündeme getirmek istiyorum. Osmanlı-Bektaşi ilişkileri. Olaylara çok farklı açılardan bakıldığı için çok farklı yorumlarla karşılaşıyoruz, tarih meselelerinde. Bektaşiler’in tarikat olarak Osmanlılarca kurulup Anadolu Alevi-Kızılbaş halk topluluklarının sindirmek için bölücü bir araç olarak kullanıldıklarından bahsediliyor. Diğer mezheplerle uzlaştırıcı rolü olan “arayolcu” olarak nitelendiriliyor, Bektaşilik… Bunlar gibi sayısız şey söyleniyor. Birçok farklı iddia var ortada. Bektaşiliğin kurumlaşması, zaman içinde Osmanlı-Bektaşilik arasındaki ilişkilerdeki farklılaşmalar ve yukarıdaki yaklaşımlar konusunda sizin fikirleriniz nelerdir?

Benim incelediğim belgelerden ve diğer unsurlardan Bektaşiliğin Aleviliğe karşı kurulmuş bir örgüt olduğunu kanıtlayan bir belge veya etmene rastlayamadım. Bunu ben art niyetlilik olarak algılıyorum. Alevi Bektaşilik arasında özde bir fark yoktur. Bu “böl-parçala-yönet” politikasının bir uzantısı olsa gerek. Temelde bir ayrımdan söz etmek mümkün değildir.

Bektaşilik, Hacı Bektaş’tan sonra XIII. yy’dan itibaren Alevi çerçevesi içinde, kural ve kurumları içinde kurulmuştur. Bir derlenme toparlanma olayıdır. Bir örgütlenme olayıdır. Tarikat zaten bir örgütlenme toparlanma olayıdır.

Hacı Bektaş’tan sonra gevşemiş olan bu topluluk ancak 100-150 yıl sonra örgütlenip bir tarikat durumuna gelmiştir. Balım Sultan’dan önce de bir tarikatlaşma var. Fakat Balım Sultan ona çeşitli eklemelerde bulunmuştur. Balım Sultan devletle de ilişkilere geçmiştir. Peki örgütlenen bu Bektaşilik, Aleviliğe karşı kullanılmış mıdır? Hayır. Balım Sultan Bektaşilik’te çeşitli müeyyideleri gündeme getirmiştir. Hacı Bektaş’a bağlılığı gündeme getirmiştir. Mesala Anadolu’daki müridlerin Hacı Bektaş’ı ziyaretlerini zorunlu kılmıştır.

Alevilik daha çok kırsal kesimde, köylü insanlar arasında yayılırken, Bektaşilik daha çok şehirlerde belli bir örgüt disiplininde gelişmiştir. Daha iyi derecede dini kuralları biliyorlar, siyaseti biliyorlar, bilgileri daha fazla. Eğitim görmüş insanlar, Bektaşiler. Devletle de ilişkilerini düzenli bir şekilde yürütebilmişlerdir.

Özellikle XVI. yy’dan itibaren Anadolu’da birtakım farklılaşmalar yaşanıyor. Özellikle İran’daki Şah İsmail’in ve Safeviler’in Anadolu’daki etkisi artıyor. Erdebil Ocağı Anadolu’da geniş halk kesimlerini etkisine almış çok geniş ilgi uyandırmıştı. Şah İsmail daha önce Anadolu’ya gelmiş Türkmenlerin arasında yaşamış, çok büyük bir ilgi ve merak uyandırmıştı. Şah İsmail, Anadolu’da dağınık şekilde yaşıyan Alevi kesimler arasında sıcak ilişkiler kuruyor. Şah İsmail bir şair, ozan. Onun şiirleri Anadolu’da birer deyiş olarak, düvaz-imam olarak okunur olmuş. Onun kanıksamışlar ve benimsemişler. Böyle bir duygusal bağ kurmuşlar. Bir de Osmanlı bürokrasisinin, Osmanlı Devleti’nin Alevilere baskısının olması, Alevileri Safeviler’e yaklaştırmıştır. Osmanlılar kurulan Safevi Devleti’ne Anadolu Türkmenleri’nin akışını içlerine sindirememişlerdir. Türkmenler Şahlara öyle bağlanmışlardır ki, “nezir” denilen vergilerini bile Safeviler’e veriyorlar.

Nihayetinde de birçok ayaklanmalar yaşanacaktır Anadolu’da. Şah taraftarlığından doğan, Osmanlı’ya karşı olan, ayaklanmalar. Duygusal bağ isyansal yapıya dönüşecektir. İran’daki kurulan devletle Anadolu Aleviliği de yeni boyutlar kazanacaktır. Safevi halifeleri Anadolu’ya gelerek birtakım ocaklar kurup kendi düşüncelerini anlatıyorlardı. Anadolu halkını İran’a bağlamak için mücadele veriyorlardı. Mesela İran’nın gönderdiği bir halifenin Antalya’da Şah Kulu Ayaklanması’nda rol oynadığını, yine Isparta’da Veli Baba Ocağı’nın yakınlarında faaliyet gösterdiklerine tanık oluyoruz.

Bektaşiliğin etkin olduğu yerlerde Safevi etkisinin daha az olduğunu da görüyoruz. Halk buralarda daha bilinçli. Bu hareketlerin, halifelerin kendilerine neler kazandırıp-götürebileceğini daha fazla ölçüp­tartabiliyorlar. Daha çok Alevilerin yoğun olduğu, dağınık bölgelerde faaliyet gösteriyorlar, İran taraftarı halifeler.

Ülkemizde tarihi bilgilerin genelde çok farklı anlatılıp aktarıldığına tanık oluyoruz. Aynı durum Osmanlı toplumsal yapısının anlatılmasında da geçerli. Ta kuruluşundan yıkılışına kadar neredeyse kusursuz bir yapı sergilemiş gibi gösterilen Osmanlı Devleti’nin aslında ne gibi büyük toplumsal çalkantılarla varlığını sürdürmeye çalıştığını ve yıkıldığını tarihin verilerinden öğrenebiliyoruz. Siz “Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları”(1) isimli eserinizde de birçok kaynaktan alıntılar yaparak bu durumu gösteriyorsunuz. Çok yaygın alkol, tütün, esrar tüketiminden, açlıktan ot yiyenlerden sırf şeklinden, tipinden, inancından dolayı öldürülen insanlara kadar, çalkantılarla dolu Osmanlı Toplumsal yapısını anlatıyorsunuz. Sizden tekrar dinlersek Osmanlı’nın aslında toplumsal yapısı nasıldı? Ne gibi huzursuzluklar, toplumsal problemler vardı Osmanlı’da ve bu genelde nereden kaynaklanıyordu. Bunların toplumsal ve siyasal nedenleri nelerdi?

Olayların temel suçlusu Osmanlı sarayına yerleşmiş bürokrasidir. Ehl-i Örf, Ehl-i Şer’in etkileri var. Ehl-i Şer, günümüzde ulema ve şeyhülislamın karşılığı müftü gibi dini çevreleri; Ehl-i Örf de bugün bürokrasi dediğimiz kesim. Osmanlı Sünniliği resmi mezhep olarak aldığından ve teokratik bir devlet olduğundan, özellikle dini ilkelere, yani Ehl-i Şer’e dayanıyordu.

Osmanlı’daki karışıklıkların en önemli sebepleri bunlar. Toplumsal yapı da buna müsait. Her şeyden önce gelir açısından büyük dengesizlikler var. Bir kere toprak iktalar şeklinde dağılmış. İktalar devlet yönetimindeki çeşitli kişilerin ellerinde. Diğer insanlar ise bunların “reayası”, yani kölesi konumundadırlar. Para sıkıntısı, üretim sıkıntısı var, yaşam sıkıntısı var, bu insanların. Bunun ötesinde Balkanlar’dan 8-10 yaşlarındaki Hıristiyan çocuklar getiriliyor. Zeki olanlar Enderun’da eğitiliyor, güçlü-kuvvetli olanlar Yeniçeri Ocağı’na yazdırılıyorlar. Bunlar psikolojik olarak çok zor koşullarda yaşıyorlar. İnsan gelişim evrelerini normalde yaşamıyorlar. Babadan-anadan koparıp getirmişsiniz çocukları, sonra da kendi soyuna düşman olarak yetiştiriyorsunuz. En büyük çelişki bu. Böyle olunca da psikolojik olarak rahatsızlıklar baş gösteriyor bu insanlarda. Bunlar daha sonra da devleti yönetiyorlar. Birtakım tarihçilerin Osmanlı için yazdıkları, söyledikleri “İdeal bir toplum ve yönetim lafları hikayeden başka bir şey değil.

Rüşvet o kadar yoğun ki Osmanlı yönetiminde ve toplumunda; Veziri azam olan Rüstem Paşa’nın altın ve gümüşlerini katırlarla taşıdığını biliyoruz. Yönetimde bulunanlara belli oranda tımar verilmesine rağmen, bu hakların dışında da çok daha fazla toprak aldıklarını belgeler kanıtlıyor. Devletin gelir kaynakları belli insanların ellerinde toplanmış durumda. Bunun dışındaki geniş halk kesimleri ise yoğun yoksulluk içerisinde. XVI. yy.’da sonra ise devlet tahrir çalışmalarıyla halkın topraklarına el koyuyor. Bu topraklarda yine belli insanlara veriliyor. 400 dönümlük arazisi olanlardan mesela, 300 dönüm alınıp belli kişilere veriliyor. Devlet ise halkın bu olaylar sonucundaki haklı tepkilerini baskıyla, zulümle susturmaya bastırmaya çalışıyor.

Adalet sistemi de çürüyor herhalde...

Elbette. Adalet sisteminde çürüme yaşanıyor. Atanmaları ve görevleri sırasında kadıların büyük yolsuzluklarına tanık oluyoruz. Devletin adaleti sağlıyamadığı durumlarda da insanlar bireysel olarak adaleti sağlama yoluna gidiyorlar.

Devlet yönetim yapısında da çatışmaları görüyoruz. Mesela Vardar Ali Paşa Olayı çok ilginçtir. Kural ve kaidelere her zaman uyan bir validir Vardar Ali Paşa. Padişah Deli İbrahim’in kimi isteklerine hayır dediği için kellesi istenmiştir. Padişahın istekleri ise çok ilginçtir, örfi vergi olan, bayram harçlığını, ikinci kez istemiştir padişah. Ayrıca Sivas gezisi sırasında İbşir

Paşa’nın nikahlı karısını kendisine istemiştir. Bu isteklere karşı çıktıktan sonra kellesi istenen Ali Paşa ise dağlara çıkmıştır.

Anadolu’da Celali İsyanları’na hemen tüm toplumsal kesimlerden insanlar katılmıştır. Yer yer bu isyanlara katılanlar ise farklı halk kesimlerine zarar vermeye başlamışlardır.

Kuyucu Murat Paşa’yı Celali ayaklanmalarını bastırmak için gönderirler…. O ise binlerce kişiyi katledip kuyulara gömer.

Bağdat Valisi Hadım Cafer Paşa’nın, hadım edilmesinin öcünü binlerce Türkmeni öldürerek aldığı görülmüştür.

Burada biraz daha yoğunlaşalım. Toplumsal huzursuzlukların nedenlerinin Osmanlı Devleti ve saray yönetiminden kaynaklandığını söylediniz. Sayısız isyanın ayaklanmanın yaşandığını gördük. Anadolu halkının çaresizliklerine, yokluğuna diyecek yok. Hem öldürülüyorlar, hem de ekonomik sıkıntıları her geçen gün artıyor. Osmanlı Devleti’nde hiç bir zaman aslında çok düzenli bir toprak sistemi kurulamadığını da huzursuzluklardan anlayabiliyoruz. Savaş ganimetleri, vergiler ve buna benzer diğer gelirler devletin başlıca maddi kaynakları… Anadolu’ya hemen hiçbir yatırımın yapılmadığına tanık oluyoruz. Yani, halk kendi başlarının çaresine bakmak zorunda bırakılmış durumda?

Evet, kendi kaderleriyle başbaşa bırakıldıkları gibi bir acı durumla karşılaşıyoruz. Osmanlı toprak sistemini “tımar sistemi” olarak adlandırırız. Batı feodalitesine göre farklılıklar vardır, Osmanlı yönetiminde. Osmanlı’da ülkenin sahibi, toprağın sahibi hatta insanın sahibi devlet. Devletin sahibi olan padişah. Batı feodalitesinde ise bir bireyle karşı karşıyayız. Osmanlı’da ise durum tamamen farklı. Osmanlı reayası, köylüsü tümüyle devletle karşı karşıya. Hep onun karşısında bulunuyor. Batı’da iç-dinamizm yaşandı ve feodalite aşılabildi. Çünkü Batı’da insanlar bir bireydiler. Osmanlı’da ise, çalışan insan tümüyle devletle karşı karşıyaydı. Osmanlı Devleti toplum üzerinde her zaman hakim güç olmuştu. Bunun ötesinde yönetimin dışında yönetimin uzantısı olan birtakım kesimler de katmerli bir baskı unsuruydu.

Bir kere o toprağın asıl sahibi siz değilsiniz. Devlet adına birtakım şeyleri yapıyorsunuz. Devlet birtakım memurları aracılığıyla işlerini yürütüyor. Görevleri karşılığında bunlara toprak veriyor. Tımar sistemiyle toprak çiftçiler tarafından işleniyor. Çiftçiler çalışıyor, hem memurlar hem askerler besleniyor. Osmanlı’da sistem tümüyle toprak üzerine oturtulmuş. Daha da açığı Osmanlı’da sistem çiftçi kesim, reaya kesim, köylü kesim, kırsal kesim insanlarının üzerine kurulmuş. Tüm ağırlık bu insanların üzerinde. Zaman zaman devletin koyduğu örfi vergiler var. Örfi vergiler ise, padişahtan padişaha değişen bölgeden bölgeye değişen vergiler.

Mesela bir bölgeden arıcılık vergisi, hayvancılık vergisi alındığı gibi “bayram harçlığı” denilen vergiler de alınıyor. Herhangi bir bölgedeki yönetici yaranabilmek için de halktan zorla vergi toplayabiliyor. Halk işte böyle katmerli vergiler altında inim inim inliyor. Saraya yakın olan çevrelere toprak oldukça çok veriliyor. En verimli topraklar da onlara veriliyor. Ayrıca bunlara ek gelir getirici topraklarda var. “Arpalık” gibi. Bugün dahi argo olarak kullanılan “arpalık” lafı o günlerden kalmadır. Bir sadrazama, bir vezire değişik yerlerde böyle topraklar veriliyor. Bu arpalıklar normalde verilen tımar arazilerinin dışındaki topraklar. Yani devletin bütün gelirleri bir kısım insanlara peşkeş çekiliyordu. Bununla beraber sıkıntıyı çeken kırsal kesim insanı oluyordu.

Evet. Kırsal kesim insanı bu kadar sıkıntıyı çeker de tepki vermez mi? İnsan onurunun, haysiyetinin zedelendiği bir yönetim karşısında sessiz kalabilir mi? Hep tarihçilerin ilgi duyduğu bir konu olmuştur, fakat ne hikmetse tüm boyutlarıyla bir türlü de açığa çıkmamıştır, çıkarıl(a)mamıştır. Osmanlı Yönetimini sarsan Anadolu Halk Hareketleri, ayaklanmaları özellikle de Türkmenlerin Anadolu Alevi-Kızılbaş halk topluluklarının ayaklanmaları. En genel boyutuyla ele alırsak, Osmanlı yönetimi deminden beri söylediğimiz gibi başta ekonomik siyasal, inançsal birçok nedenlerden kaynaklansa da, sayısız etmeni olsa da, Anadolu’daki bu Osmanlı’ya karşı girişilen ayaklanmaların en temel özellikleri nelerdi?

Ayaklanmaların ekonomik boyutu var, toplumsal boyutu var, siyasal boyutu var… Celali Ayaklanmaları’nda da benzer nedenler vardı. Fakat Celali Ayaklanmaları Alevi Ayaklanmaları’ndan birisi değildir.

Alevi Ayaklanmaları da yine Osmanlı Devleti ve toplum yapısının bir sonucu olarak çıkmış ayaklanmalardır. Alevi Ayaklanmaları’nın en önemli ayırtedici yanı, buradaki insanların Alevilik kimliğidir. Yani bir de inanç boyutu var bu ayaklanmaların. Osmanlı Yönetimi’ce bu insanların Alevi olmalarından dolayı yapılan büyük bir baskı var. Kendi resmi inançlarının dışındaki inançlara ve özellikle Aleviliğe karşı büyük bir kırıma gitmiştir Osmanlı. Kalender Çelebi Olayı’nda hem haksız yere bir toprak gaspı var, hem de Onun Alevi kimliğine duyulan bir hoşnutsuzluk var. Aynı şey birçok olayda yineleniyor. Yani hem ekonomik hem de inançsal bir baskı sözkonusu. Türkmen Aleviler de bunlara tepki duyuyorlar. Türkmen’e karşı da çok büyük bir tepki var, Osmanlı da. Aslında Osmanlı’nın kurucu öğesi Türkmen. İşin asıl can alıcı noktası da burada yatıyor zaten. Osmanlı bu kurucu unsurundan vazgeçiyor. Yönetimde yanına aldığı Hıristiyan unsurlar etkin oluyor. 1473′lerde Erzincan yakınlarında Otlukbeli Savaşı, Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan ile Fatih arasında oluyor. Eski kaynaklar şunu söylüyor, “Türkmenler lokma lokma edildi”. Çok büyük bir Türkmen kırımı yaşanıyor. Bir Türk Devleti olacak, karşısındaki de Türkmen olacak onları “lokma lokma” edip doğrayacak. Bunu çok net olarak dönemin yazılı eserlerinde görüyoruz. Tüm Osmanlı belgelerinde, yazılı ürünlerinde hatta edebi eserlerinde büyük bir Türkmen düşmanlığı var. Solakzade Tarihi’nde, Naima Tarihi’nde, Hoca Sadettin’in “Tacü’t-Tevarih”inde hemen tüm eserlerde Türkmenlerin aşağılandığını, horlandığını, akılsız, idraksız, öldürülmesi gereken insanlar olarak nitelendirdiklerine tanık oluyoruz.

Bir Türk devleti olacak ve kendi tabanını, kendi halkını böyle aşağılayıcı bir nazarla görecek. Siz kalkıp bu insanlara bu gözlükle bakarsanız, o insanlar da size elbette tepki duyarlar. Tüm dışlamalar, baskılar horgörmeler giderek Türkmenleri farklı arayışlara zorlamıştır. Ben Türkmen’lerin İran’a yakın durmalarını Osmanlı’nın bu yanlış tutumuna bağlıyorum. Ehli-Şer, fermanlarıyla Alevileri din dışı ilan etmişler, kendi Sünni öğretilerini hakim kılma çabasına girmişlerdir.

Muhtevası bakımından, boyutu bakımından, sonuçları bakımından, katılım bakımından, etkisi bakımından en büyük Alevi Ayaklanmaları, başkaldırıları hangileridir? İsmi, asılmasıyla ölümsüzleşen Şeyh Bedreddin ve Bedreddinler Hareketi var mesela?

Bedreddin Olayı’nın oldukça geniş bir çevreye yayıldığını görüyoruz. Antalya’dan başlıyor O hareket, Ege’yi baştan başa kapsamı içine alıyor… Bir Aydın’ı, İzmir’i içine alıyor. Torlak Kemallerin, Börklüce Mustafaların eylemlerini de görüyoruz, bunun içinde. Oralardan, Trakya’ya, Balkanlara, Yunanistan’a, Bulgaristan’a, bugün hala birer Türk bölgesi olan Deliorman bölgelerine kadar yayıldığını görüyoruz hareketin. Tabii kesin rakamlar vermek mümkün değil. Ama çok geniş bir bölgeye yayıldığı; yayıldığı yörede sadece Türkmenler’in değil, Rumlar gibi değişik Irk ve inançlardaki sayısız insanında bu ayaklanmalar içinde olduğunu tarihsel olarak biliyoruz. Şeyh Bedreddin Olayı çok büyük bir sosyal hareket olarak karşımıza çıkmaktadır.

1420′li yıllarda bastırılan Şeyh Bedreddin Olayı, farklı bir statüye de sahip. Farklı bir toplumsal düzen getirmeye de yönelik bir harekettir bu.

Hareket, Şeyh Bedreddin’in idamından sonra da, çevredeki birçok katliamlardan sonra da, bu insanlar “Bedreddinîlik”, “Simavilik” adı altında da varlıklarını sürdürdüklerine, Anadolu’ya geldiklerine tanık oluyoruz. Sivas bölgesine yerleştiklerini, Alevi kitlelerle kaynaşıp zamanla ya Alevileştiklerini yahut da Aleviler içinde “Bedreddiniler” adını aldıklarını görüyoruz. Hatta daha sonraki yıllarda Ebu Suud’un fermanlarında da rastlıyoruz. “Bedreddinilerin

Aleviler içine girdikleri, bunların yok edilmeleri gerektiği” gibi ifadelere rastlıyoruz. XIX. yy.’da dahi Şeyh Bedreddin’in “Varidat”nın toplatılıp yakıldığına tanık oluyoruz.

Diğer bir büyük olay da Şah Kulu Olayı’dır.

Şah Kulu Olayı Antalya dolaylarında ortaya çıkıyor. Fakat İç Batı Anadolu Bölgesi’ne, İzmir’e kadar yayılıyor. Hatta bir devlet kurma aşamasına dahi uzanıyor. Daha sonra ise Osmanlı güçlerine yenilir Şah Kulu. Bir iddiaya göre Erzincan yakınlarında Şah Kulu öldürülür. Bir iddiaya göre ise Şah Kulu geri kalan adamlarıyla beraber, İran’a ulaşır. Şah İsmail tarafından “neden zamansız olarak Osmanlı’yla ilişkilerimi sarsıyorsun” düşüncesiyle idam edildiği söylenmektedir. Bazı eski vakanameler böyle yazmaktadır. Bu olayda çok geniş halk kesimlerini etkilemiş önemli bir ayaklanmadır ki, dönemin bütün yazılı eserleri bu hareketten bahsedilmektedir.

Bir de Tokat Olayı’na değinmekte fayda görüyorum ben. XVI. yy.’larda Tokat bir Türkmen deposu. Tokat Bölgesi, Bozoklu Celal’den tutun, Şah Veli’ye kadar, Şehzade Murat’a varıncaya kadar, birtakım Alevi Hareketleri’nin olduğu bir yöre. Osmanlı Devleti’nin bastırmakta oldukça zorlandığı bir takım olaylar yaşanmıştır burada.

Bu Bozoklu Celal İsyanı’nda bahsedebilir misiniz biraz da?

Bozoklu Celal Olayı’nda Yavuz’un ikinci bir ordu dermek zorunda kaldığına tanık oluyoruz. Geniş halk kesimleri bu dervişin yanında yer almışlardır. Erbaa, Amasya, Tokat, Koyulhisar’a varıncaya kadar tüm yöre insanlarının bu harekete katıldıklarına tanık oluyoruz. Kazova gibi bir Alevi merkezi olarak görülen bölgelerin dahi bugün artık birer Sünni merkezler haline dönüştürdüklerine tanık oluyoruz. Demek ki Osmanlı izlemiş olduğu politikada başarılı olmuş, sindirme yok etme yöntemleri sonucunda sünnileştirme de başarılı olmuş, hayli mesafe katetmiştir.

Bir de 1526-1527′li yıllarda arazi yazımlarından sonra, 1524 Kanuni Dönemi’nde çıkan Kalender Çelebi Olayı’na değinmek lazım. Tarihte iki Kalender olayı vardır. Biri Kalender Çelebi, diğeri Kalenderoğlu Olayı. Genelde ikisi karıştırılır. Kalenderoğlu, Celali İsyanları içindedir. Alevi Ayaklanmalarıyla bir ilgisi yoktur.

Kalender Çelebi, Çelebidir, yani Hacı Bektaş soyundadır. Arazi yazımında hakkı yenmiştir. Arazisi alınmıştır. O da ayaklanmıştır. Fakat bir dinsel kimliği vardır. Hacı Bektaş Çelebisidir. Alevisiyle, Sünnisiyle arazisi alınan, Osmanlı tarafından kırıma uğratılan insanlar da, hatta Zülkadirliler, (Dülkadirliler) de onun arkasında yer almışlardır. İç Anadolu Bölgesi’nden Tokat, Amasya, Çorum, Adana’ya kadar uzanan bir hareket olur bu. Osmanlı burada devletliğini yapar, ayaklanmadaki Sünni unsurları, başta Dulkadirliler olmak üzere, topraklarını vererek ve böylece kazanarak Kalender Çelebi’den uzaklaştırır. O da yalnız kalır ve merkez güçlerin baskısı sonucunda isyan bastırılır. Kalender Çelebi ise öldürülür.

Gelelim Pir Sultan Abdal’a. “Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları” isimli eserinizde gerçi olayın ayrıntılarına siz de giriyorsunuz. Pir Sultan Abdallar ki, birden çok Pir Sultan olduğu ve bunun bir “Pir Sultan Abdallar Geleneğine” dönüştüğü söyleniyor. Pir Sultan yaşadığı dönemle ilgili, asılmasıyla ilgili, Şah İsmail’le ilişkisi konusunda birbirinden çok farklı fikirler ileri sürüldü hala da sürülmeye devam etmektedir. Konuyu kaleme alan tüm araştırmacı­yazarlar-tarihçiler birbirleriyle çelişen bilgiler vermektedir.

Yüzyıllar boyunca ismi gönüllerden gönüllere akan, ayini cemlerde en yüce makamlarda, düvazde-imamları, deyişleri, mersiyeleri okunup zikr ve şükranla en ulu ozan olarak anılan, Osmanlı’da zalime başkaldırının simgesi, sembolü olarak bayraklaştırılan, anıtlaştırılan Pir Sultan Abdal, ismi etrafında bir kült oluşturuldu.

Asılmasıyla efsaneleşen Pir Sultan Abdal’ın tarihsel konumu hakkında şu anda en son veriler doğrultusunda siz neler söylüyeceksiniz. Pir Sultan Abdalayaklanmasının boyutu neydi?

Dediğiniz gibi bir Pir Sultan Abdallar gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bizler sevdiğimizi tam severiz, bağlandığımıza da tam bağlanırız. Anadolu’nun hemen her yerine bir “Hızır Ayağı” vardır. Anadolu’nun hemen her yöresinde yine bir Kul Himmet, bir Yunus mezarı vardır. Pir Sultan’da öyle. Ama bir de gerçek bir durum var, Pir Sultan’da. Gerçekten de Anadolu’da birden çok Pir Sultan yaşamıştır. Örneğin değerli araştırmacı İbrahim Aslanoğlu yaptığı yetkin çalışmasında bunu gözler önüne seriyor. Anadolu’da değişik yer ve tarihlerde birden çok Pir Sultan yaşamıştır.

Pir Sultan bizim yaşamımıza girmiş, bizim olmuş, hala da bizimle yaşayan bir Ozandır. Biz Onu sevgilerimizle, duygularımızla yaşatmışız. Ona Onun adını kullanarak şiirler yazmışlardır. Hatta hatta bugün dahi birçok kişi Onun beyitlerine özenerek şiirler yazmaktadır.

Pir sultan acaba tarihin hangi diliminde yaşadı? Birçok araştırmacı demin sizin de bahsettiğiniz gibi prorosyonel olsun amatör olsun, bu konuyla ilgilenenler Onun tarihin bir zaman dilimine yerleştirmişlerdir. Yavuz Dönemi’ne, Kanuni Dönemi’ne, daha sonraki dönemlere…. Öyle bir çelişki içerisindeyiz. Hakkında yeterince bilgi de yok. Bu kadar sevmemize rağmen, gönlümüzün sultanı haline getirmemize rağmen, hakkında tarihi sağlam belgelerimiz yoktur. Tarihçi olarak böyle bir çıkmazla karşı karşıya kalıyoruz. Pir Sultan’ı hangi zaman dilimine oturtacağız. Pir Sultan Ayaklanması tarihin hangi zaman diliminde olmuştu? Böyle bir zorluğumuz var. Ben bu konuda ölçü olarak şunu aldım. Pir Sultan Olayı Hızır Paşa’dan ayrı düşünülmeyecek bir olay. Hızır Paşa’yı tesbit edersek Pir Sultan’ı da tespit etmiş oluruz. Devlet adamı olan, Sivas Valiliği yapan bu adam mutlaka devlet arşivlerinde geçecektir. Fakat burada da bir sorunla karşılaşıyoruz. Aynı dönemde yaşamış birden fazla Hızır Paşa var. Hatta veziri azamlık yapan bir Hızır Paşa bile var. Dolayısıyla Sivas’ta valilik yapan Hızır Paşa ki burada kısa bir süre kalıyor, Onun dönemini tespit ediyoruz. O da 1578′li yıllarda Sivas’ta valilik yapmış. Biz de ondan hareketle Pir Sultan’ın da o dönemlerde eylemini ortaya koyduğu sonucuna ulaşıyoruz. Bu düşüncemizi destekleyen bir hareket daha var. 2. Şah İsmail Olayı var. Tarihler de buna “Düzmece Şah İsmail Olayı” da deniliyor. Bu Olay da 1578′li yıllardan sonra başlıyor. Bingöl Kığı’da ortaya çıkarak Sivas’a doğru gelişen bir hareket. İşte bizim gönlümüzde taht kuran, bizim düşüncelerimizi tepkiye dönüştüren Pir Sultan 1578′lerden sonra siyasal yaşama girmiş eylemini ortaya koymuş olmalı.

Ayaklanmalardan bahsettiniz. Peki çok genel olarak ayaklanmaların Osmanlı yönetimi nezlindeki sonuçları neler olmuştur?

C- Ben de bu konuyu çok düşünüp araştırdım. “Acaba Osmanlı Yönetimi bu ayaklanmalardan ders aldı mı” diye. Bakıyoruz, yok. Hala aymaz Osmanlı Devleti “Benim bu halkım neden ayaklanıyor sorunu nedir?” gibi hiç bir yaklaşım görmüyoruz, Osmanlı Yönetiminde. Ne etnik olarak ne de dinsel, mezhepsel olarak Anadolu insanına, Alevisine, Türkmenine herhangi bir olumlu yaklaşım da bulunmamıştır. Türkmen nitelikli ikiyüzün, Alevi olarak onbeşin üzerinde ayaklanma yaşanmıştır. Hatta Celali Ayaklanmaları var ki, bunlar doğrudan Alevi Ayaklanması olmasa da Osmanlı toplumunun sosyo-ekonomik yapısından kaynaklanan ayaklanmalardır. Bunlara da yer yer Aleviler katılmıştır. Osmanlı buradan ders almak bir yana baştan beri uyguladığı kendi hakimiyetini hissettirme unsurunu devam ettirmiştir, halk üzerinde. Osmanlı ulemasının, bürokratının sözünü dinlemiştir. Hiç bir zaman çözüm yollarını araştırmamıştır.

Toplumsal etkileri neler olmuştur, bu ayaklanmaların?

Bir Kalender Çelebi Olayı’na ortak sorunu olan birçok insanın katıldığını görüyoruz. Bu isyana Sünni kökenli insanlar da katılmıştır. Ortak sorunları ellerinden topraklarının alınmasıdır. Bu nedenle Alevi-Sünni halk kesimlerinin bir takım isyanlara katıldıklarına tanık olmaktayız. Ayaklanmalar, Aydın’dan, Antalya’ya, Deliormana, Selanik’ten, Bulgaristan’a, Tokat’a, Amasya’ya, Çorum’a kadar çok geniş bölgelere yayılmıştır. Alevi nitelikli olsalar bile hemen hiçbir ayaklanma karşısında Sünni insanların bir tavır alışlarını görmüyoruz.Olay hiçbir zaman halk bağlamında bir Alevi-Sünni çatışması niteliği almamıştır. Çelişki halkla değil , devletledir.

Tarihsel olarak burada bir noktaya değinmek istiyorum. Osmanlı’nın kuruluşunda Anadolu’daki Türkmen yığınlarının, Alevi-Bektaşi Kızılbaş halk yığınlarının varlığını görüyoruz. Fakat özellikle ayaklanmalardan sonra, bir dönüşüme tanık oluyoruz, inançsal ve kültürel olarak farklılışmaya doğru gidiyor Aleviler. Zaman geçtikçe Aleviliğin en azından görüntüsel bazı unsurlarının yok edildiğini, edilmeye çalışıldığını, sindirildiğini görüyoruz. Peki nasıl bir dönüşüm yaşandı Anadolu’da. Alevilik, Sünnilik karşısında nasıl geriletildi?

Babinger ile Fuat Köprülü’nün birbirini destekleyen (farklı açılardan da baksalar) bir ifadeleri var. Anadolu da milyonlarla ifade edilecek bir Türkmen-Alevi varlığına değiniyor, Babinger “Anadolu’da İslamiyet“, adlı çalışmasında. Köprülü’de aynı fikir de… Hatta 1923′lerde Fransa’da bir konferansta, Anadolu’ya ilk gelenlerin Alevi olduklarını, Anadolu’yu ilk müslümanlaştıranların Alevi olduklarını söyler. (Daha sonraki çalışmalarında buna rastlayamazsak ta, bunları söylemiştir.)

XIIl. yy.’da çok yoğun Alevi kitlesi var. XVl. yy. başlarına kadar Osmanlı’nın dayandığı kesim Alevi. Demek ki kalabalık bir nüfus var. XVI. yy.’larda Bir Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Kastamonu Alevi yerleşim alanları. Özellikle yerleşik kesim, ticaretle uğraşıp sarayla iyi ilişkileri olan insanlar genelde Sünni. Genelde kırsal kesim, konar-göçer, Anadolu kesimi Alevi inancındandır. Fakat giderek Alevi yoğun yerleşim yerlerinin sünnileştirildiğine tanık oluyoruz. Bugün, eskiden Alevilerin yoğun olduğu yerler Sünnidir. Bu toplumsal dönüşüm yine Osmanlı belgelerine bakılarak ortaya çıkarılabiliyor. Devletin sistemli olarak sindirme ve kuşatma politikası izlediğini görüyoruz. Bu politikalar XV. yy’dan itibaren Türkmen kırımıyla başlıyor, Alevi kırımının da eklenmesiyle müzminleşiyor. İran’a her sefer düzenleyen padişah evvela Anadolu’da bir Alevi kırımı yapmış. Yavuz, tüm Anadolu’daki Alevilerin listesinin yaptırılmasını emretmiştir. Devletin Aleviler karşısındaki tutumunu sayısız belgede de görüyoruz. “Sicil edile, kaydedile, devletin defterine yazıla, çağrıla, şu ceza verile, devletin siciline de yazıla” ifadeleri var Alevler, Kızılbaşlar için. Yani Aleviler hakkında bir sicil tutulmuştur. Hatta işte “defteri dürüle” yani öldürüle. Bugünkü “defteri dürüle” sözü de ordan gelmektedir. Bunun gibi yüzlerce binlerce belge var Osmanlı’nın Aleviye bakışına dair. “Cem, cemaaat yapanlar tutulsun, Kıbrıs’a sürülsün, ayağının altına 80 değnek vurulsun, dağlansınlar” gibi sayısız ifade var. Bakınız artık bu belgeler cilt cilt kitaplaştırıldı. Asimilasyonun, baskıların, işkencelerin belgeleri bugün sayısız kitapta teşhir edilmektedir. Hatta hatta öyle belgeler var ki “Kızılbaş olmasa bile, Kızılbaş diye itham edilip, cezalandırıla” deniliyor.

Fatih Dönemi’nde bir kanun çıkarılıyor, “Hüseyin-i Matem Günü” yasaklanıyor. Yani Hüseyin’in matemini anma günü yasaklanıyor. Alevilerin cemleri, cematları özel günleri, dinsel inançsal günleri yasaklamalara, koğuşturmalara uğratılıyor. “Cem, cemaat” olaylarına Osmanlı belgelerinde “fısku-fücür yapıyorlar (toplanıp sapıklık yapıyorlar)” diye geçiyor. “Mum söndürdükleri, ana ve avratlarını bilmedikleri” gibi akıl almaz ifade ve suçlamalar var. Bu insanlar dövülmüş sövülmüş, öldürülmüşlerdir. Yurt dışına sürülmüşlerdir, toplu kırımlarla imha edilmişlerdir. Her isyanda da binlerce Alevi katledilmiştir. Dolayısıyla da artık XVIII.yy.’dan sonra Anadolu’da tepki gösterecek bir Alevi gücü kalmamıştır. Bu tarihten sonra toplumsal hareketler de kesiliyor. Alevi muhiti, çevresi, köyü denilen yerlerin bile sünnileştirildiğine tanık oluyoruz. Birçok Alevi öldürülüyor, Modon’a Koron’a, Kıbrıs’a sürülüyor. Bazı yazarların “Alevi” diye ilan ediverdikleri 2. Bayezıt’ın bile birçok Aleviyi, dervişi, Modan ve Koron Adaları’na sürdüğüne tarihi belgelerde rastlıyoruz

Rumeli’de bugün bile bu denli Alevi yerleşiminin olmasının nedeni buranın bir Alevi sürgün yeri olmasından dolayıdır. Prof. Barkan “Osmanlı’da Sürgünler” makalesinde bu olayı net olarak ortaya koymaktadır.

Ehl-i Şer tarafından yani dini çevrelerce de, Alevilere dini eğitim programları uygulanmıştır. Celvetiye Tarikatı’nın Şeyhi Aziz Hüdai Efendi’nin 1610′lı yıllarda saraya gönderdiği bir rapor vardır. Diyor ki “her Alevi-Kızılbaş köyüne birer camii yapılsın, bir hoca gönderilerek bunlara Sünnilik öğretilsin, belki bunları böylece islah edebiliriz”. Bu gerçekten de uygulanmaya konuluyor. Birçok Alevi köyüne camii yapılıyor ki bu süreç halen günümüzde de sürmektedir. Bir taraftan öldürerek, sürerek, işkence yaparak yok etme var, bir taraftan da sünnileştirme politikası var. Böylece Alevi kitlesi güçsüz duruma getiriliyor.

 

Yani Osmanlı yönetimi Anadolu’ya bir yatırım yapmadığı gibi, huzursuzlukları çözmek için çaba harcamadığı gibi, sorunların çok daha fazla artmasına etmen olmuş. Alevileri sindirmiş, sünnileştirmiş, toplumsal dengeleri alt-üst ederek, günümüze uzanan sayısız problemin zeminin oluşturmuştur, bozuk yönetim yapısıyla?

Evet. Bir de bakın 2. Mahmut Yeniçeri Ocağı’nı kaldırıyor. Ama aynı zamanda birçok Bektaşi tekkesini de kapatıyor. Hatta yıktırıp yaktırıyor. Bu olaydan sonra da Alevi-Bektaşi kesimi yer altına çekilmiştir. Varlığını sürdüren Bektaşi tekkelerine de Nakşibendi şeyhleri atanır. Takip altına alınırlar. Çok uzun süre yer altında kaldıktan sonra özellikle Padişah Abdülaziz Dönemi’nde yeniden resmiyet kazanmak için müracatta bulunurlar. O da tedirginlikle, pek resmiyet kazandırmasa da gözünü yumarak tolerans tanır. Bektaşiliğin daha sonra ise yeniden halk içine girdiğine tanık oluyoruz. Özellikle kırsal kesimlerde inançlarını sürdürmeye çalıştıklarına tanık oluyoruz.

Bektaşiler ilk kez Jön Türk Hareketi’yle, İttihat Terakki Hareketi’yle de öteden beri sahip oldukları temalarını değiştirerek, dünya anlayışlarına yeni anlayışlar katmış, düzeni yönetmeye ortak olmaya çalışmışlardır. Yeniden hayata girmişlerdir, diyebiliriz.

Günümüzde Alevi kesimin belli bir örgütlülüğe doğru gittiğini görüyoruz. Farklı kanatlardan örgüt temsilcileri, örgütlenme düşünceleri olsa da, yine de bir kıpırdanmanın, gelişmenin olduğunu görüyoruz. Aksaklıklarına rağmen böyle bir örgütlenmeyi nasıl değerlendiyorsunuz?

Türkiye’de Alevilik çocukluk dönemini yaşıyor. Ben bunu saç ayağına benzetiyorum. Üçlü bir geçide benzetiyorum. Türkiye’deki Alevi bilinci, Alevi Kültürü’nün birinci ayağı hala rivayetlerde. Rivayetlerden yola çıkarak biraz da belgelerden hareket ederek, dökümanlar bularak bilimselliğe doğru da bir gidişte gözlemleniyor. Fakat son dönemlerde biraz acelelikle bu bilimsellik siyasete doğru kayıyor. Siyasete doğru kayışı ben yersiz ve zamansız buluyorum.

Türkiye’de Alevilik konusundaki bilimsel çalışmaların hamlığını gidermesi lazım. Yeteri kadar da yapılması gerekir. Siyasal ancak ve ancak bilimsel çalışmalardan sonra, bu çalışmalar üzerinde ancak kurulabilirse başarılı olabilir. Bu bir. Alevilik hiçbir zaman devlet yönetmeye soyunmamıştır. Alevi termilojisinde bile bu yoktur. Zaten günümüzde Alevilik bunu da amaçlamıyor. Geçmişte de devleti yönetmeyi amaçlamamıştır. Bunun dışında kültürüyle inancıyla, felsefesiyle, kimliğiyle kendini bugünlere kadar getirebilmiştir. Kendine özgü de bir söylemi vardır. Terimleriyle, amacıyla, bilinciyle eksikliği içinde, bilimsel çalışmalarıyla eksikliği içinde, Aleviler devleti yönetmeye kalkışırsa mutlaka boyunu aşan sorunlarla karşılaşırlar. Temelini dökmeli, sağlıklı bir ortak içerisinde, geleceğe gidecek ilkelerini belirlemeli, bir amaç tespit edebilmeli, ona göre siyasetini koymalıdır. Örgütlenmesin mi? Hayır. Örgütlensin. Mutlaka örgütlenmeli. Pir Sultan Abdal Dernekleri, Hacı Bektaş Dernekleri, örgütlenmenin birer örnekleridir. Bunlar zaten zorunludur da. Yapılması gereken çok sağlıklı bir zemin üzerinde birlikteliğe giden bir yolda birleşmektir. Her konuda olduğu gibi bu da bilimsel olarak irdelenerek yapılmalıdır. Türkiye’nin tüm sorunlarını göğüslemekten kaçınılmalıdır. Demokratik çevreler, laik çevreler, ilerici çevreler Alevilerin müttefikleridir. Ancak bunlarla beraber Türkiye’nin sorunlarının üzerine gidilebilir. Yoksa tek başına sorunların üzerine gitmek anlamsız ve mantıksızdır. Bir başka kuruluş, kurum, ,akım, eğilim Aleviliğin omuzlarına basarak kendi amacına ulaşmamalıdır. Ancak Alevilikle kolkola olursa onlarda amacına ulaşabilir. Başkasına taban olmadan, yem olmadan, başkasını omuzuna bastırmadan, onlarla kolkola sorunlar üzerine gidilebilir.

Aleviliği müttefikleri, laik, demokrat, ilerici ve liberal çevrelerdir. Bunlardan soyutlanamaz Alevilik. Bir partinin kurulması sakıncalar doğurur. Aleviler ancak ve ancak yukardaki kesimlerle birlik içinde çalışırlarsa bir yere gelebilir, sorunlarını çözebilirler.

Sayın Öz bu güzel söyleşi için teşşekür ederim. Sağolun.

Sevgili Ayhan çalışmalarında kolaylık dilerim.

Söyleşi: AYHAN AYDIN, 1995, İstanbul

1- Baki Öz, Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları, Ant Yayınları, 1995.

 BAKİ ÖZ - TARİHÇİ-ARAŞTIRMACI-YAZAR
(1949 / 08 Mayıs 2002)