İSMAİL ONARLI İLE SÖYLEŞİ

İSMAİL ONARLI

 

ARAŞTIRMACI

 

(01 MART 1949 – 11 NİSAN 2006)

 

Uzun yıllardan beri Alevilik üzerine yapmış oluduğu çalışmalarla tanınan Araştırmacı / Yazar İsmail Onarlı çok yönlü bir kişi. Bugüne kadar onlarca kitap ve makalede topladığı çalışmalarının yanında yarım kalmış hayli eseri de var. İsmail Onarlı içten bir kavrayışla Alevilik konusundaki görüş ve düşüncelerini sansürlemeden dilediği gibi aktarabilen bir cesur yürek. Özellikle ocaklar, dedeler, Aleviliğin inançsal boyutu konusundaki çalışmaları önemli.

Kendisiyle Cem Radyo’da yayınlanan söyleşimizde Aleviliğin bir çok konudaki alanına girmeye çalıştık. Kasetler deşifre edildikten sonra İsmail Onarlı yeni ilavelerle söyleşiyi zenginleştirdi. Genç yaşta geçirmiş olduğu rahatsızlığa ve çeşitli engellere rağmen hala üretmeye devam eden yazarımızı içten duygularla selamlıyorum.

 

Her şeyden önce sizi tanımak isteriz, kendi ağzınızdan bize kendinizi nasıl tanıtırsınız, yaşamınız hakkında bize bilgi verebilir misiniz?

 

1949 Malatya – Arapgir – Onar Köyü doğumluyum. İlkokulu doğduğum köyde okudum. Orta eğitimimi İzmit Lisesi ve Sultan Ahmet Sanat Okulu’nda tamamladıktan sonra; Bursa’daki Hava Motor Araç Komutanlı’ğında Hava Astsubay okulunu bitirerek, 30.08.1969 tarihinde Astsubay olarak yaşama atıldım. Hava Kuvvetleri Komutan’lığında mesleğimi sürdürürken, İstanbul Vatan Mühendislik Yüksek Okulu Elektrik Bölümünde 3 yıl okuduğum halde 1972 yılı başında ayrılmak zorunda kaldım.

1982 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri’den üçlü kararname ile “Re’sen Emekli”ye sevk edildim. “Ordu’da Siyasi Faaliyette bulunmak” gerekçesiyle İstanbul Sıkı Yönetim Mahkemesi’nce 4 yıl mahkumiyet ile cezalandırıldım.

6 Mayıs 1984 günü Metris Ceza Evi’nden tahliye oldum. Ama bu kez de mecburen Kastamonu’ya sürüldüm. 1986 yılında gözetim cezam yasal olarak kaldırıldı.

“Şeyh Hasan Ocağı” soyundan geliyorum. Osmanlı Arşiv belgeleri böyle yazmaktadır. Alevilik ve Tarih araştırmalarına 1970’li yıllarda başladım. 12 Eylül 1980 sonrası 4 yıl kesintiye uğradı.

1982 yılında bir ihbar sonucu on bin cilte yakın kütüphanem, dokümanlarım, araştırma arşivim, dedelerden ve yaşlılardan topladığım eski belgeler, cönkler ve yerel araştırma notlarım: Merzifon – Hayrettin Köyü’nde yakıldı.

1970 sonrası bu araştırmalarımda Sosyoloji öğretmeni Nevzat Yıldırım’ın da büyük yardımları olmuştu.

1984 Mayıs ayında sonra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. İsmail Kaygusuz’un teşvik ve katkılarıyla yeniden “Alevilik Araştırmaları”na başladım. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri açılınca da Ahmet Hezarfen ve bazı tanıdıklarla inceleme ve araştırma olanağı buldum.

Araştırmalarımı özellikle “Dersim Coğrafyası” çerçevesinde yoğunlaştırdım. Osmanlı Arşivlerinde, Şeriye Sicillerinde, Vakıflar Gn. Müd. ve Tapu Kadastro Md. arşivlerinde binlerce Alevilikle ilgili belgeleri tespit ettik.

Araştırmalarımın belli bölümleri: Cemal Şener, Ali Yaman ve Murat Küçük’ün yardımlarıyla Cem, Kervan, Şahkulu Sultan, Karaca Ahmet Sultan, Alevilerin Sesi dergilerinde yayınlandı.

İlk üye olduğum sivil toplum kuruluşu kendi köyümün olan “Arapgir – Onar Köyü Kalkındırma Derneği”dir. İlk üye olduğum siyasi parti ise, “Özgürlük ve Dayanışma Partisi”dir. Bu tip örgütlenmelerin yanında:

Değişik geleneklerden gelen “solcuların” oluşturduğu; “Toplum-sal Araştırmalar, Kültür ve Sanat için Vakıf”ın kurucusuyum.

Türkiye’de ilk kez “Alevi – Bektaşi kimliğini” ve ritüellerini yasal tescil ettiren eski adıyla “Semah Kültür ve Araştırma” yeni adıyla “Alevi – Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı”nın kurucusu ve Genel Saymanıyım.

Cem evlerinin Cumhuriyet sonrası ilk açılan “Karacaahmet Sultan Dergahı”nın örgütlenmesi olan; “Karacaahmet Sultan Eğitim ve Kültür Vakfı”nın kurucu ve denetleme kurulu üyesiyim.

 

Kısaca özetlediniz ama o kısa özetlemenin içerisinde tabii ki birbirinden güzel yanların farklı araştırmaların olduğunu biliyoruz. Güzel bir yürek, araştırmacı ruhu ve toplumsal sorumluluktan kaynaklanan ilgi ve merakla Anadolu’mu-zun, güzel Türkiye’mizin önemli bir sosyal kurumu olan Alevilikle ilgili önemli araştırmalarınız, incelemeleriniz oldu, oluyor. Buna devam ediyorsunuz.

Tabii ki sizin çağdaş bir araştırmacı / yazar olarak Aleviliğe, Bektaşiliğe bakışınız belirgin. Ve siz kendi kimliğinizle, kendi yaratılarınızla, kendi düşünce dünyanızla bir yorum da bulunuyorsunuz, Alevilik – Bektaşilik konusunda. Bunu sizden alarak başlayarak söyleşimize.

Siz Alevilik, Bektaşilik denince neler söylersiniz sizin pencerenizden, sizin ufkunuzdan bakalım olaya.

Siz nasıl yorumluyorsunuz Aleviliği?

 

Aleviliği yorumlamadan önce bu konuda zihinsel üretim yapan insanların fikri zeminlerine bakmak gerekir. Bugüne kadarki inceleme ve araştırmalarımda şöyle bir tespitte bulundum.

Türkiye genelinde Alevilik üzerine araştırma yapmış, tezler ve görüşler ileri sürmüş yazarların yaklaşımlarını ve bakış açılarını altı başlık da toplayabiliriz.

 

Birincisi         : Türkçü – Milliyetçi yaklaşım.

İkincisi          : Kürtçü – Milliyetçi yaklaşım.

Üçüncüsü     : İslamcı (Sünni veya Şii) yaklaşım.

Dördüncüsü  : Marksist, Sınıfsal ve Devrimci yaklaşım.

Beşincisi       : Zaza – Alevi Milliyetçi bir yaklaşım.

Altıncısı         : Syncretiste tez ve Heterodoks İslam’i yaklaşım.

 

Bu en son saydığım altıncı yaklaşım içinde kendimi görüyorum ve geleneksel Aleviliği savunuyorum. Aleviliği, Heterodoks İslam olarak görüyorum. Ortodoks İslam olan Sünni ve Şii’likten farklı olarak Alevilik İslam’ı algılamaktadır. Aleviliği tanımlamadan önce, İslamiyet nedir, önce ona bakmak lazım.

Türkiye’yi % 99 Müslüman görüyoruz. Ama, çoğumuz İslamiyet’i farklı bir çizgide, rotada görüyoruz. Halbuki bir çok yeni ve eski İlahiyatçı ortak değer olan “Kuran” da birleşerek tek bir yoruma katılıyorlar. Bugün aktüel olarak gündeme gelen Yaşar Nuri Öztürk, Hüseyin Atay, Ali Bulaç gibi Sünni İslami kesimden yazarların bakış açılarıyla benim ki bazı yönleriyle örtüşmektedir.

Diğer yandan Ahmet Yaşar Ocak’ın “Heterodoks İslam” yaklaşımıyla benim Aleviliğe bakış tarzım çakışmaktadır. Bu görüşteki yazarlarla benim İslamiyet’e bakış tarzım örtüşmektedir.

Ben, İslamiyet’i şöyle algılıyorum: Adem’den Muhammed’e kadar gelen 124 bin Peygamberin tebliğ ettiği “vahiy”lerin toplamı İslamiyet’tir.

Bazıları, İslamiyet’i Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği din olarak söylerler ki bu yanlıştır. Hz. Muhammed son peygamber olmasıyla Vahiyleri tebliğ ediyor; Ama Hz. Adem’den bu tarafa gelen bütün Nebi ve Resullerin dahil olduğu dinin, toplam vahiy bileşimini tebliğ ediyor ki bunun adı da İslamiyet’tir.

İslamiyet’e böyle baktığımız zaman, Aleviliğin tanımını da buna benzer içerikte yapmak gerekir ve bu anlayışı içermelidir.

Alevilik, İslamiyet’in bir versiyonudur, İslam dışı değildir.

Bu açıdan bakarak Aleviliği tanımlarsak: Alevilik çeşitli kültür ve kültürlerin sentezidir. Pamir yaylalarından yani Çin Seddi’nden Adriyatik’e kadar uzanan coğrafyada; başka bir deyişle Ahmet Yesevi’den, Gül Baba’ya dek uzanan bir çizgide çeşitli kültür, uygarlık, inanç, töre, örf, gelenek ve görenekler ile kültlerin karışımı ya da eklentileriyle birlikte Anadolu’da harmanlanıp yoğrularak şekillenmiş; bir kültür, inanç ve yaşam biçimine dönüşerek sistemleşmiştir.

Ama, bu iş nasıl olmuştur? Yüzlerce yıllık uzun bir süreci gerektirmiştir. İslami şemsiye altına alınan tüm bu inançlar ve kültürler yoğrularak bir sentez haline getirilmiş, yeni bir sistem yaratılmış, yepyeni bir biçimle de sosyoekonomik temeliyle “toplumsal bir düzen” haline gelmiştir. Bence, Aleviliği işte böyle tanımlamak lazım.

Aleviliğin kurumlaşmış, kurallaşmış, çok özel sistemleşmiş yapısına Bektaşilik diyoruz. Bektaşiliğe dini literatür açısından bakıldığında; Caferi mezhebinin bir tarikatı olarak niteleyebiliriz. Ama, tasavvufi olarak popüler bir halk tarikatıdır.

Alevilik; Bektaşilik’ten farklı biraz daha gevşek ilişkilere sahip, yörelere göre değişkenlik gösteren, biçimsel farkı özde bütünleştiren bir anlayıştadır ki bu; “Yol bir, sürek bin bir” şeklinde ifade edilmiştir ve uygulanmıştır. Bölge ve yörelerde bu anlayıştan ritüel farklılıkları vardır. Bu bağlamda bir başka tanımlama ise; Kızılbaşlık nedir? diye soruyorlar, sık sık bize.

Kızılbaşlık daha çok Alevi, Bektaşi, Batıni, İsmaili, Kalenderi, Hayderi, Karmati, Ahi gibi tüm unsurların ideolojik bileşkesine yani doktirinel adına Kızılbaşlık diyoruz. Alevi Türkmenlerin siyasal ideolojisine bir Türkmen ideolojisi ve stratejisidir.

Bunun en somut adımını da, daha öncede Kızılbaşlık terimi olmasına rağmen Şah İsmail’de ideolojik olarak görüyoruz. Bu doktirinin temelini Şah İsmail atmıştır ve devlet iktidarına yönelmiştir. Kızılbaşlık öğretisini; Devlet iktidarını ele geçirmeye yönelik bir harekettir ve benim kişisel görüşüm de budur.

Şah İsmail ile Balım Sultan birlikte Kızılbaşlık teori ve pratiğini; Anadolu’da yapılan iki Türkmen kurultayında temelini atmışlardır.

Birinci toplantı: Erzincan’ın Tercan yöresindeki Saru – kaya yaylasında 1500’ün Yazında gerçekleşiyor. Bu kurultaya yüzlerce Türkmen oymak beyi ile Seyyid Ocakları dedeleri katılıyor. Tercan Kızılbaş Türkmen kurultayı sonucunda; Tebriz’de “Safavi Türk Kızılbaş Devleti” kurulmasına karar veriliyor. Tercan’dan büyük bir yürüyüşle, on binlerce insan Tebriz’i alarak, Kızılbaş devletini kuruyorlar.

İkinci toplantı: Sivas’ın Yıldızeli yöresinin Banaz – Bedirli arasındaki Sarıkaya yaylağında olur. Bu yaylanın adı daha sonradan Şah Yaylası olarak anılır. Bu toplantı 1509 yılında gerçekleşir. Kalender Çelebi; Hacı Bektaş Dergahı postnişini Balım Sultan, İstanbul’a II. Bayezıt tarafından çağrıldığından onun adına toplantıya iştirak eder. Pir Sultan Abdal, Kul Himmet gibi Alevi ileri gelenleriyle Türkmen beyleri ve dedeleri kurultaya katılırlar ve Şah İsmail’den İstanbul’u almasını isterler.

Şah İsmail; Türkmen beyleri ile Seyyid Ocakları dedelerinin bu isteklerini reddeder. Uzun tartışmalar sonucu yeni kurulmuş olan Safavi Kızılbaş devletinin stratejik hedefi ve sınırları belirlenir. Bu çerçevede amaca yönelik olarak çalışmalara geçilir ve tüm Anadolu’daki Türkmen oymaklarından Asker toplanır ve maddi destek sağlanması için harekete geçilir. Dedelere ve Türk beylerine önemli görevler verilir.

Günümüze geldiğimiz de ise; bu üç terim, “Alevilik – Bektaşilik – Kızılbaşlık” iç içe geçmiştir ve aynı anlamı ifade etmektedir. Alevi toplumunun “Kızılbaşlık ütopyası” Mehdi beklentisine bırakmıştır. Alevi toplumu 18. yüzyıldan sonra “Tefekkür dönemi”ne girerek “Derunî Tasavvuf” ile içe yönelip kapanarak, kendilerini “kaderciliğe” terk etmişlerdir. Ama bu durum teslimiyet anlamına gelmemiştir. Alevi toplumu diğer bir deyişle; “Pasif direniş stratejisi”ni benimseyerek uygulamaya koymuştur. Cumhuriyet döneminde de bu anlayışını “Demokrasi ve Laiklik” ilkelerini sahiplenerek ve Hukukun üstünlüğünü, Sosyal Devleti savunarak her platformda ve siyasi görüşleriyle bireysel veya toplu olarak ifade etmişlerdir.

Alevilik nasıl çıkmıştır. Aleviliğin kökeni nereden kaynaklanmıştır? diye başa dönersek.

622 yılında Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye Hicret (göçü) ile birlikte Medine’de yeni bir “Site Devleti” oluşturur. Bu site devletinin oluşumunda belirli kurallar getirmesi gerekir. Çünkü, orada (Medine’de) Arap müşrikler, Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler, göçmenler, yabancı tüccar – tefeci – bezirgan var; bağımsız Arap aşiretleri var, kozmopolit bir yer sanıyorum 1500 civarında da Müslüman nüfus var.

Medine’ye Hicretinden üç ay sonra (622) de: Hz. Muhammet, Müslümanları toplayarak aralarında bugün “Medine Vesikası” dediğimiz, 23 maddelik bir sözleşme imzalarlar. Daha sonra bu antlaşma diğer sosyal bloklar olan; Müşrikleri, Arap Kabileleri, Yahudileri, Hıristiyanları, tüccarları vs. katılımıyla ve imzalarıyla 52 maddeye çıkarılır. Yani o günkü “İslam Devleti Anayasası” hazırlanır ve çerçevesi çizilir.

“Medine Vesikası”nın maddelerinin içinde “kardeşleşme akdi” organizasyonu dediğimiz bir madde vardır ki çok önemlidir. İşte Aleviliğin esasının temelinin atıldığı bir maddedir ki; bununla “Musahiplik Kurumu” oluşturulmuştur. Yani bu maddeyle, Muhacir ile Ensar musahip olur.

Musahiplik ile ilgili Kuran’da belirli ayetler var. Ensar ile Muhacir’in kardeşleşme olayı bir nevi “komünel bir hayatı” öngörüyor. Yani, Şeyh Bedreddin’in formüle ettiği ve sloganlaştırdığı: “Yarin yanağından gayri her şeye ortaktır.” Organize ve yapısal oluşumu; ortak mülkiyeti, paylaşımı, üleşimi, dağıtımı ve tüketimi; Kuran’a ve Sünnet’e dayanarak gündeme getirmiştir. Şeyh Bedreddin’in bu “Toplumsal projesi”ni hayata geçirmek isteyince de “egemen güçler” tarafından 1420 yılında asılmak suretiyle idam edilmiştir. Serez’den getirilen kemikleri II. Mahmut’un mezarının bulunduğu mezarlıkta gömülmüştür. Büyük Alevi önderi olan Şeyh Bedreddin’e “Alevi – Bektaşi toplumu” sahip çıkmamaktadır. “Solcu geçinenler” ise onun düşüncelerini kullanmaktadırlar. Bu tip anlayışı ile bizi bir yere götüremez. Tarihi değerlerimize, ulularımıza, önderlerimize sahip çıkmalıyız. Geçmişi olmayan bir toplumun geleceği de olmaz. Ahlakî olarak; birey ve toplum olarak sorumluluk duyarak, “Etik bir duruş” sergilemeliyiz, uymalıyız ve fiilen yaşama geçirmeliyiz.

 

Peki araya gireceğim. Siz İslami açıdan bakıldığında musahipliğin Hz. Muhammed döneminde oluştuğunu ve bunun da Kuran’ı Kerim’de ayetleriyle birlikte temellerinin bulunduğunu söylüyorsunuz. Aynı zamanda dayanışmacı bir toplumsal yapı örneği sergilediği için de ilkel kominel toplumlardan bu yana aslında zaman zaman farklı coğrafyalarda görebildiğimiz bir yapının da benzerliğini söylüyorsunuz?

 

Ama o zaman cem kurumu da var, bunun içinde ona gelmedim daha.

 

Evet. Ona geleceğiz zaten cem ve musahipliği daha farklı boyutlarıyla ele alacağız. Ama aynı zamanda tabi bizim Orta Asya’dan gelen Türk boylarının da yapısal olarak benzer-likleri var.

 

Tabi Şamanizm’de de kardeşlik akdi var. Abdülkadir İnan “Şamanizm” adlı eserinde bu hususu belirtmektedir. Şamanizm geleneğinde, inancında kardeşleşme vardır. kardeşleşecek olan iki insan keçe külahlarının sorguçlarını birbirlerine bağlayarak, “şaman”ın huzurunda kan kardeşi olurlar. Biliyorsunuz, Alevilik’de de iki kardeşin boyunlarına yağlık veya on iki lifli ip bağlanarak rehber eşliğinde “Dede”nin huzuruna çıkarılıyor. Ben bunu şunun için anlatıyorum. Türklere de peygamber gönderilmiştir. Yani ilahi vahiy, Türk topluluklara da tebliğ edilmiştir ki tek tanrı olan “Gök – Tanrı”ya inanılmıştır. Adem’den Hz. Muhammed’e değin çeşitli kavimlere “Kuran’a benzer musaflar ve emirler gönderilmiştir; o kavimin olgunluk durumuna göre vahiy iletilmiştir. Kuran’da bu husus anlatılmaktadır. Türklere de Nebi ya da Resül gönderildiği kanaatindeyim.

 

Bazılarının fikirlerine karşılık sizin altını çizdiğiniz bu nok-tayı özellikle vurgulamak açısından söylemek istiyorum; Alevilikle İslami yapı arasında bir bağ yoktur, şeklindeki görüşlere karşısınız, elbette ki bağ vardır ve kuvvetlidir diyorsunuz? İşte somut delilleri de buradadır, diyorsunuz. Oradan devam edelim.

 

“Medine Vesikası”nı ilk kez dünyada ortaya çıkaran ve İslam Aleminde tartışmaya açan Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’tır. On bir dil bilen dünya çapında bir İslami araştırmacıdır. Türkiye de aktüel gündeme getiren ise Ali Bulaç’tır. Sol ve İslami kesimlerde “Medine Vesikası” tartışılmasına rağmen; benim dışında “Alevi yazar ve araştırmacı”larında Medine Vesikası gündeme gelmemiştir. Çünkü Alevi yazarlar beşi altısı hariç hala hurafeler yazarak “Alevi toplumu”nu uyutmaktadırlar.

Alevilik, İslamiyet’in ne kadar içindedir, hangi belgelere dayanmaktadır, Kuran’ın hangi ayetlerinden ve surelerinden kaynaklanmıştır, hangi hadislere dayanmaktadır; “Alevi geçinen çoğu yazar, dernek ve vakıf yöneticisi” bilmemektedir.

İlk mescit ya da cem evi dediğimiz mekan Mekke’de gizli olarak Müslümanlar’ın toplandığı evdir. 615 yıllarından itibaren tutulan bu evde toplantılar yapılıyor. 618 yılında illegal bir örgütlenmeyle cem ibadeti bu evde eda ediliyor. Hz. Muhammed’in bizzat kendisi bu organizasyonu yapıyor.

Mekke’deki bu gizli evde; Hz. Ali, Bilalî Habeş, Kürt Gavan, Romalı Süheyl, Türk Süreyş, Selmani Faris gibi devrin ulemalarının yanı sıra Abu – Zer – Gaffari gibi Arap Kabile şefi ve aristokrat, büyük filozof ve tasavvufçu da vardır, ve cemleri yürütmektedirler.

Hz. Muhammed, Medine’ye göçtükten sonra; kendine bir ev yaptırır. Yanına da “mescid-i Nebevi” denilen mescit ve “Suffa Okulu” ile aş evi, misafirhane, at evi, develerin kalacağı yerler gibi müştemilat inşa ettirir. İşte Hz. Muhammed’in bizzat mimarlığını yapıp projesini çizerek ve aynı zamanda çalışarak inşa ettiği bu külliyeye ilk cem evi (proto – cem evi) diyoruz.

Hz. Muhammed’in yürüttüğü cem ve zikir ayini, dini ritüeller; “Hakk’la hak olmak”tır. Bu dönemde Ayn-ı Cem’lere “Semah ritüeli”ni Abu Zer Gaffari eklenmiştir. Semah coşkulu vecd dönümü de Hz. Muhammed fiilen kendisi de icra ederek onaylamıştır. Kırklar cemi dediğimiz bu ibadette yer alan insanlar, sahabeler aynı zamanda Hz. Muhammed’in “Danışma Meclisi”ni oluştururlar.

Bu günkü üniversite seviyesinde olan Hz. Muhammed’in kurduğu “Suffa Okulu”nda Kırklar Meclisi’nde görev alan Hocalar, mutasavvıflar öğrencilere ders verirler. Çeşitli milletlerden olan bu öğretmenler; Matematik, felsefe, şiir, astronomi, İslami bilgiler ile diğer dinlere; Mecusilik, Hıristiyanlık, Musevilik, Hanefilik vb. ait konu müfredatları işlerler. Mesela Hz. Ayşe bu dönem de şiir eğitimi almış ve çok iyi yetişmiş Aristokrat bir kızdır. Yetkin alim bir kadındır. Hz. Hatice, Hz. Fatma, Hz. Ayşe o dönemde kadın hakları savunucularıdır. Kendileri erkeklerle eşit ve özgür konumdadırlar. İslamiyet’i kabullenmiş bu tip kadınlara rastlanmaktadır. Hz. Muhammet döneminde kadın hakları çok ileri bir durumdadır, Sünniler bu durumu görmezlikten geliyorlar. Ama, Aleviler kadın haklarını aynen korumuşlardır.

Hz. Muhammed’in uygulamalarına böyle bakılınca demek ki; Musahipliğin temelleri, cemin temelleri, Darın temelleri bu dönemde atılıyor. Alevi inanç kurumları bu dönemde oluşuyor.

 

Nasıl atılıyor darın temelleri.

 

Alevilik’te Dar ve Pirleri olarak: Dar-ı Fatıma ve Hz. Fatıma, Dar-ı Mansur ve Hallac Hüseyin İbn-i Mansur, Dar-ı Fazlı ve Fazlullah Hurifi, Dar-ı Nesimi ve Seyyid İmameddin Nesimi adları ve ritüelleri geçmektedir. Bu tip dar ibadet biçimlerini ve şekli duruşları simgelemektedir. Dar bu zatlarla başlıyor.

Alevilik’de Dar Kurumu bir hukuk sistemi fıkıhı ifade etmektedir. Alevilik’de her türlü hukuku sorunu Dar Kurumu içinde çözümlenmiştir. Dar Kurumunun da temellerini Hz. Muhammet, Medine Site Devleti’nde “Medine Vesikası”yla sağlanmıştır. Aynı zamanda Kuran’da da bu konuda ayetler vardır. Hukuk, Adalet, Hakk’a niyet, gibi ilkeler Kuran’ın muhteviyatında tümden var olduğu gibi çeşitli konularda tek tek ayetlerde de mevcuttur.

Medine Site Devletinin kurucuları Hz. Muhammed’i devlet başkanlığına getiriliyor. Her sosyal bloktan da Hz. Muhammed’e danışmanlık yapan insanlar var. Bu devlette her sosyal blok; kendi inançlarını serbestçe eda edebiliyor, hukuk sistemini uyguluyorlardı. Medine site devleti; çok inançlı çok hukuklu, çok kimlikli, çok kültürlü bir devlettir. Yani bu devletin cemaatlerini oluşturan; Müşrik Arapların, Yahudilerin, Hıristiyanların, Kabilelerin, Tüccarların, Müslümanların kendi iç işlerine uygun hukuku normları vardı ve onları uyguluyorlardı.

Hz. Muhammed tüm bu toplum ve sosyal blokların başkanı ve Hakem’i olup; sadece Müslümanların “Hakimi yani yargıcı” idi. Hz. Muhammed diğer cemaatlerin, gayri – Müslimlerin yargılanması ve sorgulanmasında tarafsız bir kişi olarak hakem olarak görev yaparak onların hukuklarının uygulamasına nezaret ediyordu. Halbuki, Müslümanlar için, Hz. Muhammed yargıç olarak cezalandırıcı, uygulayıcı, yaptırımları kendi tekelinde toplayan bir otorite idi. Yani ayn-i cemlerde Sercem olarak görev yapan mürşid gibi “Dar”ı, “halk mahkemelerini” icra eden bir yönetici ve hakimdir.

“Ahmed-i Muhtar Makamı” olan ve “Hakk – Muhammed – Ali meydanı”nda kurulan “düşkün görme ya da sorgulama, aklama, soruşturma, koğuşturma” darında; dede hakim olur, cemaatteki canlarda jüri olarak görev yaparlar.

Hz. Muhammed de Müslümanların yargılanmasında bir “Mürşid”tir. Dedeler de aynı şekilde “Muhammed”i temsilen o makama oturarak görev yaparlar. Aleviler’deki Dar geleneği de Hz. Muhammed’ten kalma olduğu için tarih boyunca: Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı dönemlerinde Sünni kadılara gitmemişler; hukuki sorunlarını kendi içlerinde “Rehber – Pir – Mürşid” yargıçlığında çözmüşlerdir.

Bazı araştırmacılara göre; Medine’de uygulanan bu hukuki sistem üç yıl sürmüştür. Bazılarına göre ise, 632 yılına yani Hz. Muhammed’in Hakk’a yürüyünceye kadar sürmüştür.

Ebu Süfyan ve Mekke Aristokratların Müslüman olmasından sonra, İslam Devletini Ebu Bekir, Ömer, Osman, Muaviye taraftarları ele geçirirler. İslamiyet’in içini boşaltarak, zahiri görünümüyle kendilerine hizmet aracı olarak kullanırlar ve otoriter bir ideoloji haline getirirler.

Hz. Muhammed’in uygulamalarını ve Kuran ilkelerini Hz. Ali yanlıları yaşama geçirerek; Musahiplik, Cem, Dar, İkrar gibi sosyal ve hukuki, adil ve adaletli, toplumsal ve dayanışma içerikli İslam’ı yaşarlar ve yaşatırlar. Bu İslam’i anlayışı da bugüne kadar, Aleviler yaşatmışlardır.

 

Çok ilginç ve güzel saptamalar yapıyorsunuz sayın İsmail Onarlı.

Darın daha öncelerden cemin, Alevilikle ilgili temel inanç kurumlarının, musahipliğin ilk köklerinin Hz. Muhammed zamanında atıldığını belirtiyorsunuz. Dardan bahsettik, peki cemin ilk uygulamaları diyebileceğimiz örnekler sizce ne zaman nasıl başlamıştı Sayın Onarlı?

 

Cem; Hz. Muhammed’in “İsra ve Mirac” olayı ilişkin olarak, 615 – 618 yıllarında gerçekleşmiştir. Hz. Muhammed, Allah ile görüşmesi sonrası Cemevi’ne uğrayarak 17’si kadın 23’ü erkek sahabiye olayı, anlatır. Toplantı da bulunan Abuzer Gaffari; Hz. Muhammed’e Allah’ın nasıl olduğunu sorar. O da bir nur olduğunu söyler. “Kırklar Meclisi” ya da “Kırklar Cemi” dediğimiz bu ibadet erkanında; Hz. Ali, Hz. Hatice, Hz. Fatıma, Habeşli Bilal, Bizanslı Süheyl, Türk Süreyç, Kürt Gavan, İranlı Selman, Arap Aristokratı ve Filozofu Abuzer Gaffari gibi 40 insan vardır.

Bugün bizim “Halka Namazı” dediğimiz ve Miracname duazdehi söylenerek üç kez; ruku, secde ritüelleri eda edilerek “salavat” getirmesi ve rekatların kılınması; Hz. Muhammed’in mirac dönüşünden kalmıştır ve Allah’ın emrettiği bir ibadet biçimidir.

Allah; “Adem’i kendi sıfatımda yarattım” buyruğu üzerine, Mirac sonrası “yüz yüze, cemal cemale” namaz kılınmıştır. Bu güne dek de Aleviler bu ibadet şeklini uygulamışlardır.

Semah’ın Piri Abu – Zer – Gaffari; evreni simgeleyen dönüş ritüelini yani semahı, coşkulu vecdi, cem içinde eda ederek, “mutlak-ı Vücud” ile yeknasak olmayı ruhaniyetini getirmiştir.

Selman-i Farisi, Kuran’ı Farsça’ya çeviren büyük bir filozoftur. Abuzer Gaffari gibi Selmani Farisi de bir çok dil bilen, bir çok dinin ve inanışların tarihini ve felsefesini özümsemiş, ama onları reddederek Müslüman olmuş zatlardır. Romalı Süheyl; Grek (eski Yunan) felsefesini bilen bir Bizanslıdır. Türk Süreyç’de Hz. Muhammed’in “Kubbet’ül Türk” adlı çadırı yapan iyi bir zanaatkar ve Gök Tanrı inancı dahil Türk töresine ve örfüne vakıf bir kimsedir. Yine Kürt Gavan’da aynı şekilde Kürtler’in geleneklerini inançlarını çok iyi bilen bir filozoftur. Afrika’dan gelmiş bir zenci köle Bilal da bir bilgin kişidir. Hz. Muhammed’in etrafında günü birlik olan bu 40 kişi devrinin çok önemli simalarından olup, danışmanlarıdırlar. Bu insanlar “Suffa Okulu’nda öğrenci yetiştirerek, bu yetişen elemanları “İslam Misyoneri” olarak başka ülkelere İslami tebliğ için gönderiliyorlardı. Suffa Okulu’nda yetişen insanlara “Ashab-ı Suffa” denmektedir ki, bunları bizzat Hz. Muhammet de eğitmiştir.

Bugünkü Alevilik inancında olan kavramları, kurumları ve ritüelleri Kırklar Meclisinde şekillenmiştir. Alevi tapınma biçimlerin kökenini Hz. Muhammet – Ali dönemindeki “Kırklar Cemi”nde görmek mümkündür.

Halife Osman, Mervan, Muaviye yanlıları “Şam ve Mekke tefeci, bezirgan, tüccar” sınıf ve katmanları “Müslümanlığı” ikinci plana iterek, geleneksel Arap örf ve töresini ön plana çıkarıyorlar, kölelik düzenini yeniden hortlatıyorlar. Hatta daha Hz. Muhammet döneminde bu ilişkiler başlıyor. Eski bir köle olan “Useme”yi Hz. Muhemmed orduya Başkomutan olarak atına karşı çıkıyorlar. Köleden komutan olmaz gerekçesiyle onun emrine girmiyorlar. Ama Hz. Ali ve Ehlibeyt taraftarları Usame’yi olumluyorlar. Daha, Hz. Muhammet döneminde Müslümanlar iki fırkaya ayrılıyorlar Hz. Ali yanlıları (Aleviler); Bekir – Ömer – Osman – Muaviye taraftarları (Sünniler) olmak üzere siyasi, sosyal ekonomik ve inanç yönünden sürtüşmeler başlıyor ve günümüze kadar geliyor.

Sizin de belirttiğiniz gibi Hz. Ali, İslam’ı sahipleniyor. Muaviye ise eskiye dönüş yaparak Arap ırkçılığını savunuyor ve Aristokrat bir aileden geldiği için eski statüsüne yeniden kavuşma mücadelesi veriyor, sonucunda da Emevi Devleti’ni kuruyor.

Prof. Dr. Fuat Köprülü; Emevi Devletini Bizans ve Sasani devletlerinin adaptasyonu olarak görüyor. Ama, Hz. Ali’de böyle bir şey yok. O saf ve masum bir şekilde İslamiyeti bütün kural ve kurumlarıyla uygulamaya çalışıyor. Hz. Ali, İslami sistemi Hz. Muhammed döneminde olduğu gibi eşitlikçi, sevgiye ve dayanışmaya toplumsal bir düzen kurmaya çalışıyor. Yine Hz. Muhammed’in cemlerde 17 kadın Sufinin bulunduğu şekilde sekuler bir bakışla kadın haklarına gereken önemi veriyor. Ayşe kendisine başkaldırmasına karşın onu affediyor.

Muaviye ne yapıyor, tüm moderniteliğine rağmen; cariyeliği ve köleliği yeniden hortlatıyor ve bu anlayışta Osmanlılara değin geliyor. Bazıları ilericilik ve solculuk adına Alisiz Alevilik diyerek, kör bir bakış ile modernite adına da egemen Arap ırkçılarını destekleyerek, Muaviye’nin tarafında oluyorlar. Zalimlere sırtını dayayan sözde solcular köleleri ve yoksulları savunan Hz. Ali’ye karşı çıkarak kendi ideolojik duruşlarına da ihanet ettiklerinin farkında bile değiller.

İslam Sufiliği Suffa okulunda yetişmiş Ashab; Acem ve Türk ilerilerine giderek tasavvufu yaymışlardı. Hz. Ali’nin ordusunda yetişmiş ve Mutezile Ekolünün temsilcisi Wasil bin Ata el – Gazzal (Ö. 743), aklı temel alarak yaratılmış Kuran teziyle öğretisini yaygınlaştırmıştır. İslam Fıkıh’ını ilk yazan 4. İmam Zeynel – Abidin’dir. Hz. Ali torunları ve yanlılarının fikri oluşumları eylemsel alanlarda da görmekteyiz. Hz. Hüseyin’in Kerbela direnişinin ardıllarını Zeynel Abidin’in oğul ve torunlarında da isyan şeklinde tezahür eder. Muhtar el Sakafi ve Eba Müslim Horasani hareketleri de Ehli – beyt yanlısı başkaldırılardır.

Tüm toplumsal olaylar sonucu; Hz. Ali soyluları Türk bölgelerine ve Acem illerine kaçarak yöre bey ve hükümdarlarına sığınırlar. Emevi ve Abbasi zulmüne dayanamayan binlerce Ehli – Beyt yanlıları da doğuya doğru, Pamirler’e, Moğolistan’a kadar gidiyorlar.

Hz. Ali’nin torunları ve soyluları erkek ve kızlar Türk beylerinin çocuklarıyla evlenerek Türkleşiyor. Bey ve seyyid torunuyla birlikte sayınlık ilişkisini içinde olan Türk – Ali soylulardan hükümdar olanlar da bulunmaktadır. Ünlü gezginci Abu Dulaf Misar bin Muhalhil ve V. Minorsky ile Prof. Dr. Emel Esin; Oğuzlar, Karluklar, Bağraçlar, Hakaniler, Uygurlar, Çığıler gibi Türk boylarında Aleviler çoğunluğu oluşturduklarını yazmaktadırlar. İlk kez Alawi – Alevi terimi Hz. Ali soyluları için 9. yüzyılda tüm taraftarları için de 10. yüzyıldan itibaren kullanıldığını bu dönemdeki, Seyahatnameler de Coğrafyalarda, Lügatlarda kesin kes belirtilmektedir. Hatta, Satuk Buğra Han ve kurduğu Karahanlılar devleti 960’larda toplu olarak Aleviliği benimserler.

İmam Bakır, İmam Cafer-i Sadık ve İmam Musa-i Kazım’ın eğittiği öğrenci sufileri; Maveraünnehir’den Pamir’lere değin giderek Alevi öğretisini yayarlar ve irşat ederler.

8’inci İmam Ali – er Rıza Horasani bizzat Türk illerine giderek orada evlilikler yapar. Musa-i Kazım’ın 70 civarında olan kız ve erkeklerinin de büyük çoğunluğu Türklerle evlenir. Hace Bektaş-i Veli de bu tip evliliklerden olmadır.

Hz. Ali’nin oğlu Muhammed Hanifi’nin torunları da Horasan’a ve Türk beylerine sığınır, orada evlenirler. Hace Ahmed-i Yesevi de böylesi bir ilişkiden doğma olup, Türkmen Şeyh’i Arslan Baba’nın yanında yetişmiştir.

Uygurların tarihini incelediğimde; Mani ve Şamanist olan bu Türk boyu Aleviliği benimseyerek, Hz. Soylularına büyük bir itibar göstererek, katagorik olarak 1. sınıf kabul ederler ve saygı gösterirler. Hz. Ali soylu seyyidleri diğer Türk boy ve oymakları da görmekteyiz. Türk beyleri yada çocukları Hz. Ali soylularla evlilikler yaparak Seyyidlik payesi almışlardır.

12’inci İmam Muhammed El – Mehdi (874 – 8..)’nin büyük gizlilik dönemine (Gaybet-i Kübra) girdikten sonra imamet dönemi kapanıyor. Yani 9. yüzyıldan sonra Seyyid Ocakları dönemi başlıyor. Müştehid konumunda olan Seyyidler kendi çevresinde bir ekol – okul olarak Alevi öğretisini yayıp, müritler oluşturarak örgütleniyorlar.

İmam Bakır ile öğretmeni Abdullah Bin Seba arasında geçen konuşmaları içeren “Ummu’l – Kitab” nüshaları Pamir yaylalarına değin Sufiler tarafından götürülerek halka Batıni Tasavvuf öğretiliyor. Ummu’l – Kitap imam Cafer buyruğunun ve Şeyh Safi buyruğunun temellerini oluşturuyor. Bu günkü Alevi öğretisinin ilkeleri olan 4 Kapı 40 Makam genel kurallarını andığımız ve 7 veya 8. yüzyılda yazıldığı tahmin edilen el yazma kitapta görmek mümkündür.

 

Evet. Yani Batılı bilim adamlarının da ısrarla belirttikleri gibi Muaviye sanırım devlet iktidarını elinde bulundurmasının sonucu da kendi soyunu ilk önce devlet içinde resmileş-tirip, kökleştirerek iktidara getiriyor ama aynı zamanda da bir modern devletin temellerini atıyor. Bunu yaparken de ileriye dönük Arap fikrinin, Arap milliyetçiliğinin, Arapçı-lığın da aslında temellerini bir ölçüde atıyor. Bunun karşısındaysa Hz. Ali daha çok Peygamber’den aldığı manevi yapıyla, batını yorumlarla İslamiyet’in daha çok ahlaksal, eşitlikçi, özgürlükçü, sevgiden, dayanışmadan yana olan yorumunun temsilcisi haline geliyor?

 

Şimdi burada Prof. Dr. Fuat Köprülü Emevi devletinin Bizans ve Sasani devletinin adaptasyonu olarak görüyor. Ama Hz. Ali’de böyle bir şey yok. Yani hani o İslamiyet’in çıkışındaki Hz. Muhammed döneminde ki eşitlikçi, dayanışmacı, özgürlükçü… kadınlar mesela ceme geliyor; 17 kadın o dönemde cemde kadınlara da bir özgürlük var. Ama ne yapıyorlar Emevi devleti kurulduktan sonra kadınlar ikinci plana itiliyor. Yani cariyelik, kölelik hemen hortluyor. Biz esas burayı bırakalım da Arap çatışmalarını biz Orta Asya’ya dönelim bence.

 

Burada yine araya gireceğim. Şimdi elbette ki İslamiyet’ten etkilenme var. Fakat Orta Asya’dan başlayan Anadolu’ya hareket eden büyük bir Türk kültürü birikimi var. Binlerce yıllık bu birikim zaman içerisinde kurallarını, kurumlarını oluşturarak Anadolu’ya doğru hareket ediyor. Sizin de belirttiğiniz gibi Ehlibeyt Hz. Ali soyundan onun yakını olanlarda doğuya doğru gidiyor. Böylece bir kaynaşma oluyor. Peki buradaki belirgin ana unsur sizin saptayabildiğiniz kadarıyla Türk kültürü eksenli mi, yoksa biliyoruz ki başka inançlar, başka halkların inançları da Aleviliğin oluşumunda etkilidir, onların etkisi ne kadar?

Türk kültürünün gerçek manada Aleviliğin oluşumunda ki temel perspektifi nedir, bunu bize açıklayabilir misiniz? Mesela Şamanizm var, Gök Tanrı inancı, Yer Su kültleri inancı var, bunlar çok kuvvetli bir şekilde yüzyıllar boyunca yaşıyor. Bence bugün Aleviler tarafından özellikle kabul görüyor. Mesela Cem. Cem Hz. Peygamber döneminde vardı, diyorsunuz ama Türk’ün sazı var. Türkler sazıyla, sözüyle aşıklık geleneğiyle atalar kültüyle bu inancı daha fazla şekillendirmemişler midir?

 

Kırklar cemi içerisinde bir tanesi Kürt kökenli Gavan, bir tanesi Türk Süreyş var. Mekke ve Medine’de bir çok Türk demirci ustası var. Hz. Muhammed’in otağını ve kılıçlarını yapan Türk ustalar var.

Hz. Muhammed ticaretle uğraştığı için küçük yaştan 40’ına kadar Türkler’le yüz yüze gelmiş. Türkleri iyi tanıyor, onların törelerini çok iyi biliyor. Araplar da tef çalma geleneği var, bu gelenek Kadiri ve Rufai tarikatine geçmiş. Türkler’deki saz, bağlama, çoğür, kopuz çalma ve deyişler eşliğinde Semah dönme geleneği de İslam ile birlikte Aleviler’e geçmiştir. Mevlevilikte de ney üfleme, kudem çalma geleneği vardır. Bunlar yerel ve ulusal özelliklerdir.

İmam Bakır; “Kim ki dedem Hz. Muhammed’e cahil, okuma – yazması yoktur diyorsa, o kafirdir. Hz. Muhammed; 72 dile vakıftı, bir kısmını okuyup yazıyordu, bir kısmını ise sadece konuşabiliyordu”, demektedir ki bizde buna inanıyoruz. 40 yaşına kadar ticaretle iştiğal eden bir insan, kervanlarla Mısır, Bahreyn, Şam, İran, Anadolu’nun belli yörelerini gezen dil bilmemesi, okuyup yazma öğrenmemesi mümkün değildir. Sattığı malın hesabını yapacak kadar okur yazar olması bir gerçektir. “Ümmi” saf ve temiz anlamındadır, cahil anlamında değildir. Sünni anlayış Hz. Muhammed’i böyle telakki etmektedir. Aleviler ise, onu bir dahi, filozof, okur – yazar bir zat, Mürşid-i Kamil olarak görmektedirler.

Bu nedenli Hz. Muhammed bölgedeki halkların, kavimlerin, ırkların dinlerini, törelerini, geleneklerini, dillerini, tarihlerini, bilmektedir. Türkleri, Acemleri, Rumları, Ermenileri, Yahudileri, vb. yüzlerce halkın kültür ve örfüne vakıftır.

Orta – Asya Türklerinde olan Gök – Tapınaklarındaki Gök – Tanrı inancı, Atalar, Tabiat, yer, su, kaya, mağara kültlerini İslamiyet’te de motif olarak görmek mümkün. Hz. Muhammed’in Hıra Mağarası’nda zikretmesi ve Vahiy gelmesi, Arafat dağı ve Mina ziyaretleri ve Şeytan taşlanması, Zemzem suyu gelenekleri eski inançların bir devamı niteliğindedir.

Hace Bektaş’ın Delikli Kaya Mağarası’nda zikretmesi, barış elçisi olarak güvercin donunda gelmesi, İslamî – Türk inanç motifleridir.

Yine benim de dedem olan Şeyh Hasan’ın 12. yüzyılda Horasan’dan gelerek Arapgir’in metruk Bizans köyünün bir mağarasında zikredip, tevhit çekmesi, tekmeleriyle su çıkarması kerameti eski inanç gelenekleridir.

Hacı Bektaş’ta delikli taştan geçmek ile Onar köyünde öksürük deliğinden geçmekle günahlarından af olunacağı inancı İslam öncesi motiflerdir. Bu tip örnekleri çoğaltabiliriz. Eski Arap ve Türk geleneklerinde benzer motifler ve inançlar örtüşmektedir. Ama Türk ve Arap toplumlarının siyasal, toplumsal, sosyal, ekonomik yapılanma açısından İslamiyet’in yani Hz. Muhammed döneminde çok farklılıklar vardır.

Türk topluluklarda “Kölecilik Sistemi” yoktur. Araplarda bu sistem vardır ve bu dönemde de devam etmektedir. Hz. Muhammed, kölecilik sistemini kademeli olarak kaldırır ve sonuçlandırılmasına yönelir. Çünkü İslamiyet’in özünde inanın insana kul ve köle olmasına karşıdır. Her insan eşittir. Hz. Ali’nin dediği gibi yaradılıştan insanlar eşittir, Müslüman olmalarıyla da kardeştir.”

Fakat, Emevilerle birlikte Arap toplumunda kölecilik yeniden hortlatılmış. Müslüman olsalar bile diğer ırklardan olanlar köle sayılmışlar ve Meval olarak kabül edilmişlerdir. Arap ırkçılığını başlatmışlardır.

 

Mevali deniliyor ve zulüm yapılıyor?

 

Ayhan Bey, zulmün de ötesinde Arap Emevi orduları katliamlar yapıyorlar, kadınların ırzına geçiyorlar, bütün şehirleri yakıp yıkıyorlardı.

Sünni bir tarihçi olan Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı’nın eserlerinde Türkler’e yapılan muameleler görülmektedir.

Emevi Valileri Haccac ve Kuteybe’nin yaptıkları katliamlar insanlık tarihinde kara bir lekedir. Şehir girişlerinde sağlı ve sollu kurulan çarmıhlara kilometrelerce uzunlukta yol kenarlarına Türkler asılıdır. Kadınlar ve kızlar Şam ve diğer Arap şehirlerine göle olarak sevk edilirler. Kuteybe, Türk şehirlerini 13 yıl kan ve ateş kasırgası haline getirir. Haccac ve kuteybe Türk yerleşim birimlerini yerle bir eder, Türk medeniyeti yok edilir, insanlar; 10. 000’lik 12. 000’lik gruplar halinde kılıçtan geçirilir.

717 yılında Emeviler’in Horasan Valiliğine atanan Yezid b. Mühelleb; Dahistan ve Taberistan’ı zorla ve katliam sonucu ele geçirir. Arap komutan Yezit; Cürcan Türkler’inden 12 000 kişiyi kılıçtan geçirir. Cürcan’da 4 fersah (24 km.) uzunluğundaki bir mesafeye dar ağaçları diktirerek buralarda Türkleri astırır. Kaynaklara göre Cürcan’da öldürdüğü Türk sayısı 40. 000’den fazladır.

Emeviler; Türk, Kürt, Mısır, Pers, Mezopotamya uygarlıklarını ve kentlerini yerle bir ederler. İslamiyet adına Arap ırkçılığı ve sömürüsü görülmedik katliam, acı, kan gölü haline getirir işgal ettiği bölgeleri.

Eba Müslim Horasani 750 yılında Türkler’den oluşturduğu bir orduyla Emevi zulmüne son verir. İktidarda olan Abbasiler de kısa bir müddet sonra Emeviler gibi Arap milliyetçisi olurlar. Eba Müslüm’ü öldürürler.

Türkler’deki milliyetçi şuur yok olmaz, halk içinde yaşatılır. Selçuklu ve Osmanlılar da Türkçe’nin hakimiyetini göremiyoruz. Halkın konuştuğu dilin Türkçe olmasına karşın ilim dili Arapça, Edebiyat dili Farsça’dır. Dünyada 6000 dil ve lehçe gelip geçmiştir, bu gün 3000’e yakını konuşulmaktadır. Diğerleri erimiş gitmiştir. Araplar’ın Türklere yaptığı en büyük kötülük dille ilgilidir. Türkler’in alfabesi vardır. 23 yazgaçtan oluşan Uygur yazısı da tüm Türklerin yazısı olur. 732 yıllarında yaşama geçen bu yazı Araplarca yok edilerek Türkler’in kendi harfleriyle yazı sanatını da yok etmişlerdir. Hace Bektaş Veli’nin ilkelerini benimseyen ve iktidar olan Karamanoğlu Mehmet Bey ilk kez Anadolu’da konuşma ve yazı dilinin Türkçe olması için ferman yayınlar. Bu ferman Anadolu Türk Kültür tarihi için önemli bir olaydır.

Tekrar Orta – Asya’ya dönersek. Oğuz Boyları 940 yılında Cent şehrinde bir Kurultay toplarlar. Bu kurultayın gündemi üç maddeliktir: Birincisi Başbuğ seçimi, ikincisi yön seçimi, üçüncüsü din seçimidir. Oğuz boyları içinde en zayıfı olan Kınık Boyu beyi Selçuk Bey Başbuğ seçilir. Moğol saldırısı ve kuraklık nedeniyle yön batı seçilir. Çeşitli dinlere ve totemlere mensup Oğuz boylarının birliği içinde İslamiyet’in muhalif kanadı olan Hz. Ali, Şia yani Ehlibeyt öğretisi olan Alevilik inancı benimsenir. Böylece Türkler’in Horasın’dan koloniler halinde batıya Anadolu’ya sökünü başlar. Türkler töreleriyle, gelenekleriyle On İki İmam öğretisi bütünleşirler. Türk kültürel birikimin özü muhafaza edilerek İslami kabuk ile sıralanır. Eski Türkler’in dini Gök – Tanrı inancı ve ritüelleri, Şamanizm, Budizm, Mani, Mazdek, Zerdüştlük, gibi uzak ve Orta – Asya kültür ve kültleri İslami şemsiye altında Anadolu’ya taşınır. Anadolu’daki Rum, Ermeni, Kürt, Zaza halklarının inanç ve kültürleriyle yeniden entegrasyona girer. Türk Heterodoksisi Anadolu’daki antik kültür ve inançlarla, Heterodoks Hıristiyan’lık, Monophizm – Nestorianiz, Yezidilik, Mecusilik, Süryanilik, Paulikienizm – Bogomilizm gibi çeşitli inanç sistemlerinin öğeleriyle harmanlanır, yeniden biçimlenir ve sonucunda: “Bir yaşam biçimi bir inanç sistemi, bir toplumsal yapılanma düzeni” haline gelir.

Orta – Asya’daki Gök – Tapınaklarındaki mimari özellikler ve dini ritüellerin benzer özelliklerini Anadolu’da Hitit Tanrı – Evlerinde de görmekteyiz. Örtüşen bu iki tarzı sentez olarak da Cem Kültür Evlerinde somutlaşmıştır. İslam – Türk Heterodoksu dediğimiz Alevilik insanlığın ortak evrensel değerler yumağıdır. Bu yumak çözüldüğünde görülecektir ki, Çin Seddi’nden Tuna boylarına, Kafkasya’dan Mısır’a Yemen’e kadar uzanan coğrafyayı kaplayan devasa bir örümcek ağıdır. Ama renga – renk bir Türkmen kilimi gibi işlenmiş, dizayn edilmiş, dokuları uyumlu biçimlenmiş bir yeryüzü örtüsü. Ulusal renklerin olduğu bu evrensel inanç, Alevilik İslam merkezlidir. Örümcek ağındaki çekilen iplik nasıl merkeze doğru hareket ediyor. Yani kaynağını Kuran’ı Kerim’den almaktadır.

Abbasiler döneminde de Hz. Ali soylularına göz açtırılmaz. Onlar da Abbasi iktidarına karşı yer yer başkaldırır.

Abbasi halifesi Memun; 24 Mart 817’de Mervan’de görkemli bir tören ile ırsı varis olarak 8. İmam Ali Rıza’yı halife tayin eder. Halife Memun’un akrabalı ve Abbasi soyluları bu durum karşısında direnişe geçerler. Abbasi komutanı direnişi bastırmalarına rağmen Halife Memun bu olaylardan ürkerek, İmam Rıza’yı 5 Ekim 818 günü zehirleterek öldürtür. İmam Rıza’nın bütün akrabalarını da Deylem bölgesine sürer. Bu olay Alevi tarihi açısından önemlidir.

Battal Gazi’nin dedesi Ali’yyüz Zahid – Medeni 8. yüzyılın son çeyreğinde (775 ?) Malatya’ya gelerek yerleşir. 4. İmam Zeynel Abidin’in oğlu Zeyd’in soyundan gelen ve Anadolu’da “Üç Seyyid Ocağı” çıkaran; Muhammed il – Aksasi’nin oğlu Ali – yyül Medeni ve Amcası El – Hasan – üz Zahid; Medine’nin Aksas Köyü’nden Malatya’ya gelirler. Bu iki Seyyid Ailesinden; Ağu içen Ocağı, Mineyik Ocağı ve Veli Baba Ocağı çıkar ve soyları da bugüne kadar gelir. Bu ocaklar Anadolu’nun ilk dede ocaklarıdır. Bu üç ocak da önemli bir işlev görmüşlerdir.

Battal Gazi, Malatya merkez olmak üzere Ankara’dan Varto’ya, Adana’dan Kürtüm’e kadar olan bölgede Ehlibeyt inancını yayıyor. 9. ve 10. yüzyılda bu bölgede İslam yaygınlaşıyor. Yöreye Türkler de gelerek koloniler halinde yerleşiyor.

Yukarı Fırat Havzası’nda bu dönemde Heterodoks Hıristiyan olan ve Pavlikenler denen bir halk yaşamaktadır. Bu halk Araplarla birlikte olup zaman zaman Bizanslılara karşı savaşmışlardır. Doğanşehir, Arguvan yöresinde yerleşik olan bu Pavlikenler, bir ara Divriği’yi başkent yaparak bir devlet kurarlar.

Battal Gazi destanların baktığımızda; Abdülvehhab Gazi Anadolu’ya gelen ilk Türk beyidir, Ahmet Turan Rum asilzadesidir, Şemmas Pir bir rahiptir, Eflehun, Rabi, Kaytur, gibileri Hıristiyandır, yine Mah Piyruz, Gülendam, Aden Banu, Ketayun adlı kadınlar Hıristiyan bey kızlarıdır. Tüm bunlar şu husus göstermektedir ki, Battal Gazi’nin Alevileştirdiği halk Pavlikenlerdir. Bu Pavlikenler dediğimiz halk bugünkü Zazalar’ın atalarıdır.

Bizanslılar kendilerine karşı olan Pavlikenler 9. 10. 11. yüzyıllarda sürekli savaşarak Fırat ve Kızılırmak boyundaki kale ve yerleşim birimlerini yerle bir ederek bir çoğunu yakalayarak Trakya ve Balkanlara sürer. Bizanslıların elinden kurtulanlar da Munzur Dağları’na sığınırlar. Bu gün Tunceli bölgesindeki Zazalar bunlardır. Nuri Dersimi’de atalarının Bizanslılarca Trakya’ya sürüldüğünü “Dersim Tarihi”nde Atalarının Balkanlar’a sürülen Pavlikenler Heterodoks Hıristiyan özelliklerini koruyarak Bogomiller olarak yaşamlarını sürdürürler. Sarı Saltuk ile birlikte Anadolu’dan giden bu halk Alevileşir, Bektaşileşir. Bogomiller Şeyh Bedreddin Hareketinin kaynağını oluşturur. Samsat – Adıyaman – Maraş bölgesindeki Alevileşen Pavlikenler ise Baba İshak hareketini Türkmenler ile gerçekleştirenlerdir.

Bu nedenlerle Dersim ve Horasan coğrafyası Aleviliğin iki temel merkezi ve çıkış noktalarıdır.

 

Anadolu, Asya tarihi oldukça zengin. Alevilik yüzyılların getirmiş olduğu, biriktirmiş olduğu bir inanç.

Birinci bölümde Alevi inancının ve kültürünün oluşumuna etki eden temel faktörler üzerinde durduk. İslamiyet, Türk kültürü, Orta Asya, Anadolu ve Ön Asya inançlarının Ale-vilik üzerinde etkilerinden bahsettik ve tabi ki Ön Asya derken insanoğlunun yüzyıllardır oluşturduğu inanç ve kül-tür içerisinde ortak noktalar olduğunu da belirtmek gerekir.

Yeryüzünde ki tüm insan toplulukları benzer aşamalardan geçecektir bu dünyanın bir kuralı, bir kanunudur. Yaşamı-mızın bir gerçekliğidir.

Sayın Onarlı biz inançlara baktığımız zaman ya da insan psikolojisine, insan dinamizmine, insan yapısına baktığımız zaman aslında insanlar, kültürler arasında çok derin farklı-lıklarda olmadığını görüyoruz. Yani bugün belki Kızılderili ya da dünyanın farklı yörelerindeki insan topluluklarında bile Tanrıya yakarışta Tanrıyla özdeşleşmede benzerlikler var. Bir çok ortak nokta var… aydınlıklar var karanlıklar var, ateşin kutsallığı var, insanoğlu güneşi, ayı, yıldızları kutsal bilmiş… dağları kutsal bilmiş, ormanları kutsal bilmiş, ermiş insanlara, yatırlara bağlılıklar var… bu sadece Türk kültüründe ve Alevilikte yok diğer insan topluluklarında da insan halklarında da böyle benzerlikler var.

Fakat bunu biraz daralttığımız zaman Ön Asya dediğimiz bu Mezopotamya, İran’dan Anadolu’ya uzanan coğrafyada bu inançlar arasında daha bir benzerlik, kaynaşma var sanırım. Siz ne dersiniz? inançlar ve kültürler mozaiği mi burası?

 

Şimdi Anadolu deyince, Anadolu ve uzantıları şöyle tanımlamak lazım; yani Mısır da Anadolu’nun bir uzantısı, Orta Asya da bir uzantısı, Kafkaslar, Balkanlar, Yunanistan’a eski Grek Medeniyetine giden geniş bir coğrafya diye düşünmek lazım Anadolu’yu. Yani tüm bu inançların merkezi de Anadolu. Bugün Türkiye de çok kültürlü çok inançlı bir toplumuz. Etnik ve dini kimliklerinin çok olduğu bir ülkeyiz ama bunu bir zenginlik olarak kabul etmemiz lazım. Buna böyle bakıyoruz, ama bu yönden dünü konuşuyoruz. Bir de bugünü konuşacağız zaman artarsa sanıyorum.            

 

Şunu ifade edeyim. Sizin gibi değerli araştırmacılar, yazarlar oldukça bir iki saate sığmıyor bu programlar. Daha ilerde çok da uzak olmayan tarihlerde yine sizi konuk edeceğiz radyomuza. O konuları o zaman işleriz. Şimdi daha çok inançsal ve kültürel tarihsel boyutunu ele alıyoruz olayın.

 

Bugünkü yapıyı, aslında sosyo / ekonomik, siyasi yapıyı da ele almak lazım. Alevi bağlantısıyla Kürt kimliğiyle, Zaza kimliğiyle, Türkiye’de etnik yapılarla, laiklikle ilgili bunları da ele almak lazım. Bunları ele almadan sadece dünümüzle, mezar taşlarıyla hep uğraşıyoruz, bir de günümüzle de uğraşmak lazım…

 

İki boyutu var onu da ilerde anlatacağız.

 

Bunları ilave söyledikten sonra şunu belirteyim: Alevi inancında şöyle bir oranlama var, yani bu inanç ve kültürel açıdan %10 tabiat kültleri, %25 Şamanizm, %33 uzak doğu ve İran dinleri, %32 ise Kitab-ı Mukaddes menşeili inanç motifleri var. böyle bir aşure gibi bizim bir inanç sistemi, tabi bu mozaikliğinde ötesinde daha ufak çok katmerli mozaik diyebileceğimiz sistem var…

 

Alevilikte o kadar güzel bir sistem oluşmuş ki Alevilik onla-rının tümünün ötesine geçmiş artık. Yani hepsinden güzellikleri, zenginlikleri almış ama kendi temel kuralları kaide-leri oluşmuş. Yola girişi, musahipliği, cemi, ölümü bile, sırlanması bile kurallarıyla oluyor. O yüzden bazılarının söylediğiçorbandan, aşureden ziyade çok çok zengin bir inanç ve kültür Alevilik, Bektaşilik.

 

Sistemsiz olduğunu söylemiyorum ben. Ta başından beri vurguluyorum sistemler dizaynı içerisinde yer alan, ama bunları özümsemiş Alevilik. Tüm bu inanç kültlerin, atalar kültünü, ateş kültünü yani Zerdüştlük’ten gelen, Gök Tanrıcılığından gelen İslamiyet’ten gelen, Mısır’dan gelen, Grek medeniyetinden gelen, eski Hitit’ten, Hurilerden, Mitanilerden, Mezopotamya, Sümerler’den gelen tüm bu uygarlıkları kendi içinde sistemleştirmiş bir yapı, aynı zamanda sosyo ekonomik bir yapı Alevilik. Sadece inanç boyutuyla değil yaşama biçimi, kültürü, inancıyla üç tane sacağı var. İnanç boyutu var, bu kültürel boyutu var, bir de yaşama biçimi olarak üç sacağına oturuyor Alevilik. Bu üçünden birisi çektiğin zaman topal kalır. İşte bugün uygulanan Alevilikte topal bir Alevilik: aslında Alevi felsefesi, öğretisi var, Aleviler ortada yok diye düşünüyorum ben. Siz Mezopotamya ile ilgili bir şey mi sormak istiyorsunuz. Şimdi Türkler; Mezopotamya, bugünkü İran o günkü Sasani devletine geçerken, oradaki kültürleri de beraberinde getirmiş Anadolu’ya. Yani oradaki halklarla kaynaşarak. Hazar’ın güneyinde bir devlet kurmuş, Hazar Alevi devleti kurmuşlar. Bazıları diyorlar ki Zazalar’ın kökeni o Deylemlilerdir. Bu araştırmacıların görüşlerine iştirak etmiyorum. Tam tersini düşünüyorum, Tunceli yada Adıyaman’daki Zazalar Anadolu’nun yeri halkıdır. Bazı batılı tarihçiler Zazaları atalarını Pagan – Ermeniler yada Pavlikenler olarak görüyorlar. Bazı Türk tarihçileri de aynı görüşteler ki, bende kısmen aynı düşüncedeyim. Fransız tarihçileri Zazaları ayrı bir halk olarak kabul ediyorlar. Dersim coğrafyasında yaşayan Zazalar; Türk Oğuz boylarıyla, Kıpçaklarla, Harzemlilerle, Rumlarla, Ermenilerle, Pavlikenlerle karışmışlardır. Bu yöredeki halk daha çok kaçkıncı – göçgüncü kabile ve aşiretlerden meydana gelmiştir ki, ırkı özellikler birbirine girmiştir. Ama çoğunluğu Türk kökenliler oluşturmaktadır. Kürt kökenli değillerdir.

İlk kurulan Hazar Devleti’ni İmam Hasan (624 – 671)’ın torunlarından El Dai İlal Hak El Hasan (864 – 884) kurmuş ve 900 yıla kadar yaşamış, son devlet başkanı Zeyd de Buhara’ya sürülmüştür. İkinci kez Hazar Devletini İmam Hüseyin’in torunlarından El Hasır lil – Hak Hasan el – Utruş (902 – 917) kurar ve soyundan olanlar devam ettirir. Bu devletlerin ya da Büveyhoğulları, Alamut İsmailleri ile Karmatiler gibi devletlerle soy olarak Zazalarla bir ilişkilerinin olacağını sanmıyorum. Bu devletlerin oluşumunda köle konumunda olan Türk, Kürt, Acem, Zenci soyluların aktif rolleri vardır. Devletlerin yönetici kesimi Hz. Ali soylu seyyidlerdir. Bu dönemde Abbasiler dahil küçük beylikler, Dikhanlıklar da Türk nüfusu giderek artmış, Askeri birlikler Türklerden oluşmuştur. Bu nedenle devletler de türk ağırlığı hissedilmektedir. Kurulmuş olan bu Alevi devletleri demokratik bir işleyişe sahip, kollektivizm hakim olup, laik birer cumhuriyettirler.

Aleviliğin Mezopotamya kökenli ve Zerdüşt, Yezidi inançlı sayan araştırmacılar Kürt Tezini savunmaktadırlar. Bu yanlış bir tezdir, ben bu görüşe katılmıyorum. Eğer bu görüş doğru olsaydı; bugün Kürtlerin çoğunluğu Alevi olurdu. Halbuki Kürtlerin % 90’nı Sünni ve Şafidir. Kuzey Iraktaki Kürtler, Doğu ve Güney Anadolu’daki, İran’daki Kürtler Sünni’dirler. Bu görüş, “Alevilik İslam dışıdır” ve “Alisiz Alevilik” tezleri; bir amaç için ortaya atılan ve bulanıklık yaratan ve “belirli odaklara” dayalı ve mali destekli stratejilerdir. Bu gün bu tezler tutmamıştır, ama yarın bu mikrak ve uzantıları yeni görüşler ortaya atacaklardır. Bu nedenle Aleviler dikkatli olmalıdırlar ve Provokasyonlara gelmemelidirler.

Zazalar ve Türkler özellikle Tunceli bölgesinde iç içe geçmiştir. Et ve tırnağı sık sık örnek olarak verirler, bu bütünleşme onunda ötesinde mezhep, inanç, gelenek ve görenek, örften tutunda soy ve sopa kadar her şey bir birine karışmıştır, ayırmak imkansızlaşmıştır. Şu Türk’tür bu Zazadır, diye ayıramazsınız. Tarihi belgelerde bu hususu doğrulamaktadır.

Ben kendimden başlarsam birçok ırkın karışımıyım, elimizdeki ve arşivdeki belgeler böyle yazmaktadır: Türk, Arap, Zaza, Kürt bilinenler ya “Anadolu Kimliğim” oluşmuştur.

Tunceli, Erzincan, Sivas bölgelerindeki Zazaların ırksal özelliklerinden çok kültürel ve inanç yönlerinden Alevilik ön plana çıkmaktadır. Halbuki Adıyaman ve Urfa, Palu Zazaların daha çok irsi özellikleri ön plana çıkarak, Tarihsel ilişkilerin hep Kürtlerle birlikte olmuşlardır. Bu Zazalar tarihi olarak Komegane Krallağının ve Nemrut geleneğinin devamcılarıdır ki yapılarını muhafaza etmişlerdir. Alevi Zazaları Türkleşmişlerdir. Bin yıllık süreç içinde diğer Sünni ve Şafi Zazalardan kopuş yaşamışlar ve ayrı bir kültür, inanç, töre, yaşama biçimi sistemi yaratmışlardır.

 

Evet Zazalarla ve diğer konularla ilgili dediğim gibi soh-betimizi bir başka programımızda sürdüreceğiz. Biz şimdi ana yapıyı kuruyoruz.

Sayın Onarlı biraz da dedelerden, ocaklardan bahsedeceğiz, çünkü Alevi inancının bel kemiğini oluşturan ana yapı ocaklar ve dedelik kurumu. Cemler, musahiplik, görgüler, darlar, dört kapı kırk makamlar, Alevi – Bektaşi inancının temel düsturları bu ocaklar içerisinden gelen dedelerin kurmuş olduğu sistemlerle belirginleşiyor. O yüzden birçok bilim adamının ve araştırmacının da ifade ettiği gibi Alevilik’te araştırılması gereken en önemli konuların başında ocak kavramı ve dedeler geliyor. Siz de bir ocakzadesiniz, Şeyh Hasan Ocağı’na bağlısınız.

Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaşi Veli Araştırma Merkezi’nin çıkarmış olduğu yayın organı Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi’nin son sayısında oldukça uzun detaylı, önemli bir yazınız çıktı bu konuyla ilgili.

Nedir ocak kavramı, ocaklar nasıl oluşmuştur, dedeler kimlerdir?

 

Sizin belirttiğiniz bu yazım 15 yıllık bir çalışmamın bir ürünüdür. Çok kısa bir özetini; Gazi Üniversitesi’nin çıkardığı “Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi”nde yayınladım. Osmanlı arşiv belgelerine dayalı bir yazıdır. Şeyh Hasan Ocağı ve Aşireti’nin Bayat Boyu’ndan olduğunu kanıtlamaktadır.

Halbuki, Alevi geleneğinde bütün dedelerin soyu Oniki İmamlar’dan geldiğine inanılmaktadır. Ben bu görüşte değilim. Hacı Bektaş Veli’nin soyu Çepni boyunun Bektaşlu ya da Hünkarlu oymağındandır. Baba İlyas Bayındır, bayındır boyundandır. Baba İshak bir Şam Bayadı şeyhidir. Dede Kargın Gargın boyundandır. Kolu Açık Hacım Sultan Kınık boyundandır. Şah İsmail Sencanlı bir Türken Beyi’nin torunlarındandır. Karaca Ahmed Sultan yine bir Türkmen Beyidir. Kaligra Kalesi’ni 5. 000 kişiyle kuşatarak alan Saru Saltuk yine bir Türkmen beyidir. Piri Baba Sarı – Bayındır oymağındandır. Bu sayıları çoğaltmak, binlerle ifade etmek mümkündür.

Tabi bu Türkmen Şeyhlerine ilaveten çok azda olsa; Arap, Zaza, Kürt soylu olan dede ve şeyhlerde vardır.

Osmanlı Belgelerinde bizim ocak olan Şeyh Hasan Ocağı “Musa-i Kazım soyu”ndan gelme olarak belirtilse de “Seyitlik onuru” nun evlilik ilişkilerinden olabileceğini sanıyorum. Yine Erdebil ve Kerbela Tekkelerinden alınan Şecere, Hüccet, İcazetname, Berat gibi belgelerde de 4. İmam Zeynel Abdin’in oğlu Zeyd ile Muhammed Hanifi’ye dayandırılmaktadırlar ki, ben bu belgelerin “Tarikat Sülüğü” olduğunu sanıyorum. Ya da o dönemlerde andığımız tekkelerde eğitim gören Şeyh Hasan soylu dede çocuklarının aldığı özel dedelik yapmalarını sağlayan belgelerdir.

Çünkü, Alevi Toplulukları mutlak surette bir ocağa veya bir dergaha bağlı olmak zorunluğunda olduklarından, böylesi belgelerle hiyerarşik bir disiplin içinde organize oluyorlardı.

Alevilik ilke ve kuralları fedakar ve feragatlik ister ve tümüyle özveriye dayanır. Dört Kapı Kırk Makamın düsturları da bunları kapsamaktadır. Onun içinde Alevilik’te disiplin ve örgütlenme ağı şarttır. Bu nedenle Aleviler genellikle Mürşid – Pir – Rehber Ocakları şeklinde organize olmuşlardır. Benim soy olarak mensup olduğum Şeyh Hasan Ocağı da böylesi bir organizasyondur.

Orta – Asya’daki ilk Alevi ocağı diyebileceğimiz teşkilatlı ocak; “Hace Ahmet Yesevi Ocağı”dır. Şeyh Hasan Ocağı’nın kurucusu Şeyh Hasan On – Er hem Ahmet Yesevi’nin halifesi hem de Amca uşağıdırlar. Elimizdeki ilk belge 1186 yılında İsfahan Kalesi emiri Şıh Mehmed Bin Abdullah Horasani’den alınan bir izinnamedir. Bugünkü Kazakistan’ın Türkistan eyaletinin Üçkurgan Kasabası’ndan hareket eden Şeyh Hasan ve Onar Oymağı uzun bir konar göçerlikten sonra gelerek Elazığ’ın Baskil ilçesi – Şeyh Hasan (Taban bükü) Köyü ve Muşar Kalesi’ne yerleşir ve Beylik kurar. Buradan da 1224 yılında Alaeddin Keykubat’ın verdiği vakfiye ile Onar Köyü’ne yerleşir.

Fakat bundan önce bir çok yöreyi ve şehri dolaşır. Bağdat’a gider Abbasi Halifesi görevlendirdiği Fütüvvet ehli ve ilim adamıyla 1204 yılında Konya’ya gelerek Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev’i ziyaret eder.

Şeyh Hasan Ocakları Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Alevi öğretisini ve örgütlenmesini; Balıkesir’den Tunceli’ye, Çorum’dan Tarsus’a değin çok geniş coğrafya da yaygınlaştırmıştı. Bugün yüzlerce köy milyonlarca insan Şeyh Hasan Ocakları talibleridir.

Osmanlı arşivlerinde 200’ün üzerinde Şeyh Hasan Ocak ve Aşiretiyle ilgili belge saptadık. Şeyh Hasan’ın seyyid olduğuna dair Naküleşraflık kayıtlarında yazılar bulunmaktadır. Osmanlı padişah fermanları da Şeyh Hasan ve evlatlarının “Peygamber soylu” olduklarını belirtmişlerdir.

 

Evet efendim ocaklar nasıl oluştu dedik, oluşum süreci oldukça uzun ama birden fazla ocak var. Daha sonra da bazı sahte secerelerden bahsettiniz, söyleşimize kaldığımız yerden devam edelim?

 

Orta – Asya Türk topluluklarında ve Antik Anadolu halklarında “Ateş” ve “Ocak” kutsal kabul edilerek kutsanmış ve adaklar sunulmuştur.

Türkler’de Ergenekon Destanında, Kürtlerde Demirci Kava Efsanesi, Farslarda Zerdüşt inancında “ateş ve Ocak” kutsaldır. Şaman ve Kam; Ateş ve Ocak kültünün baş aktörüdür. Şaman bu dünya ile öteki dünya arasında ilişki kuran uhrevi bir kişidir. Trans halinde öbür dünyaya gidip gelir.

9. yüzyıl sonrası Orta – Asya’ya Türk boylarına sığınan Hz. Ali soylu seyyidler, “Kam ve Şaman”ların yerini alarak ve Türkler tarafından da “ulu, kutsal kişi” kabul görerek; İslamiyet ile eski Türk inançlarını bağdaştırmışlardır. Türklerdeki “ocak kültü” geleneği yerini “Seyyitlerin evleri yani ocakları” bıraktı. Dini otorite olan bu müştehid seyyidler, önce kendi evlerinde müritlerini eğitirler daha sonra dergahlara bu okulları taşıyarak geniş halk kitlelerine ulaşırlar. Orta – Asya’da en önemli tasavvuf ekolü “Hace Ahmet Yesevi Ocağı”dır. 90. 000 müridi yüzlerce halifesi olduğu rivayet edilmektedir. Yine Ahmet Yesevi’nin mürşidi olan Arslan Bab (baba)’ın Farabi’nin de doğum yeri olan Ottar’daki dergahında binlerce Sufi yetiştirildiği rivayet edilmektedir.

XIV. yüzyılda yeniden Timur tarafından yapılan Hace Ahmet Yesevi Türbe ve külliyesi 8 bağımsız bölümden oluşan bir cemevi niteliğindedir. Çapı 2. 45 m. ve ağırlığı 2 ton olan kazan, Hacı Bektaş Dergahı’nda ki Kara kazan geleneğinin başlangıcını oluşturur ki; Türklerdeki dini törenlerde kesilen ve hiç parçalanmadan pişirilen kurbanlık hayvanların konduğu kazanlarında Alevi inancına taşınan bir görsel görünümüdür.

Çorum – Amasya – Tokat – Samsun yörelerinde yaptığım araştırmalarda “ölü darı ve erkanı” ya da “ölüyü dardan indirme erkanı” tören ve şölenleri, yapılan dini ritüeller; Hitit Tanrı – Evlerinde yapılan dini ayinlere ve ölü kültü tören ve şölenlere benzediği gibi Gök – Tapınaklarındaki dini vecibelerle de uyuşmaktadır. Demek ki Orta – Asya ve Anadolu’daki dini gelenek ve görenekler örtüşerek Aleviliği yapılandırmışlardır. İşte Ateş ve Ocak kültü de böylesi bir kültür ve inancın devamıdır.

Anadolu’da ilk ocak sayısı 12 olarak kabul edilir ki; on iki imamlara izafeten böyle kabullenmiştir. Anadolu’daki ilk ocak kurucuları 4. İmam Zeynel Abidin’in oğlu Zeyd soylularıdır. Bunlar; Battal Gazi Ocağı, Mineyik (Ebül Vefa) Ocağı, Ağuçan ve Veli Baba Ocaklarıdır.

12. yüzyıldan itibaren ocak sayısı giderek artar. Elbistan’da dede Gargın Ocağı, Baba İshak Ocağı, Baba İlyas Ocağı (Amasya), Şeyh Hasan Ocağı, Şeyh Ahmed Ocağı, Şıh Bahşiş Ocağı, Baba Mansur, Kureyşan Ocakları gelir.

Babai hareketinin yenilgisinden sonra Hace Bektaş Veli yeniden Alevileri organize ederek, ocakları bölge ve yörelere göre etkinlik alanları kurarak yeniden örgütler. 1240 – 50’li yıllarda ocak sayısı 40 olur. Nüfusun çoğalmasıyla 120 çıkan ocak sayısı bilahire 186’ya kadar çıkar. Vergi vermemek ve Askere gitmemek için para ile Osmanlı İdarecilerinden “sahte seyyid şecereleri” alınarak çeşitli tarikatlara mensup ocak, tekke, zaviye, hankah çoğalır. 19. yüzyılın sonralarında Alevi – Bektaşi tekke ve zaviyeleri 1500’ü bulur. 1000’i aşkın ocak türer. 3700 civarında Alevi – Bektaşi türbe, tekke, ziyaret ve adak yerleri olur. 21. yüzyıla girdiğimiz bu günlere dek Alevi Dede Ocak sayısı kesin olarak belirlenememiştir.

Alevi ocakları 1250 – 1527 / 8 yılları arası “Velayet – Serçeşme – yani Mürşid-i Kamil Makamı” olarak Hacı Bektaş-ı Veli Ocağı / Dergahına; Mürşid Ocağı – Pir Ocağı – Rehber Ocağı hiyararşisiyle bağlıdırlar.

Hacı Bektaş Ocağı Postnişini Kalender Çelebi isyanı sonrası ve katliamıyla birlikte bu Alevi Ocakları örgütlenmesi biter, içe kapanır, yerelleşir.

Osmanlı yönetimi kim olduğu bilinmeyen sersem Ali Baba diye birisini 1558 yılında Hacı Bektaş Dergahına “Dedebaba” ünvanıyla postnişin atar. Dergah iki başlı bir müessese oluşur: Birisi Hacı Bektaş soylu çelebiler, ikincisi Osmanlı yanlısı Bektaşi Tarikatı Dede Babaları. 1826 Yeniçeri katliamına değin bu durum devam eder ve bu tarihte bütün Alevi – Bektaşi tekkeleri kapatılır. Gizliliğe bürünen Alevi Ocakları illegal çalışır.

Türkçülük ve Milliyetçilik hareketlerin gelişimiyle Alevilik ve Bektaşilik tekrar canlanır. Jön Türkler ve İttihat Terakki Cemiyeti örgütlenmesi ile Alevilik önem kazanır. Baha Sait Beye Alevi raporu hazırlattırılır. I. Dünya Savaşı başlamasıyla birlikte Hacı Bektaş Çelebisi Ahmet Cemalettin Çelebi’ye Padişah ve İttihat Terakki önderleri Alevileri örgütlemesini yaptırır. Bu nedenle bir çok yerde toplantılar düzenlenir. 1915 Güzünde “Mineyik Dedeler Kurultayı” dediğimiz, Malatya’nın Arguvan – Mineyik köyünde 50’ye yakın seyyid – Dede Ocağının katıldığı bir toplantı düzenlenir. Bu kurultayda Dede Ocakları hiyerarşisi yeniden yapılandırılır. Bu toplantıda Hüseyin Doğan da küçük yaşta olmasına karşın Mürşit seçilir.

Kurtuluş Savaşı döneminde ve Cumhuriyet dönemin başında yine Alevileri ön planda görmekteyiz, fedakar ve feregatla çalışmaktadırlar. Teşkilat-ı Mahsusa’nın önemli elamanları Bektaşi – Alevi kökenlilerdir. İstanbul’da Bektaşi Tekkeleri üs olarak kullanılarak Anadolu’ya Kuvayi Milliye yanlıları kaçırılır. Silah ve cephane sevk edilir.

Kurtuluş Savaşında ve Cumhuriyetin kurulmasında Alevilerin büyük emekleri vardır.

Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyetin kuruluşunda Aleviler olmalarına karşın bir müddet sonra Devletten dışlanarak Sünniler egemen olmuşlardır. Alevilere yine baskı uygulanarak yok sayılmışlardır.

21. yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti halen Alevileri resmen tanımamakta, hak, hukuk ve ibadet özgürlüklerini vermemekte direnmektedir. Tarih boyunca yapılan bu haksızlıklara karşı Devlet Alevilerden özür dileyerek, haklarını defaten vermelidir. Diyanet İşleri Başkanlığına ayrılan Bütçenin 1 / 3 üçte birini Alevilere tahsis etmelidir. Eğer “Hukuk Devleti” olunmak isteniyorsa, evrensel insan haklarına saygılı olunacak ise Türkiye Cumhuriyetin imzaladığı antlaşmalara uymalıdır. Artık bu çağdaş evrensel hukuk normları iç hukukumuza girmiştir. Devlet bunu sağlamıyorsa Alevi örgütlenmeler derhal Avrupa İnsan hakları Mahkemesine bir an evvel gitmeli ve hakkını aramalıdır.

Türkiye’de demokrasi ve laikliğin çimentosu Alevileri gören bir kısım devlet yetkilileri bu hamasi lafları bırakıp, Alevilerin hukuki ve nakdi haklarını versinler ya da bu konuda çaba harcasınlar.

Toplumsal uzlaşma sağlanacaksa “nimet Sünnilere, külfet Alevilere” olmamalıdır. Bu tek taraflı bir uzlaşmadır, adı da “Gasp”tır. Alevi toplumundan her türlü vergi alınıyor, buna karşı hiç bir şey verilmiyor.

Alevilerden toplanan vergiler Sünnilere veriliyor. “Sosyal Adalet” tarihsel olarak Emevi hukukuna göre işliyor. Bu çağda dahi kağıt üzerinde var olan “Anayasal Eşitlik” uygulanmıyor. Adalet keser gibi Sünni anlayışa yontuyor. Bu anlayışı devlet yetkilileri artık bırakmalıdır.

Devlet; öncelikle “Özgürlükçü Laik”, “Sosyal Hukuk”, her inanca eşit mesafede olan ve duran demokratik Cumhuriyet olmalıdır.

Demokrasi; sağcıya da solcuya da, Sünni’ye de Alevi’ye de gereklidir. Bu konuda ülkemizin tüm toplumsal kesimleri açık etik anlayışa sahip olmalıdırlar ve duruşlarını belirlemelidirler. Çok kimlikli çok kültürlü bir toplum olduğumuz anayasal bir sözleşme ile bağlanmalıdır.

Alevilik; Hakk’a kul, Hz. Muhammed’e, Hz. Ali’ye talip olmaktır. İlkesi; eline, beline, diline, eşine, aşına sahip olmaktır. Hangi dinden hangi ırktan olursa olsun tüm insanları bir kabul etmektir. Haksızlığa, zulme yolsuzluğa, eşitsizliğe, adaletsizliğe karşı Şehid-i Kerbela – İmam Hüseyin gibi Ser vermektir.

 

Çok teşekkür ediyoruz. Radyo dinleyicimizin de tümünün Alevi’siyle, Sünni’siyle Atatürk devrimleri doğrultusunda, çağdaş bir ülke isteyen, inançlar arasında hoşgörüyü, inançlar arasında dayanışmayı, kaynaşmayı arzu eden tüm insanların da istediği sizin söylediğiniz fikirler aslında. Çünkü eğer Anayasanın 10. Ve 24. maddeleri ve diğer buna benzer maddeleri diyorsa ki devlet inançlar karşısında tarafsızdır, herkes inancını, kültürünü, geleneklerini ser-bestçe yaşatabilir; devlet bunlara karşı eşit mesafededir, diyorsanız bunu devleti yönetme sorumluluğunu taşıyan hükümet yetkililerinin uygulamaları gerekir. Bugün Alevi / Sünni soğukluğunu yaratanlar bizzat devletin başında bulunan başarısız politikacılar, bürokratlar, yöneticilerdir. Sağduyu sahibi hiçbir insan bu güzel ülkede Anadolu’muz-da, Türkiye’mizde farklı inançlardan farklı kökenlerden olan insanların çatışmasını istemez, barış, huzur, mutluluk dolu bir ülke ister. Çünkü hiç kimse vücudundan kan akmasını istemez, hiç kimse aç kalmak istemez, işkence görmek istemez, inancını, düşüncesini, felsefesini yaşatmaktan ayrı tutulmak istemez. Gider camisinde namazını kılar, gelir cem evinde cemini yapar dedesiyle, hocasıyla…. birbirini inancı-na saygı ekseninde birleşen insanlar kümesi ister. Bu nedenlerle haklı eleştirilerinize biz de katılıyoruz daha önce de söylediğim gibi sizin bu güzel fikirlerinizden yararlana-cağız bir başka programımıza sizi konuk edeceğiz. Bugün geldiniz bize çok güzel bilgiler verdiniz sevgili Cem Radyo dinleyicilerine güzel bilgiler aktardınız. O yüzden size te-şekkür ediyorum. Bir başka programda daha sizinle beraber olacağız.

 

Beni dinleyen tüm dinleyicilere mutluluklar, barış dolu bir milenyumlar dileyelim. Sevgiler.

 

Barış, sevgi dayanışma, eşitlik, özgürlük, paylaşım diliyorsunuz. Evet aynı dileklere biz de katılıyoruz.

 

Söyleşi: Ayhan Aydın. 15.01.2000 Cumartesi ve 06.05.2000 Tarihlerinde Cem Radyo, Alevilik Söyleşileri Programı’nda Yapılan Konuşma Metinlerinin Yeniden Düzenlenmiş Halidir.